| Nur Arslan |
Meğer türban neyi örtüyormuş Çekirdekten yetişmiş bir şeriatçı: Tetikçilikten Vakit yazarlığına Ülkemizde maalesef Atatürkçü ve solcu kesim kendi kimliğini hep saklamak zorunda hisseder. Sol’a karşı yürütülen psikolojik savaştan solcular o kadar etkilenir ki, halkın da sola karşı hep uzak duracağını düşünür. “Aman sol demeyelim halk yanlış anlar” anlayışıdır kafalara hâkim olan. Oysa çekinmesi gereken sağcılar olmalıdır. Hatta bir insan ortalıkta “ben sağcıyım” diye dolaşmaya utanmalıdır. Solcular dünyanın her yerinde; vatan, emek, adalet, eşitlik gibi kavramları savunmak için mücadele ederken elbette ki onurlu ve ahlâklı bir duruş sergilerler. Sağcılar ise tüm bu değerlere karşı konumlanırlar. Dolayısıyla Sağcılığı; vatan satıcılığı, emek düşmanlığı gibi kavramlarla ifade etmek yanlış olmayacaktır. Sağcılığı ahlaksızlık olarak ifade etmek de yanlış olmayacaktır: Çünkü köşe dönmeciliğin, benim memurum işini bilirciliğin, rantçılığın ve istismarcılığın hâkim olduğu bir düzenin ahlâklı insanlar yaratması beklenemez. Sağ ideolojilerin yarattığı insan bozuk insandır. Madden ve manen çöküntü içindedir. Yobaz, sapık ve sapkındır. Sağcılığın yarattığı insan tipini Hüseyin Üzmez’in kişiliğinde incelemek yerindedir. Çünkü kendisi yobazlığın ve sapkınlığın en uç örneklerinden biridir: Kendisi Vakit gazetesi’nin yazarıdır, 78 yaşındadır, kendisinden 47 yaş küçük biriyle evlidir ve 14 yaşında bir kıza tecavüz etmekten dolayı yargılanacaktır. Söyleşilerinde “elbette ki şeriatçıyım” demekten çekinmeyen Üzmez, daha lise öğrencisiyken ilk sağ suikast olayının tetikçisi olmuştur. 1952 yılında Vatan Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin Yalman’a “Yahudi dönmesi olduğunu” düşünerek suikast düzenlediği için 10 yıl hapiste yatmıştır. O yıllarda da Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Emin Yalman aleyhinde yayın yapmaktadır ve Hüseyin Üzmez de bir Necip Fazıl hayranıdır. O Necip Fazıl ki, kendi dönüm noktası olarak belirttiği 1934 yılından önceki şiirlerinde, kadın temasını sıklıkla işleyen bir şairdi. Hem de ne işlemek! Aşağıdaki satırlar, şairin “Kadın Bacakları” adlı şiirinden: “...ömrümüzün geçtiği yolda, bana sorsalar Nasıl ama! Üzmez sapıklığı çok sağlam yerden öğrenmiş. İşte bu bacağa tapan adamın peşinden giden Hüseyin de yaşları gittikçe düşen kurbanlarıyla “üstad”ına layık olmaya çalışıyor. Ve işte o hayran, Necip Fazıl’ın hedef göstermesiyle Allah düşmanı” diye bağırarak Yalman’a 10 el ateş etmiş ve “üstadına” olan hayranlığını bu şekilde ifade etmiştir. Bu eylemi dolayısıyla da Vakit gazetesi yazarı olmayı hak etmiştir aslında. Yani çekirdekten yetişmiştir. Bilindiği gibi Vakit gazetesi’nin Danıştay suikastında olduğu gibi hedef göstererek siyasi cinayetlere ortam yaratmak gibi uğursuz bir rolü vardır. Aslında kendisinin de ifade ettiği gibi tipik bir Şeriatçıdır Hüseyin Üzmez. İstismarcıdır. İçeriye alınma gerekçelerine bakalım; ya tetikçilik ya da tecavüzcülük. İkisi de din adınadır, Allah adınadır. Kendi tarif ettiği Şeriat hukukuna da bir güzel uydurmuştur tacizciliğini ve tetikçiliğini. Burada söz açılmışken pek saygıdeğer tecavüzcümüzün 14 Nisan tarihinde -yani vukuatın işlenmesinden yaklaşık bir ay kadar önce- katıldığı bir televizyon programında ettiği lafları hatırlatalım. Programda da