| Mehmet Tuzcu |
İstanbul Film Festivali’nde “Kürt İstilası” İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği, 5-20 Nisan arası süren 27.Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen filmlere hakim olan genel havaya bakarak dünyanın içinde bulunduğu vahametin psikanalitik bir değerlendirmesini yapmak oldukça mümkün. Ancak “herkesin kendi kapısının önünü temizlemesi” prensibinden yola çıkarak, konunun öncelikle Türkiye’nin gidişatına ışık tutan yönüyle ilgilenmek gerekiyor. Festivalin “Türk Sineması 2007-2008” kategorisinin “Ulusal Yarışma” bölümünde gösterilen, yönetmen Kazım Öz’ün Fırtına adlı filmi için bilet alırken, haliyle, izleyeceğim filmin bir Türk filmi olup, “Ulusal Yarışma” denirken kastedilen ulusun da Türk ulusu olduğunu varsayıyordum. Festival kataloğundaki film tanıtımı ustaca hazırlanmıştı: “Kazım Öz üniversite gençliğinin 1990’lardaki siyasallaşmasını Cemal, Rojda ve Orhan adındaki öğrenci kahramanları aracılığıyla beyazperdeye aktarıyor. Cemal, üniversite sınavını kazanarak, küçük taşra kasabasından İstanbul’a gelir. Büyük şehrin kalabalığı içindeki yalnızlığı, sistem karşıtı devrimci bir grup ile tanışmasıyla sona erer. Grubun öncüsü Helin ile yaşadığı çatışma, kimliğini keşfetmesi için de bir başlangıç olur. Benzer bir süreci yaşayan Rojda ve Orhan da zamanla değişip grubun aktif birer üyesi olurlar. Henüz on sekiz - on dokuz yaşlarında olan bu gençler, koca bir dünyayı değiştirmenin hayalleri ile yaşamaya başlarlar.” Ne yazık ki tanıtım metninin şifresi ancak film izlendikten sonra çözülebiliyor. Meğer: “üniversite gençliğinin 1990’lardaki siyasallaşması” PKK’nın üniversitelerdeki örgütlenmesine, “Cemal, Rojda ve Orhan adlı öğrenci kahramanlar” PKK’lı şehir eşkıyasına, “küçük taşra kasabası” Tunceli’nin bir köyüne, “sistem karşıtı devrimci bir grup” PKK’ya, “grubun öncüsü Helin” çete liderine, Cemal’in onunla “yaşadığı çatışma” PKK üyesi olmak istememeye, “keşfedilen kimlik” PKK’lı terörist kimliğine, “grubun aktif birer üyesi olmak” dağlara çıkmaya, “değiştirilmek istenen koca dünya” ise parçalanmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’ne tekabül ediyormuş. Gelelim filme... Daha filmin başındaki jenerikte, sinema terminolojisine ait “senarist”, “yönetmen” gibi sıfatların Kürtçesini öğrenme şerefine nail olunuyor ve filmi finanse eden bir takım Batılı kuruluşların listesini görüyoruz. Sonrasında film, Tunceli’nin bir köyüne, filmin ana karakteri olan Cemal’in İstanbul Üniversitesi’ni kazandığının müjdesinin gelmesiyle başlıyor. Burada hemen dikkati çeken nokta Cemal’in evinin duvarında Atatürk’ün resminin asılı olması. Bu nokta önemle vurgulanmak istenmiş, zira filmin ana teması “Kürdüm” yerine “Aleviyim” demeyi tercih edecek kadar Kürt kimliğinden uzak olan saf bir gencin bile, Türklerin baskısı neticesinde tedricen azılı bir hayduta dönüşebilmesi. Sonrasında İstanbul’a gelen saf ve masum Cemal, büyükşehirin kaotik ortamında bir süre bocaladıktan sonra kendini üniversitedeki siyasal kamplaşmanın ortasında buluyor ve öğrenci yurdundaki Kürt unsurlar tarafından hemen ablukaya alınıp PKK eksenine çekilmeye çalışılıyor. Önceleri direniyor zavallı Cemal, “ben Kürt değilim, Aleviyim” diyor, “hem Kürtler de Türk soylu değil mi” diyor, “bunların ne önemi var ki, beni rahat bırakın” diyor... Ama bir süre sonra bir de bakıyor ki Kürt arkadaşları her fırsatta Türk mezalimi altında hırpalanıyorlarmış meğer. “Nevruz kutlamalarını” masumane bir terör eylemine çevirmeye çalışırken güvenlik kuvvetleri tarafından pek düşüncesiz muamelelere maruz kalıyorlar mesela. Bir ara, Kürtçe konuşan iki Kürdün, hunhar ve de zalim Türk yolcuların zoruyla otobüsten atılmasına tanık oluyor küçük Cemal... Tabii dünyası yıkılıyor. Arkadaşıyla, televizyonda “Kürt dili diye bir şey yoktur” diyen bir Türk bilim adamına küfrettikleri için kantinde “Türk faşistlerinin” saldırısına uğruyorlar. Hapishanelerde işkenceler görüyor ve “sen hangi ulustansın” diye soran memura inadına “Kürdüm” diye cevap verecek hale geliyor minik Cemal. Vesaire vesaire... Ulusal Yarışma kategorisinde gösterilen ve iki buçuk saat bitmemekte direten film bunlar gibi ardı ardına dizilmiş bir sürü motifle, PKK’lı terörist adaylarını olabildiğince insancıl, şirin ve mağdur göstererek, sonuna kadar aynı teranede devam etti. Ezcümle, küçük Cemal ve “yoldaşları” hayatlarının her anında Türk baskısı altında yamula yamula, sonunda azılı birer PKK’lı olup çıktılar. Film Cemal’in memleketine geri dönüp, yüzünden film boyunca eksik olmayan o zeka dolu ifadeyle bir minibüsün içinde dağlara doğru yol almasıyla nihayete erdi. Sonuna kadar direnmemin en önemli nedeni aslında sonrasında olacakları merak etmemdi. Zira seans, “yönetmenin katılımıyla” gerçekleştirilen seanslardandı, ve teamüle göre böyle seanslarda yönetmen ve ekibi sahne alarak değerlendirme yapıp eleştiri ve soruları yanıtlarlar. Filmin sonlarına doğru artık sadece sonrasında olabilecekleri düşünüyordum. Kitlesel bir tepki olmalıydı, en azından bir kaç kişi mutlaka bu rezalet karşısında bir tavır sergilemeliydi. Onlardan biri de ben olacaktım. Mikrofonu elime geçirir geçirmez yönetmene dönüp Türkiye Cumhuriyeti ve gelmiş geçmiş tüm Türkler adına özür dileyecektim. Sayesinde PKK’nın aslında ne cici, ne sempatik, ne masum ve de mağdur, hatta ne felsefi ve romantik bir örgüt olduğunu öğrenmiş olmaktan müthiş kıvanç duyduğumu, elimden gelirse ilk fırsatta Kürde dönüşüp en yakındaki dağa tırmanacağımı belirtecektim. Ancak ne yazık ki fırsat olmadı... Daha film biter bitmez herkes ayağa fırladı ve müthiş bir alkış tufanı koptu. Arkasından, yönetmen Kürt ve oyuncu Kürtler arz-ı endam edip, eleştiri ve soruları maalesef alamayacaklarını, filmin çok uzun sürmesi nedeniyle buna vakit kalmadığını belirtip alkışlar için teşekkür ederek bu desteğin gelecekte de devamını rica ettiler. O anda İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın bu film festivali için seçtiği maskotun, o film şeridi ile sarmalanmış, kıpırdayamayan adamın ne anlama geldiğini gayet iyi anladım. Yapacak bir şey yoktu, arkama bakmadan salonu terk ettim. Kürt’ün Kürtlüğünü ve Kürtçülüğünü yapması şaşılacak şey değil. Burada anlaşılmaz olan Türk’ün Türklüğünü yapmaması. Diyelim ki filmi izlemeye gelenlerin yarısından fazlası filmi çeken Kürtçü ekibin yakın çevresi, ki böyle olduğunu hiç zannetmiyorum... Geri kalanının aymazlığına ne demeli peki? Sanatsever Cihangir entelektüellerimizin apolitikliği ile ya da postmodernitenin her türlü deli saçmasını sanat telakki eden şizofrenik hezeyanları ile açıklanabilecek bir durum mudur, bölücü terör propagandasını dakikalarca ayakta alkışlamak? Kürdün sanat kisvesi altında her türlü rezaleti sergilemeye izni ve gücü var artık, anlaşılan. Peki bunların cevapsız kalmasını neyle açıklayacağız? Niye mesela birileri de kalkıp büyükşehirlerdeki Kürt mafyasının estirdiği terörü, dövülen taksicileri, cendereye alınan esnafı, Tarlabaşı’ndan İstiklal Caddesi’ne doğru her gece taarruza geçen narkoterörün paramparça ettiği hayatları konu alan bir film yapmaz? Filmden sonra kataloğu tekrar inceledim, ve “Türk Sineması 2007-2008” kategorisinin “Ulusal Yarışma” bölümü kapsamında gösterilen filmlerin yarısının aslında Kürt filmi olduğu gerçeği ile yüz yüze geldim. Bu filmlere sadece sanatsal dışavurum gözüyle bakmak için aptal olmak yeterli değil. İnternet arama motoru google’da Fırtına adlı bu film aratıldığında zaphaber.com, ciwanazadiye.com gibi Kürtçü sitelerdeki methiyeler ile karşılaşılıyor. Buyrun size ciwanazadiye.com’un film hakkındaki yorumu: “Yönetmen Kazım Öz’ün üniversite gençliğinin 1990’lı yıllarını anlattığı bir dönem filmi olan Fırtına 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde ‘Ulusal Yarışma’ bölümünde gösterilecek. Kürt sinemasının umut vaad eden yönetmenlerinden Kazım Öz’ün Fotoğraf’tan sonra ikinci uzun metraj filmi olan Fırtına, üniversite gençliğinin özgürlük mücadelesine katılımını naif ve son derece gerçekci bir sinema diliyle anlatan bir film.” Başka söze gerek var mı? Hala ayakta mı alkışlıyorsunuz? Öyle görünüyor ki, hızını alamayan Kürt ırkçılığı sanata da büsbütün musallat olmuş. Evet, “sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Sanat o denli önemlidir. Peki bu hayat damarının içindeki kanı, bu zehirden nasıl arındıracağız? Bir gün uyanıp Türkiye’nin sınırlarının değiştiğini gördüğünüzde de ayakta mı alkışlayacaksınız?1
|