21.04.2008/Sayı:183
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

... Ve evlad-ı Fatihan:
Havan Hasan (3)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Mevsimler geçiyor, yıllar geçiyor ancak bazı insanlar geçmiyor. O’nlar, hep bir yerimizde duruyor. Ağır bir an’ı yaşar gibi bekliyor ve duruyorlar içremizin ta içresinde. Yeniden yaşama dönmek için. Büyük yaşadıkları için, ölüm küçük kalıyor O’nlara. Yaşamak, sevmek ve ölmek. Velhasıl, konuşmamız gerek...

Istanbul artık görünmüştü. Görünmekten de çok gerçek olmuş idi. Gözünü yumdu ancak hemen açtı Hasan. Anasını, babasını, kardeşlerini ve bir de ceset gibi o hamamı görmüştü. Cidden, nedir bu Sağdıç? Ana, baba ve kardeşleri anladım da, o hamam neden bir cesettir artık? Yanıtın yok sanırım. Benim var. Ancak sineme iyiden iyiye bir hava doldurmalıyım ve birden demeliyim; yoksa hiç diyemem: O hamam bir cesettir çünkü artık Üsküp’de biz yokuz ve o hamam da yok artık. Çünkü, o hamamı artık biz kullanamayacağız, ayna gibi sular akmayacak musluğundan. O pak kirlerimizle şavkımayacak artık mermer. O hamam, gittiğimiz gün intihar etti. O, artık müntehir bir hamam. O, artık yok. Üsküp yok artık. Rumeli yok. Tıpkı, Hasan’ın artık anasının, babasının ve kardeşlerinin olmaması gibi. Yalnız değil ancak kimsesiz hissetti Hasan kendini. Elinde sancağı, anasının elini ve hatta bütün bir Rumeliyi tutar gibi tutuyor idi. Ya küçük kız kardeşi, Sağdıç? El tutmanın ne olduğunu bile bilmeden, tuttu elini bakır toprağın. Hasan, yitirdiklerini düşünüyordu durmadan. Ağlamak istedi ancak ağlamak yasaktı. Ta ki, öç alınıncaya ve vatan serbest kalınıncaya dek. Yine de tutamadı kendini Hasan. Çocuk idi. Dışrasından olmasa bile İçresinden ağladı bir. Istanbul’a dek.