yine her zamanki gibi Şeriatçılığı elden bırakmayan Üzmez, bir ara konu İtalyan barış elçisi Pippa Bacca’nın öldürülmesine gelince esip gürlemeye başlamış: “Tecavüz etmiş, kadını öldürmüş. Bunu gebertmekten başka çare yok!” diye fetvayı vermiş. Sunucunun, “O vahşice olur. Onu ömür boyu toplum içine çıkamayacak şekilde cezalandıralım” diye karşı çıkınca da Üzmez, “Niye vahşice olsun. Onun yaptığı çok mu centilmence?” diye karşılık vermiş. Tartışma böyle uzayıp giderken birden 14 yaşındaki kıza yaptıkları aklına gelmiş olmalı ki başlıyor tecavüz olayının gerçekleşmesi için gerekli Şer’i şartları sıralamaya: “Zinanın ispatı 4 şahidin kılıfı kılıfına görmesidir. Mesela bir kadınla bir erkeğin yatakta çırılçıplak görülmesi zina değil.” Adamın Şer’en zinayı tarifi bile sapıkça. Bir de bu zina tarifini görünce adamın mezhebini merak ettim. Epey genişmiş maşallah. Şimdi daha bir ay önceki konuşmalarından yola çıkarak sormak lazım “Hüseyin seni ne yapalım. Gebertelim mi?” Ama Üzmez’e sorsanız kendisine komplo kuruldu. Ne diyordu tutuklanırken? “Bu bir komplodur. 15 gün sonra hesaplaşacağız.” Üste çıkmaya çalışma ve hemen peşinden tehdit! İşte tipik bir suçüstünde yakalanmış Şeriatçı tavrı. Solcular iktidara karşı mücadeleden Sağcılar tetikçilikten ya da tacizcilikten içeri girer Bilindiği gibi bundan kısa bir süre önce Cumhuriyet gazetesi yazarı İlhan Selçuk da içeri alınmıştı. İki olay da bu isimlerin savunucuları tarafından komplo olarak değerlendirildi. Her ne olursa olsun, İlhan Selçuk’un fikirlerini beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz olayı tüm yönleriyle değerlendirdiğinizde sağcılıkla solculuk arasındaki fark tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır. Bir solcuya düzenlenecek bir komploda bile kullanılacak olan malzeme siyasidir. Hükümeti herhangi bir yolla devirmeye çalışmaktır solcuların suçları. İktidara karşı darbe girişiminde bulunmakla suçlanabilirler, düzeni devrim yolu ile değiştirmeye çalışmakla suçlanabilirler. Yazılarında, şarkılarında, şiirlerinde ülkeyi yönetenlere karşı ağır ithamlar olabilir. Bu nedenlerden dolayı hapse girerler, idama giderler. Ama tüm bunların hepsi doğrusuyla yanlışıyla siyasi bir amaç içindir. Sağcılara ise yöneltilen suçlamalar (onların değimi ile komplo olsa bile) yüz kızartıcıdır. Utandırıcıdır. Komplo kursalar bile siyasi malzeme bulamazlar. Üzmez kendi takımını üzdü Geçtiğimiz hafta Hüseyin Üzmez’in tecavüz olayı duyulduğunda bu olaya en çok şeriatçı gazeteciler üzüldü. Hatta olayı en iyi anlatan, bir yazarın “Üzmez kendi kampını çok üzdün” demesiydi. Şeriatçı gazeteler ilk gün olayı görmezden geldiler. Sadece Yeni Şafak olayı küçük bir haber olarak verdi. İkinci günden itibaren tartışmanın içine girmek zorunda kalan şeriatçı yazarların iki ayrı tavır aldığı görüldü. Kimileri olaya temkinli yaklaştı. Sibel Eraslan; “Komplo olduğunu düşünmek ve bağlanmak istiyoruz”, Özlem Albayrak ise “Eşiyle elli yıllık yaş farkı bulunması, genç kadınlara karşı cinsel zaaflarının bulunduğunu ifade ettiği röportajları, kendi hikâyesini yazdığı romanın içeriği ‘kıllanma’ gerektiren veriler. Eğer doruysa pekâlâ bu olay pedofilidir ve potetik bir ruh halinin tezahürüdür. Eğer komploysa bile bu ateşine atılacak odunları kendi eliyle taşıdığını teslim edebileriz” diyerek, olaya komplo diyenlerin bile Üzmez’i tam olarak sahiplenemediğini gösterdi. Abdurrahim Karakoç; “Bekleyeceğiz ama sahiplenmeden” derken, Zaman gazetesi; “Yanlışlar gizlensin demiyoruz ama genellemeler yapılarak kitleler üzerinde yönlendirmeler yapılmasın” çağrısında bulundu. Abdurrahman Dilipak gibiler ise “İster gerçek, ister iftira olsun bu olayın bu şekilde ortaya çıkması bir komplodur” şeklinde yaklaştı meseleye. Emine Şenlikoğlu; “Ya hap içirdiler ya da cinnet geçirdi” diyerek sahiplendi “Hüseyin Abisi”ni. Hasan Karakaya; “Aklımıza Ergenekoncu tezgâhlar gelmiyor değil” diyerek ikinci bir 28 Şubat sürecinin yaşandığını ifade etti. Aslında bu tip “komplo, tezgâh, tertip” gibi değerlendirmeler olayın şokunun atlatılmasından sonra piyasaya sunulmaya başlandı. Vakit gazetesi, Üzmez’in şahsında Vakit’in yıpratıldığı açıklamasının ardından olayın Ergenekoncu bir tertip olduğunu yayarak kendilerini aklamaya çalıştı. Yeniçağ yazarı Arslan Bulut ise adeta onların sözcüsü oldu: “Topkapı Sarayı’nda görevli bir hafızın çocuklara cinsel tacizi, üç kadınla yaşayan tesettür giyimcisinin kadınları aşağılayan sözleri, Hüseyin Üzmez’in küçük bir kıza cinsel tacizde bulunması ve hepsinin medyanın gündeminde birinci sıraya oturması pek tesadüf görünmüyor” muş. Aslında burada Vakit’in ve Zaman’ın almış olduğu tavır öğreticidir. Vakit gazetesi bildiğiniz gibi ilk gün olayı görmezden gelirken, ikinci gün mecburen görmek zorunda kaldı ve her zamanki zorlama çıkışlarından birini yaptı: “Ergenekon tertibi olabilir!” Bir-iki gün böyle idare etmeye çalışan Vakit, olayın ne olduğunu idrak edince önce olayı haberleştiren medyaya “O çirkinlikleri siz hergün terarlamıyor musunuz?” diye saldırdı. Hemen ardından ise olayın mağduru 14 yaşındaki kıza saldırdı. Neymiş efendim? O kızın annesi de kötü yola düşmüşmüş de o kız da aynı yolun yolcusuymuş. Peki soralım o zaman A.İhsan Karahasanoğlu’na; O kızın annesini kötü yola kim düşürdü? Biliyorsunuz Üzmez’in kızın annesiyle de ilişkisi ortaya çıktı. Bir de tabi Zaman gazetesinin almış olduğu tavır vardı. Daha doğrusu almamış olduğu tavır. Zaman, olayı tamamen görmezden gelmek gibi garip bir yol tutturdu. Her daim “Biz şöyle gazeteyiz”, “Biz böyle habercilik yaparız” diye atıp tutan Zamancılar tabiri caizse üç maymunu oynadılar. Konuyla ilgili eleştiriler artınca da her zamanki kaypak tutumlarını sergileyerek “Biz bu tartışmanın tamamen dışındayız” dediler. Sapık hafızlar, üç karılı tüccarlar Tecavüzcü yazarlar, muhafazakâr eşcinseller Mesela sormazlar mı adama Aczmendi Şeyhi Müslüm Gündüz’ün Fadime Şahin’le yaşadıkları da mı komploydu diye? Örnekleri o kadar çok çoğaltabiliriz ki siz de inanamazsınız ama biz birkaç tanesine daha değinelim yeter diyoruz. Topkapı Sarayında 24 saat Kuran okuyan hafızın küçük çocuklara yönelik tacizlerini ortaya çıkmasına komplo demek ayıp olmaz mı? Ya AKP’ye verdiği destekle bilinen ve “Ben muhafazakâr eşcinselim” diye ortalıkta sevgilisi dediği Bekir Çoşar Özbek diye bir adamla dolaşan modacı Cemil İpekçi’in yaptıklarını nereye koyalım? Sözde mayo reklâmlarına bile tahammülü olmayanlar, nasıl buna ses çıkarmıyorlar hayret doğrusu? Irz düşmanlarını din adına savunanlar Bunları hâla onaylıyorsunuz ve aklıyorsunuz aslında. Bugün de Üzmez’i Emine Şenlikoğlu aklamaya çalışıyor: Güya kendisinden çok