28.04.2008/Sayı:184
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

Ve evlad-ı Fatihan: Havan Hasan (4)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? İnsan denilen tekerrür, doğuyor, büyüyor ve ölüyor, Sağdıç. Hep aynı işlem. Bir dizi üretim gibi. Peki, bizi değişik kılan nedir? Bizi, yani Türk’leri, yani o ‘kana kan ve kurşuna kurşun’ kuşağını değişik kılan; ne ola ki, Sağdıç? Sen düşün ve düşünmeye devam et. Velhasıl, konuşmamız gerek.

Asker selamını indirdikten sonra, elini ceplerine soktu. Asker selamını indirmesine karşın, sankiyse hala asker selamını sürdürüyordu Hasan. Sürdürecekti de. Elini cebine soktu. Bir boşluk olmuştu elleri. O denli uzun tutmuştu ki sancağı, sankiyse hala tutuyordu Hasan. Tutacaktı da. Yüzbaşı Ziya Hakkı göğe boş boş baktı birkaç dakika. Hasan’ı bekliyor idi. Hasan, ne yapacaktı? Hasan kimsesizdi. Hasan’sa öyle bakıyordu uzaklara. Üsküp’ü bir an olsun, görebilmek umudiyle. Göremedi Hasan. Göremeyecekti de.

Yüzbaşı, tuttu omzundan Hasan’ın. Hasan tınmadı. Biraz sarstı Hasan’ı. Baktı bu kez Hasan. Hasan’ın gözleri öyle serin bir derinlik içresindeydi ki, Yüzbaşı Ziya Hakkı unuttu diyeceklerini. Hasan yine eğdi başını. Bu eğmeye dayanamayıp, anımsadı diyeceklerini Yüzbaşı:

“Hasan... ‘Kimsem yok’ demiştin değil mi?”

“Evet.”

“Seni yanıma almak isterdim fakat ben bir askerim. İstikbalim meçhul.”

“Hangimizin değil ki, Yüzbaşı’m?”

Yüzbaşı bu yanıta afallamış idi. 10 yaşında bir çocuk... Yüzbaşı daha ne desindi?

“Yani şunu söylemek istiyorum. Benim yanımda kalamazsın fakat, eğer istersen, halamın yanında kalabilirsin. Burada bir başına yaşıyor. Hem yarenlik edersiniz, hem de halam sana bakar; bir ana olur.”