Artık Istanbul’a varılmış idi. Istanbul.. Üsküp’deyken, Istanbul, Hasan’a göre: Karanlıklar içresinde aydınlık ak bir kuğu idi. Işık şerarelerinden akan bir zemzem suyu idi. O’na göre Istanbul: Allah’ın yeryüzüne saçtığı zebercet taşlar idi. Ve Üsküp’de yitirdiği bütün kavim kardaşlar idi; Hasan’a göre Istanbul. Bu kafasındaki betimlemeler, Istanbul görmüş babasının, O’na anlatımlarından kaynaklanıyor idi. Istanbul, yaşanılacak ve aşık olunacak tek ve öz yerdi şu evrende. Ancak, artık öyle miydi, Sağdıç? Değil idi. Bunu, Istanbul’a girer girmez, Hasan da anlamıştı. Istanbul, bir hayaletin iskeleti gibiydi. Bir heykel gibi kafasında yonttuğu o Istanbul düşüncesi, o anda yıkıldı. Darmadağın oldu. Ancak, Hasan’ın sapasağlam durması gerekiyordu. Sarsıldı. Yıkılmadı, dayandı. Şaşkınlık, öfke ve sinirden sancağa iyice yapıştı. Istanbul, bir hayaletin iskeleti gibiydi. Herhal, bu durumdan bir tek Üsküp kötü olabilirdi. Hasan, çevresine bakıyordu. İnsanların gözleri ekmek diye bakıyordu. Yerler, toz ve balçık idi. O zebercet taşlardan eser yoktu. Şehir pisti. Zemzem değil, hiçbir tür su yoktu. Şehir yoksuldu. Çünkü öz sahibinden yoksundu. Bunu az ilerleyince anladı. Cami önlerindeki kemik seslerini geçtikten sonra, kilise önlerindeki et seslerine denk geldi Hasan. “Şehir yoksuldu, pisti ve su yoktu” sözü havada kaldı. Hangi şehir? Istanbul artık iki şehir idi. Müslüman Istanbul; yoksul, pis, susuz, aşsız ve hatta insansız; Hıristiyan Istanbul ise tam tersi idi. Yoksa, araba yolunu şaşırıp Üsküp’e mi gelmiş idi? Ha Üsküp, ha Istanbul ya da başka bir Osmalı toprağı; hepsi Türk’e haramdı artık. Ekmek bakan gözlerden sonra, bir papazın sakalındaki Hünkarbeğendiyi sıvazladığını gördü Hasan. Çıldıracak oldu. Atlamak istedi arabadan. Ancak, sancak tuttu O’nu. Az sonra, anasını şehit eden Rum’a benzeyen birini gördü. Pis pis baktı Hasan’a. Hasan, donup kalmış idi. Bakamadı bile. Bakamıyordu da artık. Her gördüğü, o Rum’a benziyordu. Gözlerini yumdu. Bu kez de göz kapaklarında o an, bir sinema perdesi gibi oynuyor idi. Hasan çocuktu. Ağlamak istedi ancak ağlamak yasaktı. Dışrasından değil, yine ağladı içresinden. Hasan, Rumelili olduğundan, birçok dile aşina idi. Ancak ağlarken içresinden , başka tanımadığı diller de duyuyordu. Osmanlı’nın bünyesine ait olmayan diller. Giyinişleri Osmanlı olmayan insanların konuştuğu yaban diller. Bu’nların kim olduğunu daha sonraları daha iyi anlayacaktı ve neden gayrimüslimlere dost davrandıklarını. Ancak, o an için pek bir anlam verememiş idi bu duruma. Araba, Istanbul’da ilerliyordu hala. İlerledikçe de, Hasan’ın kafasında yonttuğu heykel par par parçalanıyordu. Tarihin ağır balyozlariyle. Istanbul, gözünde yıkılıyor idi. Yıkıldıkça da, yine ekmek gözlü insanlar... Yine bankınot gözlü başka insanlar... “Tövbe, tövbe” dedi içresinden Hasan. Koca Osmanlı’nın payitahtı bu mu olacak idi? Aklın ve gönlün alacağı bir şey değildi bu. O Evlad-ı Fatihan soyu, bu payitaht için mi gaza ettiydi, ta Avrupa içrelerine dek? Demek ki: O’nlar eza ederlerken gazalarda, payitaht cefa çekiyor imiş; gayrimüslimlerin sefa masalarında. Demek ki: Aldığımız yerleri, yeşil çuhalı masalarda vermemiz epey doğalmış. Bu payitaht, ne tahtını ne de bahtını koruyabilirmiş artık. Hasan, bunu işte o an anlamış idi. Peki, ne olacaktı, Sağdıç? Vatan, Avrupa ile yerli işbirlikçiler arasında gidip gelecek miydi? Eğer Hasan’da biraz Evlad-ı Fatihan’lık kaldıysa; yanıt: Hayır! idi. Bu yanıt hayırlı olsundu. Hasan, yine sımsıkı sarıldı sancağa. Baktı ki, sancak az biraz kirlenmiş. Toz ve topraktan. Ne yapacağını bilemedi. Gözyaşlariyle temizleyebilir idi ancak ağlamak yasaktı. Bunları düşünür iken, hafiften atıştırdı bir yağmur. Yağmur, sankiyse, yalnız sancağa yağıyordu. Sancak, tek dakika içresinde yine o al rengine döndü. “Allah’ın işi” dedi Hasan. Bilinmez ki, kimin işi. Zaten önemli de değildi. Araba durdu birden. Bir bina önü. Acaba neresi, Sağdıç?

Bina, Abülhamit zamanı bir bina idi. Dışı beyaz. Pencereler uçuk sarı. Çift yandan tırmanan mermer merdivenler. Binanın omuz başlarında yeşil askerler. Girişin üzresinde hilal ve yıldız. Daha üzresinde Osmanlı simgesi ve al ve yeşil renkler. İki asker ile indi Hasan arabadan aşağıya. Elinde sancak, merdivenlere sarıldı. Bir Osmanlı yapısı. Aynı o Üsküp’deki hamam gibi. Sankiyse, o hamama sarılıyor idi Hasan. Güç bela sözktüler Hasan’ı mermer merdivenlerden. Hasan’ın elinde sancak, girdi binaya iki askerle beraber. Binanın içresi de ayrı güzeldi. Altı ve sekizken biçimler ve bezemeler. Yüksek tavan. Yine beyaz ve uçuk sarı renkler. Giriş sonrası çift yanlı merdivenlerin bitiştiği yerde Türk bayrağı. Ve bina içresinde koca bir koşturma. Kimseler bu güzelliğin farkında değil idi. Hele o 6 katlı, kıristal avizenin. Tam bir Osmanlı idi. Osmanlı içresinde ayrı bir Osmanlı. “Herhal” dedi içresinden “Bura, Padişah Efendimiz’in yurtluğudur.”, ancak bilmiyordu ki Hasan, zaman İttihat ve Terakki idi ve Enver Paşa. Padişah hükmü yok idi artık. Zaten, Osmanlı’nın da. Hasan, kayıp bir Osmanlı yurdundan yine kayıp bir Osmanlı yurduna gelmiş idi. Buradaki ve aradaki tek fark: Bu boş koşuşturma arasında, buradakiler, bu Osmanlı yurdunun kaybedildiğinin daha farkında değildiler. Ancak Hasan o şirpençe Üsküp günlerini hatırladığından, o an anlamış idi buranın da akıbetinin Üsküp gibi olacağını. Hatta gözlerini yummuş ve Boğaz’a demirlenen rengarenk bayraklı, top gözlü, demir gemiler görmüş idi. Görür görmez de gözlerini açtı Hasan. Yine “Tövbe, tövbe!” dedi içresinden. Ve bayrağa baktı. Bayrağın hilali aşağı doğruydu. Üzgün bir insanın yüz ifadesi gibiydi bayraktaki hilal. Hilalin uçrasındaki yıldız da, bir damla yaş gibiydi. Ancak hüznün ve öfkenin derecesinden köşeli bir yaş idi bu. O hilali öyle asık ve o yıldızı öyle yaşlı görünce, Hasan ağlamak istedi ancak ağlamak yasaktı. Sancağa sarıldı yine Hasan sımsıkı. Ve içresine doğru ağladı yine Hasan.Tüm bunlar cereyan ederken Hasan’da, bir memur geldi ve yanındaki askerlere bir şeyler dedi. Askerler de baş sallayıp, Hasan’ı o çift yanlı merdivenlerden yukarı çıkarttılar. Büyükçe bir kapının önünde durdular. Kapı çalındı ve açıldı kapı. Ancak bir kapı daha vardı çalınan kapının önünde. O da çalındı. O kapının açılması az daha uzun sürdü. Nihayet, o da açıldı. “Buyrun” sesinden sonra, Hasan ve iki asker içreye girdiler. Askerler masada oturana selam çaktılar. Hasan, masada oturanın ne ya da kim olduğunu anlamadı. Ancak, asker idi. Yanındaki askerlerden biri, koynundan çıkarttığı mektubu masadakine uzattı. Masadaki değil, masanın yanında bekleyen memur aldı mektubu. Bu ara da, Hasan, biraz heyecanlanmış idi. Sancağa sarıldı sımsıkı yine. Memur mektubu bitirdi. Masadaki, dudaklarını büzüştürdü. Gözleri nemlenmiş idi. Masadaki kalemlerden birini aldı; sert ve sıkı bir biçim kalemi ovuşturmaya başladı. Ancak, kendisine pek hakim olamayacak gibiydi. Hasan’ın yanındaki askerlere ve memuruna “Çıkabilirsiniz” komutunu verdi. Hasan, sancak ve masadaki başbaşa kalmışlar idi. Masadaki, içresini çekti. Ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Bir daha içresini çekti ve:

“Adın ne senin?”

“Hasan.”

“Bu kadar mı?”

“Hasan.”

“Kim olduğunu daha sonraları daha iyi bileceksin... Hasan.”

“Siz kimsiniz?”

“Ben, Yüzbaşı Ziya Hakkı. İşkodralı Ziya Hakkı.”

“Orası neresidir?”

“Orası, artık burasıdır benim için.”

“Osmanlı mıdır orası?”

“Osmanlı idi.”

“Ne zamandan beri?”

“Üsküp elden çıktığından beri, ora da artık Osmanlı değil.”

“Üsküp’den olduğumu nereden bilirsiniz?”

“Mektupta yazılı, Hasan. Mektupta. Hasan! Artık oralara dönmeye ne senin, ne de benim imkan ve ihtimalimiz olmayacak. Benim için İşkodra artık nasıl Istanbul ise; senin Üsküp’ün de artık Istanbul olacak.”

“Geri dönme ihtimali hiç mi yok. Bu sancak, orada artık dalgalanmayacak mı?”