küçük bir kızla evlendiğini duyduğu Üzmez’in evine hesap sormaya gitmiş. Kapıyı Üzmez’in genç karısı açmış. Demiş ki “Emine Abla sen kara sevda nedir bilir misin?” O an anlamış Emine Şenlikoğlu, Hüseyin Abi’sinin bir yanlışlık yapmayacağını. Öyle büyük bir insanmış ki, kendisine âşık olan çoluk çocuğu nikâhına geçirerek ortada bırakmazmış. O zaman 14 yaşındaki bir kıza da babalık etmiş öyle mi? Ya da kızcağız Üzmez’in içkisine hap atmıştır. Kim bilir? Hadi bunlar ayak takımının tercihleri diyelim. Tetikçileri, kalemşörleri böyle yaşıyor da baştakileri farklı mı sizce? Bunlar şeriatçıların ayak takımının yaşantılarından görüntüler. Ama Cumhurbaşkanının, 14 yaşındaki Hayrünissa ile evlenmesine ne demeli? Bunları hep onayladınız aslında. Hatırlayın, Müslüm Gündüz’de kendisinden 31 yaş küçük biriyle evliydi ve “Üç eşim var, cezaevinden çıktıktan sonra dördüncüyü alacağım” demekteydi. Üstelik Fadime Şahin’le Üzmez’in evinde basılmıştı Müslüm Gündüz! Üzmez de bu olay üzerine, “Ben o evi Müslümanlara tahsis ettim” dememiş miydi? Üstelik yine aynı Üzmez, “Yaptığı az hizmet mi? Ne diyeceğim. Helal olsun diyorum” diyerek onaylamıyor muydu Adnan Hoca’nın yaptıklarını? Onaylarken de cinnet anında mıydı? Bunları onaylıyorsunuz aslında. Paranın ve imanını kimde olduğu belli olmaz derler ya, paranın sizde olduğu kesin. Din iman ise kullandığınız kavramlar, istismar ettiğiniz kavramlar. Ne için? İktidarınız için, paranız için, koltuğunuz için. Din de, iman da, kadın da, vatan da satılıktır sizler için. İstismar edilir, alınır, satılır. O yüzden sizin gibi sağcılar namussuzdur, vatansızdır, hayâsız ve onursuz dersek yanlış olur mu? Şeriatçılardan çokeşliliği kabul ettirme kampanyası Para karşılığında, kafasına türban taktığınız kızları sokaklarda dolaştırarak meşrulaştırdınız türbanı. “Üç karımla yaşıyorum, kime ne?”, “Dört eş sınırsız zinayı önler” diye açıklamalarda bulunarak suç işleyen Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman’ın açıklamaları türbanın nasıl meşrulaştığını ortaya koyar nitelikte. Bu zat, başta kabul görmez diye herkesin karşı çıktığı tesettür giyim tarzını nasıl yarattığını ve topluma kabul ettirdiğini anlatıyor gazete sayfalarında. Anlattıkları toplumda olmayan türbanın nasıl bir gerçeklik gibi din adına dayatıldığının belgesi niteliğinde. İşte şeriatçıların kurmaya çalıştıkları toplum düzeni. Tekbir giyimin sahibi Mustafa Karaduman’ın açıklamaları ise şeriatçı düzenin propagandasından başka bir şey değil. AKP iktidarı ile birlikte türbanın, çok eşliliğin meşrulaştırıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Türban meselesi ise bu sapkın yobazların kazanmaya çalıştıkları en önemli mevzi. Türk kadınının başına türbanı takarlarsa, gerisinin çorap söküğü gibi geleceğini çok iyi biliyorlar. Bunların palazlanmasından önce bu tür olaylar Türkiye’de pek görülmezdi. Ama özellikle 90’lı yıllardan itibaren tarikatların Türk toplumu üzerindeki tahakkümünün artmasıyla birlikte bu tür çarpık ilişkiler iyice su yüzüne çıkmaya başladı. Hatırlarsanız geçen hafta yine bir tecavüz olayı gündeme geldi. Avusturya da bir sapık babanın, kendi öz kızını 24 yıl boyunca seks kölesi olarak kullandığı ortaya çıktı. Bunların Başbakanı, “Batının sadece ahlaksızlığını aldık” demişti ya, aynen öyle olmuş İşte size şeriat düzeni...
|