Hasan, bu ‘ana olur’, sözüne irkildi bir. O’nun anası artık yok idi. Ve diğer ana olabilecek şeyler de yoktu artık: Üsküp ve Osmanlı. Yine de, başka seçeneği yoktu Hasan’ın. En büyük ülküsü gerçekleşinceye dek, o halanın yanında kalmayı kabul etti. Yüzbaşı, aldı Hasan’ı. Getirdi Fatih’e. Karşılarında iki katlı, geleneksel bir Istanbul evi. Kahverengi bir dünya gibiydi ev. Uzuncana da bakımsız kalmış idi. Her halinden belliydi bu. Üsküp’deki evi andırıyordu biraz ancak oradaki ev daha gençti. Ya da öyle duruyordu. Buradaki ev, kurşun yemiş gibi delik delikti. Oysa ki, evi böcekler yemişti ve yiyordu da hali hazırda. Sesleri geliyordu çünkü tahtaların arasından: Kırt... Kırt... Kırt... Tüm bunların arasında, kapıyı çaldı Yüzbaşı. Ancak kimseler gelmedi. Belkiyse, böceklerin kırt seslerinden, duyamamıştı kadıncağız kapıyı. Bir daha çaldı kapıyı Yüzbaşı. Açan yine yok. Evde olmadığını düşünüp, karşı kaldırımda oturmaya başladılar. Sonuçta bir hanımdı. Pazara gider, konu- komşuya gider; değil mi, Sağdıç? Evde olmaması olağandı. Karşı kaldırımda oturmaya devam ettiler. Ta ki, epey zaman geçene dek. Yüzbaşı doğruldu yerinden. Kapıya yöneldi. Vurdu kapıyı. Açan yine yoktu. Gitti bir koşu pazara. Halasını sordu. Yok. Komşuların hepsine vardı. Sordu. Yok. İyice telaşlanmştı Yüzbaşı. Hasan ise, sahnede cereyan eden bir oyun gibi izliyordu Yüzbaşı’yı. Heyecanlı bir oyun idi bu. Bazen de güldürü makamında. Yüzbaşı’nın, kafası kesik tavuklar denli, oraya buraya koşuşturması eğlendirmişti O’nu. Yüzbaşı her şeyleri denemişti sonuç olarak. Son çözüm kapıyı kırmak idi. Eve girmekti. Kapıyı kırdı. Eve girdi Yüzbaşı. Büyük bir hızla çıktı merdivenleri. Odalara tek tek bakmaya başladı. Hasan’da peşisıra geliyordu Yüzbaşı’nın. Yüzbaşı odalara hızla bakarken, Hasan yavaşça ve ağırdan bakıyordu. Sankiyse, kendi evine girmişti. Hem de bu ev, kendine evine hiç benzemese de. Ancak o aynı tat ve aynı konu var idi evde. Türk kokusu. Dünya’nın istediğin köşesindeki bir Türk evine git Sağdıç, eğer o ev oturanları, Türk’lüğünü yitirmemişse, aynı kokuyu duyarsın. Bir huzur kokusu. Serin ve hafif. Girdiğin anda kucaklar seni ve ta içrende duyarsın bu kokuyu ve rahatlarsın. Annene sarılır gibi. Ana rahmine en yakın yer, kuşkusuz bir Türk evidir. ‘Girdiğin anda kucaklar seni’ dedik ya Sağdıç. Üstelik girdiğin ev, bir de sessiz bir ikindi vaktiyse, o an ölsen, ‘neden öldüm?’ demezsin. İşte, bu ev de böyle bir evdi. Odalarda öyle amaçsızca dolaşırken, kendini evindeymiş gibi rahat hissetti Hasan. O beyaz duvarların bin yıllık soyluluğu. Sedirlerin sultan denli bağdaş kurması. Kap- kacak, sini, lenger, kazan, cezve ve diğer demirlerdeki binlerce yıllık Demirciler Ocağı uğultusu. Ev sessizdi ancak çoksesli bir sessizlik idi bu. Dinlemeyen, bilmeyen anlamaz. Sevemez. Hasan dinliyor, biliyor ve seviyordu tüm bunları. Bütün odaları gezmiş idi Hasan. Evin dibindeki oda kalmıştı. Yürüdü. Yürüdü. Ve yürüdü. Oda olmayan bir kapıyla kitliydi sankiyse. Büyük bir kütle izin vermiyor ya da odaya girme isteğini törpülüyordu Hasan’ın. Yine de girdi odaya. Girer girmez, Yüzbaşı’nın sırtıyla tanıştı. Kütük gibi duruyordu. Sallantısız. Öyle durgun. Hasan, az ilerledi oda içresinde sola doğru. Ve gerçek, Yüzbaşı’nın sol omuzbaşından sıyrılmaya başladı. Daha sola gidince Hasan, gerçeği daha da berrak görmüş oldu. Gerçek: Hala, gözlüğünün camiyle canını harcamıştı. Yüzbaşı öylece bakıyor idi. Onca cephe görmüş, kan koklamış adam, ölümü ilk görüyormuşçasına irkilmişti. Özünde de ölümü ilk kez görüyordu çünkü ilkin bir yakını ölmüştü. Cephedeki şehit düşenler, hem şehit düştüklerinden, hem de Yüzbaşı O’nları tanımadığından, ölümü yakıştıramıyor O’nlara ya da içselleştiremiyordu. Sankiyse, O’nlar bu Dünya’nın başka bir yerlerine gidiyorlardı. Ölümü bilmiyordu Yüzbaşı. Ancak şimdi O’na bakan bir hanım, halası öldüğünden, ilkin hissetti ve bildi ölümü. Zaten, ölüm nedir ki? Ölüm, ne zaman ölümdür ki? Ahmet ölse, ölüm müdür bu? Yoksa Ahmet’i ölse mi ölümdür? Ölümü bu kadar anlatmaya şaşabilirdi Hasan çünkü O daha deneyimliydi Yüzbaşı’dan. 13 kez ölümü bilmiş ve yaşamıştı. Yüzbaşı’nın şaşkınlığını ve korkusunu anlayamamıştı doğrusu. Dürttü omzundan Yüzbaşı’yı. Yüzbaşı hala ayamıyordu duruma. Hasan iyice ve kuvvetlice bir daha sarstı. Yüzbaşı döndü Hasan’a:

“Ölmüş.”

“Evet, görüyorum.”

“Ölmüş.”

“Demek...”

“Demek biz kaldırımda otururken...”

“Bilmem.”

“Hemen bir hekim çağıralım.”

“Ölmüş kadına mı?”