“Maalasef, Hasan. Maalasef. Artık tek gayemiz, o sancağın burada dalgalanmasını sağlamak. Bu dediğim bile meçhul.”

Hasan, bu sözden sonra, iyice sarıldı sancağa sımsıkı. Ne demek idi “ Meçhul!” ? Kendisi gibi, Evlad-ı Fatihan soyundan biri böyle diyebilir miydi? Nasıl der idi? Hasan bunu kabullenemedi. Tam diyecekken yanıtını. Yüzbaşı, yine nemliydi. Herhal, istemeden demişti. Yüzbaşının içresinde hem bir kaybetmiş olduğu yurt acısı vardı, hem de, Rumeli gibi Istanbul için de, gidişatın o yöne doğru olduğunu gösteren vehamet. Gidişat bu olabilir idi ancak mukadderat bu olmamalıydı. Hasan, Timurtaş Bey’ler ile, Murat Han, Yıldırım, Fatih, Kanuni ve Gazi Osman Paşa’lar ile büyümüş idi. Nasıl olurdu bu yılgınlık? Olur muydu, Sağdıç? Olmazdı tabi. Olamazdı, çünkü olmaması gerekiyordu. Hasan gitti yüzbaşıya sarıldı. Elinde sancak. Sankiyse, yaşıttılar. Hasan mı yüzbaşının yaşına çıkmıştı, yoksa yüzbaşımı Hasan’ın yaşına inmişti; bilinmez, ancak o an yaşıttılar. Yüzbaşı dışradan, Hasan ise içreden nemliydi. Ağlamak yasaktı çünkü. İki yaşıt kardeş, arkadaş gibi sarıldıktan sonra; yüzbaşı:

“Kimin kimsen var mı burada?”

“Var. Anamla kızkardeşim”

“Neredeler?”

“Aşağıda. Beni bekliyorlar.”

“İnelim o zaman.”

Yüzbaşı ne olduğunu bilmiyordu tabi. Aşağı inince, bekleyenlerin ebedi bir bekleyiş içresinde olduklarını görünce, şaşırdı yüzbaşı. Hasan tabutlara bakıyordu. Yüzbaşı da. Yüzbaşı olanları aşağı yukarı tahmin edebiliyordu. Hazırola geçti yüzbaşı ve asker selamı çaktı tabutlara. 1 dakika böyle kaldı. 1 dakika sonunda da anladı ki, Hasan kimsesiz idi artık. Sancak dışında. Ancak sancağı da görevlilere teslim etmesi gerekiyordu. Bunu nasıl diyeceğini bilmiyordu yüzbaşı. Sınırboyundan gelen mektupta, Hasan’ın nasıl sancağı bırakmadığı yazılı idi. Ancak önce, Hasan’ın ana ve kızkardeşinin defin işlemleri yapılması gerekiyordu. Yüzbaşı arabayı hazırlattı ve Karacaahmet’e doğru yola koyuldular. Tekneye binip, karşıya geçtiler. Her şeyler bir anda oluveriyordu. Anlamadan. Bir bakmış ki Hasan, anası ve kızkardeşi topraktalar ve Hasan, toprak atıyor üzrelerine. Ne kadar çabuk olmuştu olan ve biten. Ne kadar da çabuk. Defin, merasimsiz gerçekleşmiş idi. Hasan, bildiği duaların okudu tümünü. Elinde sancak. Duları bitirince de, sancağı mezar başlarına saplamak istedi ancak yüzbaşı buna izin veremezdi. Hasan direndi yine. Yüzbaşı, meşrebince açıkladı durumu. Hasan, yine içresine doğru ağlamaya başlamış idi çoktan. Sonunda, Hasan sancağı yüzbaşıya teslim etti. Üç kez öpüp, başına koyduktan sonra. Öyle ağır geldi ki bu. Sankiyse, sancak değil de, koca Üsküp’ü veriyor idi Hasan yüzbaşıya. Bu kez de yüzbaşı sarıldı Hasan’a. Epey bir böyle bağlı kaldılar... Çözüldüler. Çözüldükten sonra, yüzbaşı askere sancağı götürmelerini emretti. Sancak, katlandıktan sonra arabaya konuldu ve uzaklaşmaya başladı. Anası, babası, kardeşleri ve Üsküp uzaklaşıyorlardı Hasan’dan. Hasan, sancağın arkasından bir asker selamı çaktı. Bu, O’nun ilk selamı olacak idi. Ancak sonuncusu değil.

Neyse, Sağdıç. özü uzun, sözü kısa tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe