| Eser Özaltındere |
Neo-Sömürgecilerle Kürtçülerin planları ve teorik uyanıklık Kürtçü Aysel Tuğluk istediği kadar, “Türkiye’de federasyon istemediğimiz gibi, Irak’ta da Kürt devletinin kurulmasına karşıyız” desin, Neo-sömürgeciliğin ve Kürtçülerin nihai amacı Türkiye’nin Güneydoğusunu koparmak ve onun da içerisinde olduğu Büyük Kürdistan’ı gerçekleştirebilmektir. Bu amacı örtmek için söylenmiş her türlü lâkırdı, lâf-ı güzaftan başka bir şey değildir. Bu durumda, ilk aşama da hâliyle Türkiye’nin parçalanmasıdır. Bunun başarılabilmesi için ise belli koşulların var olması gerekir. Bunlar nelerdir? a-)Bir kere, ilk önce koparılacak bir toprak parçası var olmalıdır. Ama bu alelâde bir toprak parçası olamaz. Orasının, hedef alınan etnik grupla bir bağı bulunmalıdır. O bağ da sıradan bir bağ olmamalıdır. Örneğin, belirlenen etnik grup o bölgenin otoktan halkı kabul edilebilmelidir. Ya da bunların, etnik grup olarak o bölgede bu iddianın ileri sürülebileceği kadar bir eskiliği söz konusu olmalıdır. Türkiye sınırları içerisinde böyle bir bölge var mıdır? Vardır! Neresidir? Diyarbakır merkezli Doğu-Güneydoğu Anadolu Bölgesinin önemli bir parçası. b-)İkinci olarak, o toprak parçası ile derinlikli bir bağı olan bir etnik gruba gereksinme duyulur. Bu etnik grup da hazırdır! Kimlerdir? Ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt kökenli topluluk. c-)Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinin otoktan halkı olarak kabul edilen bir etnik grup da tek başına yetmez. Bu etnik grup, parçalanmış durumdaysa bir işe yaramaz. Onun için, bunların bir ulus ideolojisi etrafında birleştirilerek Kürt milli kimliğini benimsemelerinin sağlanması gerekir. d-)Bunun için önce, PKK’nın şiddet ve korku politikasıyla Türk-Kürt karşıtlığı körüklenir. Devlet de bu şiddetin içine çekilerek Türkiye Cumhuriyeti ve beraberinde de Türk kimliği nefreti yaratılır. Bu nefret, Kürt milliyetçiliğinin yükseltilmesinde kullanılır. e-)Kürt milliyetçiliği, sadece bu karşıtlıktan türetilmez. Bunun dışında, uzun vadeli bir plan ve ideoloji çerçevesinde sözde Kürt milleti oluşturmanın teorik ve pratik alt yapısı da hazırlanmalıdır. f-)Bu doğrultuda, boşlukta kalmış tüm bölge insanına el atılır. Bunlar arasında Alevi Kürtler, Zazalar ve Kürtlerle iç içe yaşamaktan dolayı asimile aşamasına gelmiş Türkler de bulunur. Değişik kentlerin tipolojileri oluşturulur. Bu tipolojiler içerisinde yer alan olumlu ve olumsuz özellikler belirlenir. Ortaya çıkarılmış bu bilançodaki olumsuz özellikler ortadan kaldırılmaya çalışılırken, olumlu olanları geliştirilir. Olumsuzluklar ortadan kaldırılır ve olumlu özellikler geliştirilirken; bütün bunlar en yukarıdaki hedef olan Kürtlük bilincini yerleştirmeye yönelik yapılır. Örneğin, Kürtlük bilincinin önündeki olumsuz engel Alevilik ya da Yezidilik ise bu bastırılarak Kürtlük bilinci ön plana çıkarılır. Veya Kürt kimliği karşısındaki direnç derinlerdeki hâlâ kaybolmamış Türklük ise, bu yok edilerek yerine Kürtlük hissiyatı ikame edilmeye çalışılır. Olumsuzluklar bu şekilde bertaraf edilip üzerine Kürtlük bina edilirken olumluluklardan da Kürtlük bilincini geliştirme doğrultusunda faydalanılır. Örneğin, Alevilerin başkaldırı geleneğinden; olumluluk anlamında, kandırılmış Kürt kökenli yığınların kitlesel eylemlerinde itici güç olarak yararlanılır. Ya da, Alevi Kürtlerinin kökensel olarak Türklüklerinden kaynaklanan Türkçeye hakimiyetleri Kürtçülük davası uğruna kullanılır. Yine bu uğurda, asimilasyon sürecinde Kürtleşmelerine karşın Türklüklerinden tam arınmamış kişi ve grupların Türkçeye yatkınlıklarından istifade edilir. Çünkü Kürtçe, Kürtçülük yapmaya müsait bir dil değildir. Kürtçülük ancak Türkçe gibi gelişmiş bir dille yapılabilir. Sonuç olarak Sünnisi, Alevisi, Yezidisi, Zazası, Kürtleşme aşamasındaki Süryanisi, Türkü vb. Kürtlük bilinci etrafında birleştirilir ve Apo’nun “PKK bir sentezdir” dediği gibi bir terkip yaratılır. g-)Olumluluklar konusunda çok ön plana çıkmış ve Kürt hissiyatı olgunlaştırılmış devşirme kadrolar, sadece PKK bünyesinde değil, PKK’nın siyasal kolu olan ve geniş kitleleri siyasal zeminde toparlama ve örgütleme amacıyla PKK ile hemen hemen aynı süreçte hazırlanmış DTP ve öncelleri kapsamında da kullanılır. h-)Yani, PKK ve DTP; bir plan doğrultusunda paslaşarak, birbirlerini destekleyerek ve birbirlerini tamamlayarak tüm dinsel ve etnik farklılıkları aynı potada eritmek yoluyla Kürtlük bilinci etrafında bir ulus birlikteliği oluşturma stratejisi izlerler. ı-)Bu millet şuuru yaratma sonrasındaki aşama, bu oluşuma Kürt dilini monte etme aşamasıdır. i-)Ancak bu zor bir iştir. Çünkü Kürtçe bir eğitim ve kültür dili değildir. Kendi içerisinde giderilmeyecek açmazları bulunmaktadır. j-)Ama, bu dil sorununun muhakkak halledilmesi gerekmektedir. Çünkü, büyük çabalarla oluşturulmuş sözde Kürt milleti olgusunun tamamlanabilmesi için bir dile acilen ihtiyaç bulunmaktadır. k-)Kürt dilinin kendi içindeki açmazları bilen Neo-Sömürgeciler, bu sorunu kendilerince giderebilmek için yıllar öncesinden Avrupa’daki Kürdoloji Enstitüleri aracılığıyla çalışmalar yapmaya başlamışlardır. Ve akıllarınca da başarılı olacaklarını zannetmişlerdir. l-)Bu özgüvenle AB üyeliği müzakerelerinin hemen ardından Kürtçe kurslarının açılmasını, Kürtçe radyo ve yerel televizyonlarının devreye sokulmasını dayatmışlar ancak bütün bu girişimler büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. m-)Kürtçe kurslarının sinek avlaması Neo-Sömürgecilere dil sorununun tahmin edildiği kadar kolay olmayacağı gerçeğini de göstermiştir. Ancak bundan vazgeçmeleri de söz konusu değildir. Çünkü, dilsiz bir Kürt milleti oluşturmak olanaksızdır. n-)Bunun üzerine, topu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üzerine atmaya karar vermişlerdir. Bunun tek yolu da Anayasaya Kürtçe eğitimi sokabilmektir. Böylelikle devlet sıkıştığı yerde Kürdoloji Enstitülerinin dil çalışmalarına da başvurmak yoluyla, Kürtçe’nin resmileşmesini ve yerleşmesini sağlamak zorunda kalacaktır. Sonuç olarak da, Kürtlük sentezi ile devletin üstlendiği Kürtçe eğitim buluşturulmuş ve sözde Kürt Ulusu oluşumu tamamlanmış olacaktır. Bu oluşum da Türkiye sınırları içerisindeki Diyarbakır merkezli coğrafyanın üzerine kondurulacaktır. Neo-Sömürgeciler, Büyük Kürdistan’ın Türkiye ayağı bölümünü bu aşamalardan geçerek gerçekleştirmeyi planlamışlardır. Bu planın bütün boyutlarıyla kavranabilmesi için teorik irdelemelerin,araştırmaların ve çalışmaların yapılması şarttır. Bunlar yapılmazsa dönen dolaplar ve arka planı gözler önüne serilemez. Dolayısıyla karşı önlemler tespit edilip planlanamaz ve uygulamaya sokulamaz. Örneğin; Şükrü Sekban’ın İngiliz işgali dönemindeki Irak’ta uygulanan Kürtçe eğitiminin çıkmazlarıyla ilgili gözlemleri ve değerlendirmeleri bilinmezse, Neo-sömürgeciliğin Türkiye’ye dikte ettiği Kürtçe eğitim dayatmalarının arkasındaki neden de anlaşılamaz. Yine Kürtçenin yetersizliği konusunda dilbilimsel araştırmalar yapılmazsa, Kürdoloji Enstitülerinin kuruluş gayesi, Kürtçe kurslarının müşterisiz kalmasının nedenleri ve Yeni Anayasa’daki Kürtçe eğitim empozelerinin hizmet ettiği amaç kavranılamaz. Dolayısıyla, emperyalizmin Türkiye’nin parçalanması doğrultusunda yaptığı derin hesaplar çözümlenemez. Kürtçüler şunları iddia ediyorlar; 1-)Biz ayrı bir milletiz, 2-)Ayrı bir millet diline sahibiz, 3-)Bizim kendimize ait,özgün bir kültürümüz var, 4-)Biz Doğu ve Güneydoğu’nun en eski halkıyız. Bu maddelerin hepsini tarihsel ve bilimsel gerçekler bağlamında ve sağlam kanıtlarla çürütebilmek mümkündür. Ve çok kolaydır. Ayrıca çürütülmelidir de!.. Ey Kürtçü! “Sen şu, şu nedenlerden dolayı ayrı bir millet olamazsın. Senin millet diye sunduğun olgu dış güçlerin kurguladığı yapay bir oluşumdur.” ya da, “senin dilin iletişim dilinin ötesine geçemez, gerçek bir eğitim ve yazı dili olamaz. Nedenleri de şunlar, şunlar, şunlardır!” denilebilmelidir. Veya, “Sen, kültür de üretemezsin. Çünkü, bir kere dilin yeterli değilken diğer taraftan sen, bir sınır toplumu kategorisine girmektesin. Senin basit atasözlerinden, şarkı türküden, karışık figürlü halk oyunlarından, kuşaktan kuşağa aktarılan hikaye türü sözlü edebiyattan başka kültür materyallerin yoktur. Bu kadar kısıtlı malzeme ile de kültür oluşturulmaz.” şeklinde sebep-sonuç ilişkisine dayalı karşı bilimsel tezler ileri sürülebilmelidir. Aksi halde bunlar, boş bırakılan meydanlarda istedikleri gibi at oynatarak dünyayı kandırmaya devam edeceklerdir. Sömürgeci güçler ve işbirlikçileri Kürtçülerin en çok korktukları oyunlarının açığa çıkmasıdır. Kendilerini,on yıllardır devam eden tek taraflı Kürtçü propaganda sayesinde argümanlarının doğruluğuna o kadar çok inandırmışlardır ki, ortaya konulacak sağlam teorik gerçekler onları sudan çıkmış balığa çevirmektedir. Hele bir de bu bilimsel doğrular devrimci ilkeler bağlamında ele alınıp kararlılıkla desteklenirse, Kürtçü takım kaçınılmaz olarak teslim bayrağını çekmek zorunda kalacaktır. “Uğraşmaya değmez, bunların bilimsel doğrularla işi olmaz, onlar sadece tepeden inmeci politika-lardan anlar” mantığı yanlıştır. Devrimci önermeler bilimsel gerçeklerle takviye edildiğinde amacına çok daha doğru ve kalıcı bir şekilde ulaşacaktır. Ayrıca, her devrimin dünya halklarının beklentilerine cevap verebildiği de söylenemez. Nitekim, tarih içerisinde oluşmuş “Devrimler mezarlığı” bunun en güzel göstergesidir. Oysa, Kemalist Devrim on yıllardır her türlü emperyalist oyuna karşın hâlâ dimdik ayaktadır. Bunun arkasında da onun teorik temellerinin sağlamlığı yatmaktadır. Çünkü,onu dünyanın mazlum milletlerine hediye eden gerçekleştiricisinin teorik donanımı çok kuvvetlidir. Mustafa Kemal’in kütüphanesinde çok sayıda Türkçe ve Osmanlıca kitabın yanında yabancı dilde eserler de bulunmaktadır. Türkçe ve Osmanlıca kitapların büyük çoğunluğu da dil ve tarihle ilgilidir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini kuran, onun bünyesindeki Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerinin kuruluşuna ön ayak olan, Dil ve Tarih Kurumlarını oluşturan, ilk defa Tarih Kongrelerini toplayan hep Mustafa Kemal’in kendisidir. Bütün bunlar ulus-devletin üzerine oturacağı ulusal ideolojinin bilimsel materyalini sağlayacak üretim merkezleriydi. Her şey bir tarafa, millet oluşumunda ümmet ideolojisinin yerini alacak ulusal bir ideolojinin gereğine inanmak ve bu doğrultuda o kurumların oluşturulmasını sağlamak bile başlı başına bir özel donanım gerektirmektedir. Mustafa Kemal, Kürt politikasını belirlerken de aynı anlayıştan hareket etmiş ve Başbakan İnönü’yü Doğu’ya göndermiştir. Daha sonra, onun şehir şehir dolaşarak hazırladığı ayrıntılı rapor üzerine Doğu politikasına son şeklini vermiştir. Bu politikanın arkasında pratik gerçekliklerin ve teorik doğruların birlikte kullanıldığı çok iyi bir harman bulunmaktadır. Öyle ki, Mustafa Kemal “Diyarbakır” adının kullanılmasıyla ilgili olarak, bu şehre tarih içerisinde verilmiş adların dilbilimsel çözümlemesi için çok ünlü tarihçiler ve dil bilimcilerden oluşmuş bir komisyonun toplanması talimatını vermiştir. Komisyonda, tarihçi olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mükrimin Halil Yinanç, Faik Reşit Unat; Türk Dil Kurumu’ndan ise Agop Dilaçar, Ahmet Cevat Emre, Hasan Reşit Tankut, Besim Atalay gibi bilim adamları bulunmuştur. Bu komisyon, bir çok kez bir araya gelerek çalışmalar yapmış, çok ciddi bilimsel tartışmalara imza atmış ve vardıkları sonuçları bir tutanakla kendisine sunmuştur. Mustafa Kemal bir diktatör edasıyla, “Diyar-ı Bekir şehrinin bundan sonra adı Diyarbakır’dır, bu böyle biline!..” deyip, kestirip atmamıştır. Bilime inanmıştır. Görüldüğü gibi, devrimci önermelerin kalıp olarak önemi kadar onun altyapısını oluşturan teorik çalışmaların da o ölçüde değeri ve gerekliliği bulunmaktadır. Ayrıca her siyasi projenin, kitleleri kendine çekebilecek ya da bağlayabilecek teorik bilgiye dayalı bir ikna kabiliyetinin olması da şarttır. Hele de bilgi ve internet çağındaysak... Çünkü, kitleler ne kadar şartlanmış ve programlanmış olurlarsa olsunlar, teorik temeli inandırıcı donelerle kuvvetlendirilmiş ideolojiler; o kitleler arasında ikna kabiliyetlerinin geçerli olabileceği bâkir alanlar bulabileceklerdir. Hatta, ikna edilmeyi bekleyen kişilerin sayısı tahmin edilenden çok daha fazladır. Önemli olan onlara ulaşabilmek ve istediklerini onlara verebilmektir.
|