“Hemen...”

Yüzbaşı bir koşu gitmiş idi hekim bulmaya. Hasan da, ölen halanın ayak dibine oturdu. Öyle bakmaya başladı. Alıştığı bir resimdi bu. Yüz aşağı yukarı hep aynı oluyordu. Eller aynı biçim kıvrık. Ayaklar iki yana. Ten hemen mermer makamında. Kan, lav gibi kuruyordu bir zaman sonra. Her şeyler aynı idi ancak değişik olan, Hasan ilkin bir intihara rastgeliyordu. Ya da daha doğrusu, intihar sonrasına. Çevrede ne Rum çeteleri vardı. Ne üst düzey bir açlık, ne de göç yollarının çetinliği. Ne olabilirdi ki, öldüren bu hanımı? Ne öldürebilirdi ki başka? Buna yabancıydı Hasan. Zaten durumdaki, tek bu olaya yabancı idi. Halanın yüzüne bakarak, anlamaya çalıştı olayı. Yüz, mutsuz değildi. Umutsuz değildi. Ancak hüzünlü ve içli bir yüzü, ya da daha doğrusu ifadesi vardı hala hanımın. Belkiyse, insanı bu hüzün öldürürdü. Öldürebilirdi tek başına. Ne silah, ne bıçak, ne de jilet. Sankiyse, camla değil, hüzünle kesmiş idi hala hanım bileklerini. Kestikten sonra da, hüzün kalmadığından, uçup gitmişti. Ve intihar silahı artık ortalarda yoktu. Bizim gördüğümüz yalnızca o hüznün, kırık camıl parçalarıydı. Hasan, hep bunları düşündü böyle. Yüzbaşı da türlü gelememişti. Hasan, hala hanıma bakmayı sürdürdü. Baktıkça da, tanımasa bile, bir bağlanmaya ve sevmeye başlamış idi. Sankiyse, kırk yıllık halası idi O’nun da. Ölüm, insanları yakınlaştırıyor muydu ne? Sarılası geldi. Korktu. Ölüye sarılabilir miydi insan? ‘Tövbe, tövbe’ dedi içresinden Hasan. Bir ‘tövbe, tövbe’ daha sonra. Hasan, kafasının içresinden konuşurken, hala hanımla sohbet ediyordu sankiyse. Ne tuhaf durumdu bu. Olur muydu hiç? Ancak öyle hissediyordu Hasan. Ne yapsındı, Sağdıç? Elini tuttu hala hanımın Hasan. Hala sıcaktı. Ya da O’na öyle geliyordu.

Bu olayların hemen ertesi, Yüzbaşı gelegeldi nihayet. Yanında bir hekim var idi gencinden. Hekim, hala hanıma yanaştı. Ne olur, ne olmaz diye, şah damarına, kalbine baktı. Dinledi. Daha sonrası bir ayna tuttu hala hanımın ağzına. Neden tuttuğunu anlamadı hekimin Hasan. Acaba, ruhuna mı bakmış idi hekim? Burası, Istanbul’du. Gelenek- görenek değişik olabilirdi. Nedenini o an için sormadı Hasan. Hekim döndü bize:

“Başınız sağolsun. Hanımefendiyi, takriben, 3 saat evvel kaybetmişiz.”

“3 saat mi?”

“Maalasef, Yüzbaşı’m. 3 saat.”

“Demek... O kaldırımda beklemeseydik saatlerce, kurtarabilirdik.”

“Mümkündür, Yüzbaşı’m.”

“Demek... O teşebbüs etti ancak biz öldürdük O’nu aslında.”

“Böyle söylemeyiniz, Yüzbaşı’m. “

“Ben söylemesem de... Lakin hakikat böyle.”

Cidden de, kapı açılmayınca, girilseydi içreye... Kesin kurtulabilirdi hala hanım. Hatta, teşebbüs etmesine bile engel olunabilirdi. Ancak... Kesilmiş tavuğun, davası olmazmış artık. Olan olmuş idi. Şimdi ne yapılacaktı? Yüzbaşı’nın tek yakınıydı hala hanım. Hasan kimsesizdi zaten. Şimdi de, Yüzbaşı kimsesizdi. Hasan ile Yüzbaşı, bir kimsesizler çetesi olmuşlardı birden. Peki, Yüzbaşı, bu kimsesizliğini paylaşmak isteyecek miydi Hasan’la? Hasan bilmiyor, Yüzbaşı bilmiyordu bunu daha.

Neyse, sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe