21.04.2008/Sayı:183
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya

Yavuz Selim

Dünya açlığın pençesinde

Dünya açlığın pençesinde

Dünya bir kez daha bu görüntülerle karşı karşıya gelmek üzere. Bu görüntülerin sorumlusu ise her zamanki gibi Batılılar...

Dünya açlığın pençesinde

Bir Haitili açlığı protesto etmek amacıyla BM Barış Gücü askerinin karşısında ot yiyor.

Gelecekbilimciler yıllar boyunca aynı senaryoyu işlediler: Su kaynaklarının giderek azalması yüzünden 2025 yılına kadar Ortadoğu bölgesinde su savaşları başlayacak ve bu savaşlarda milyonlarca kişi yaşamını yitirecek. Gerçi 2025 yılına daha çok zaman var ama o tarihten yıllar önce, üstelik yalnızca Ortadoğu bölgesi ile de sınırlı değil, öngörülerde rastlanmayan bir gelişme sonucu ölümler başladı: Gıda savaşları...

Bir yandan kuraklığın, bir yandan seller sonucu oluşan doğal afetlerin tarım alanlarını yok etmesi; diğer taraftan dünyanın giderek artan enerji istemlerine mevcut petrol üretiminin yeterli gelmemesi nedeniyle biyoyakıt kullanımının inanılmaz düzeylere ulaşması tüm dünyayı açlık tehlikesi ile karşı karşıya bıraktı. Son 1-2 haftadır dünyanın birçok azgelişmiş ülkesinden açlık yüzünden ayaklanan insanların ve silahlı çatışmaların haberleri geliyor. Mısır, Pakistan, Bangladeş, Burkina Faso, Endonezya, Haiti, Tayland, Moğolistan ve Yemen gibi Üçüncü Dünya ülkelerinde artan gıda fiyatları halkı sokağa dökerken, Güney Afrika gibi nispeten gelişmiş sayılabilecek bir ülkede sendikalar ayaklanma olasılığına karşı hükümeti uyarıyor. Pirinç fiyatlarının aşırı yükselmesi sonucu 1974’teki kıtlıktan bu yana en kötü gıda sıkıntısıyla karşı karşıya gelen Bangladeş’te insanlar ellerindeki “açız” dövizleriyle protesto gösterisi düzenliyorlar.

Buğday, pirinç ve mısır gibi temel gereksinim maddelerinin fiyatları son bir yıl içinde ortalama % 40 artış gösterdi. Üç yıllık artışın oranı ise % 100’ü aşmış durumda. Chicago Board of Trade’de Temmuz vadeli işlenmemiş pirincin fiyatı 100 libre başına 22.20 dolara çıkarak, yalnızca bu yıl içinde % 60 oranında tarihi bir artış gösterdi.

Sorunun temeli çok eskilere dayansa bile, konu daha yeni yeni tüm dünyanın dikkatini çekmeye başladı. İlk çatışma haberleri ise Ortadoğu bölgesinin en büyük ülkelerinden birisi olan Mısır’dan geldi. 78 milyonluk nüfusunun % 20’sinin günlük 2 dolar sınırının altında yaşadığı Mısır’da ekmek fiyatlarının son bir yılda % 26 artması ülkede çatışmalara yol açtı. Ekmek kuyruklarındaki insanların birbirleri öldürmesi ve çatışmaların büyüme belirtisi göstermesi üzerine Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ekmek üretiminin ve dağıtımının artırılması talimatını vermek zorunda kaldı. Ekmek kuyruklarının giderek uzaması nedeniyle daha düne kadar yalnızca asker ve polisin gereksinimi sağlamak için ekmek üreten fırınlar bile artık siviller için ekmek üretmeye başladı. Mısır ordusu halkın ekmeğe ulaşımını kolaylaştırmak için ülke genelinde şu ana kadar 500 adet ekmek büfesi açtı.

Kuzey yarımkürenin en yoksul ülkesi olan Haiti’de ise açlık sorunu bu kadar kolay atlatılamadı. Daha önceki sayılarımızda halkın çamurdan kekler yapıp yediğini yazdığımız Haiti’de açlık sorunu sonunda halkın isyan etmesine neden oldu. Temel gıda maddesi olarak kullandığı pirincin yüzde 80’ini ithal eden Haiti’de, 50 kg.lık pirinç çuvalının fiyatının bir hafta içinde 35 dolardan 70 dolara fırlaması ile halk sokaklara döküldü. Yağma olayları sonucunda başlayan çatışmalarda resmi rakamlara göre 5 kişi yaşamını yitirirken 200’ü aşkın kişi ise yaralandı. Çatışmalar yalnızca karada sınırlı kalmadı. Ayrıca bu çatışmaların dışında, gıda ürünleri taşıyan bir gemiye düzenlenen saldırıda da ikisi kadın olmak üzere 6 gemi mürettebatı öldürüldü. Saldırıdan balıkçıların yardımıyla yalnızca bir kişi sağ olarak kurtulabildi.

Yaşanan kanlı olayların ardından toplanan Haiti Meclisi, Haiti Başbakanı Jacques-Edouard Alexis aleyhinde verilen güvensizlik önergesini kabul ederek Başbakanı görevden aldı. Alexis’in ayaklanmaların ardından tarım üreticilerine ekonomik destek vereceğini açıklaması da kendisini kurtarmaya yetmedi. Haiti Devlet Başkanı Rene Preval da uluslararası toplumun verdiği 3 milyon dolarlık yardım sayesinde pirinç fiyatlarında indirime gidileceğini açıkladı.

Tehlikenin farkına varan birçok ülke kendi halkını doyurabilmek için gereken önlemleri almaya başladı. Stokları yeterli olmasına karşın Hindistan, Vietnam ve Çin gibi ülkeler gıda ürünleri ihracatına sınırlama getirme yolunu tercih ederken, Türkiye’den ise önlem almak yerine; “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” vecizesine benzeyen tuhaf öneriler geliyor. Tarım ve Köyişleri Bakanımız Mehdi Eker, fiyatların daha da artması durumunda tehlikeyi bertaraf etmek için alınması gereken önlemi bulmuş: “Gerekirse üç-beş gün pirinç yemeyiz, bulgur yeriz ve böylece fiyatlar düşer...” Birçok ülkenin düşünemediği böyle dahiyane bir yöntemi bir çırpıda bulduğu için Sayın Bakanımızı tebrik etmek gerekiyor herhalde!

Üçüncü Dünya ülkelerinde açlığın yol açtığı isyanların sorumlusu da aslında her zaman olduğu gibi Batılı ülkeler ve onların kuruluşları. Batılı ülkelerin kendi sanayilerine zarar vereceği düşüncesiyle küresel ısınmayı engelleyecek olan Kyoto Sözleşmesi’ni imzalamaktan kaçınması bugün tüm dünyanın iklim dengesini değiştirmiş durumda. Bu yüzden bazı ülkelerde kuraklık yüzünden tarım alanları zarar görürken, bazı ülkelerde ise kasırgaların, sellerin yol açtığı doğal afetler tarım alanlarını haritalardan tamamen silmiş durumda. Kyoto Sözleşmesi yeni masraflar doğuracağı için ABD gibi gelişmiş birçok ülke bu sözleşmeye imza atmaya yanaşmıyor. Açlık yüzünden halkın ayaklandığı ülkelerin bu antlaşmayı imzalaması ise zaten durumda en ufak bir değişiklik yapmaya yetmez. Zira ABD tek başına, küresel ısınmaya neden olan gazların % 25’ni havaya salıyor.

Tarım ürünlerindeki arzın azalmasının, daha doğrusu gıda olarak kullanılmamasının bir diğer nedeni ise petrol fiyatlarındaki yükselme. Petrol fiyatlarının birkaç yıldır aşırı oranda yükselme eğilimi göstermesi sonucu, mısır gibi birçok besin maddesi artık yiyecek olarak değil biyoyakıt olarak kullanılıyor. Zenginlerin depolarının daha ucuza dolması için, fakir halkın temel gıda maddelerinden olan mısır lüks tüketim ürünü olmuş durumda. Dünyanın en büyük mısır üreticilerinden Brezilya’da üretilen her üç birim mısırdan ikisi biyoyakıt üretimi için kullanılıyor. Oysa Fidel Castro daha bu kriz ortaya çıkmadan aylar önce gıda maddelerinin biyoyakıt olarak kullanılmasının engellenmesi için uyarılar yapmıştı. Sakalı da vardı ama sözünü dinleyen olmadı ne yazık ki!

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Batılılar ise “Hangi dağda kurt öldü” hesabı birbiri ardınca günah çıkartmaya başladılar. Fransa Tarım Bakanı Michel Barnier gıda fiyatlarındaki yükselmenin önüne geçmek için hükümetlerin acil önlem alması gerektiğini açıklarken; “İnsanlar için yiyecek piyasa kurallarının ve uluslararası spekülasyonun merhametine bırakılamaz. Avrupalıların kendilerine bunu bütün uluslararası organizasyonlarda sorması gerekiyor” diyerek Batılı bir kapitalist için doğasına aykırı sözler söylüyor.

Fakat Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick’in açıklamaları Fransız Bakanın bu sözlerinin arkasındaki nedenin ipuçlarını veriyor:

“Bildiğimiz gibi bu gibi sorunlar savaşlara neden olabiliyor. Dikkat etmeli... Problem gelişmiş ülkelere de kayabilir. O yüzden meseleye sadece hümanist bir yaklaşımla bakmamak gerekiyor...”

Görüleceği üzere Batılıların Üçüncü Dünya ülkelerindeki açlığı ya da ayaklanmaları umursadıkları yok. Tek dertleri, Üçüncü Dünya ülkelerindeki insanların başlattığı ayaklanmaların kendilerine de sirayet etmesi. Milyonlarca aç insanın neden olacağı bir savaşın sonucundan çekiniyorlar. Üçüncü Dünya ülkeleri insanlarının artık uyanmasından çekiniyorlar. O yüzden şimdi biraz da olsa artı değerden kısıp, yardım adı altında bu ülkelere para gönderiyorlar.

Batılı ülkelerin kuruluşlarına gelince... Geçen hafta yazdığımız gibi IMF olsun, Dünya Bankası olsun şimdiye kadar Batılı ekonomi kuruluşlarının önerdikleri tüm politikaların yavaş yavaş iflas etmekte olduğuna tanık oluyoruz. Anımsarsanız IMF’nin stand-by antlaşması yapmak için Türkiye’nin (tabii ki diğer ülkelerin de) önüne koyduğu şartlardan birisi de tarıma devlet tarafından verilen sübvansiyonların kaldırılmasıydı. Doğal olarak IMF ile antlaşma yapmak zorunda kalan ülkeler de tarıma desteklerini kestiler ve sonucunda da temel gıda maddeleri üretimindeki azalış doğal(!) felaketlerle birleşince dünyanın şimdiye kadar tanık olduğu en büyük sorunlardan biri baş gösterdi.

Vahşi kapitalizmin bu önerileri, uygulayan ülkeler için felaketten başka bir sonuç doğurmadı.

Bunun en acı örneğini ise, ellerinde “Gıda fiyat artışlarını durdur”, “İşçi sınıfının ücretlerini artır” gibi dövizlerle meydanları dolduran Moğollar gösteriyor. Kapitalist sisteme geçmeden önce halkın hiçbir biçimde yiyecek sıkıntısı çekmediği ülke şimdi açlık tehlikesiyle karşı karşıya. 90’lı yıllarda Moğolistan’da etkin olmaya başlayan liberalizm rüzgarları sonucunda devlete ait birçok kolektif çiftlik özelleştirildi. Özelleştirilen bu çiftliklerin hiçbirinden verim alınamadı, hepsi yavaş yavaş üretimi bıraktı. Şimdi insanlar hükümetten pirinç, et ve un fiyatlarındaki artışı kontrol altına almasını istiyor.

Ama söylemeden olmaz: “Deveye niye boynun eğri demişler. Deve nerem doğru ki demiş!”

Batılıların önerdiği bütün kurtuluş reçeteleri de bu hesap anlayacağınız. Şimdiye kadar çözüm olarak önerdiklerinden hangisi işe yaradı ki? Hiç olmazsa bir tanesi olsun işe yarasın bari...


Dünya Liderlerine bir şeyler oldu

Alina Kabaeva
Alina Kabaeva
Almanya Başbakanı Merkel, Carla Bruni, İtalya Aile Bakanı Mara Carfagna
Almanya Başbakanı Merkel, Carla Bruni, İtalya Aile Bakanı
Mara Carfagna

Dünya Liderlerine bir şeyler oldu. Ya bahar aylarının gelmesinden dolayı ya da yapacak iş-güç bulamadılar, deyim yerindeyse hepsi aşka geldiler.

Geçtiğimiz hafta dünya gündeminde siyasi gelişmelerden çok çeşitli ülkelerin devlet başkanları hakkında aşk dedikoduları yer aldı.

Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy, bu hususta perdeyi açan kişi olmuştu. Top model Carla Bruni ile olan birlikteliğini evlilikle noktalayan Sarkozy, bu anlamda gündemin ilk sıralarındaki yerini bırakmayacak gibi görünüyor.

Bu hafta bizlere yansıyan yeni haberler ise dünyanın farklı farklı köşelerinden. Rusya, Almanya ve İtalya’da da ülke gündemleri magazin gündemini aratmıyor doğrusu.

İlk olarak Rusya’dan başlayalım. 7 Mayıs’ta görevini yeni devlet başkanı Medvedev’e bırakmaya hazırlanan Putin, aşk haberleri ile ülkesini sarstı. Dıştan bakınca ülkesini yeniden süpergüç yapmak dışında birşeyle ilgilenmediğini düşündüğümüz Putin’in üstelik 25 yaşında olduğu iddia edilen jimnastikçi sevgilisi ile Haziran ayında evleneceği ve hatta eşinden boşandığı haberleri bile yapıldı. Bunu izleyen günlerde ise haberin gerçek olmadığı ve 1 Nisan şakası olduğu söylendi. Putin’in Özbek asıllı sevgilisi Alina Kabaeva ile evlenip evlenmeyeceğini bilemeyiz ama eğer haberler gerçekse kendisine helal olsun demekten başka yapacak birşey yok. Adam hem Rusya gibi bir ülkeyi idare ediyor, hem karısını hem de 25’lik sevgilisini.

İkinci haberimizin konu mankeni ise Almanya Başbakanı Angela Merkel. Bugüne kadar muhafazakar kimliği ile tanıdığımız Merkel’in geçen hafta medyaya yansıyan görüntüleri küçük dilimizi yutmamıza neden oldu.

Önceki haftasonu Norveç’te bir opera açılışına katılan Merkel, soğuk Norveç gecesinin ısıttı. Açılışta giydiği derin göğüs dekolteli elbisesi ile bütün hafta konuşulan Almanya Başbakanı, kendi ülkesinde de gündemin başına oturdu. Dekoltesi hakkında anketler düzenlenen Merkel, yüzde 65’lik bir oranla beğeni toplamış. Alman modacıların da kıyafetine olumlu puan verdiği Merkel’in sözcüsü Thomas Steg, “Haberler nazik olduğu, pek çok övgü aldığı için üzüntü duymadı, ama dünyanın bir gece kıyafetinden başka konuşacak şeyi yoksa, biz ne yapabiliriz. Şansölye, gelecekteki etkinliklerde de zevkine, arzusuna ve keyfine göre kıyafetini tercih edecektir” şeklinde bir açıklama yaptı. Ben şahsım adına Merkel’in ortaya koyduğu görüntüyü pek beğenmedim ama yine de karar sizin.

Son olarak yönümüzü İtalya’ya çeviriyoruz. Bildiğiniz gibi İtalya’da geçtiğimiz hafta yapılan seçimi sabık Başbakan Berlusconi kazandı. Seçimlerden hemen önce yaptığı “solcular kadından anlamaz, sağcı kadınlar daha güzel” açıklamasıyla farklı bir tartışmanın fitilini ateşledi. İtalya’da günlerce tartışılan konuda solcu olarak ben Berlusconi’ye tabii ki katılmıyorum. Bununla birlikte Berlusconi’nin kabinesine giren isimlerden birinin sevgilisi olduğu iddia edildi. Berlusconi geçtiğimiz yıl bir partide tanıştığı Forza İtalia Partisi’nin milletvekili olan Mara Carfagna için “Evli olmasam onunla kesin evlenirdim” diye bir açıklama yapmıştı. Eşi Veronica Lario'nun La Repubblica gazetesine bir mektup yazarak kamuoyu önünde kendisinden özür dilemesini istemesine sebep olmuştu. Carfagna, İtalya güzellik yarışmasına da katılmış ve yarışmadan sonra da Berlusconi'nin kanalı Medisat'te sunuculuk yapmaya başlamıştı. Şimdi ise İtalya’nın çiçeği burnunda Aile Bakanı.

Şimdi durup dururken bu dedikoduları neden yazdı diye düşünüyor olabilirsiniz. Başta da dediğimiz gibi geçtiğimiz hafta dünyanın gündemini meşgul eden konular bunlar ne yazık ki.


ABD askerleri kafadan sorunlu, ya diğerleri?

ABD askerleri kafadan sorunlu, ya diğerleri?Bir önceki sayımızda, dış ülkelerdeki işgallere katılan ABD askerlerinin yaşadıkları psikolojik sorunlardan kısaca bir bahsetmiştik. Fakat ABD askerlerinin bu sorunları o kadar ileri bir dereceye varmış olmalı ki, ABD’de neredeyse her hafta bu konu ile ilgili yeni bir araştırmanın sonucu yayınlanıyor. Son araştırmayı yapan kuruluş ise ABD’nin bütün politikalarında söz sahibi olduğunu söyleyebileceğimiz RAND Corporation.

Bilmeyenler için RAND Corporation hakkında kısa bir bilgi verelim. RAND Corporation merkezi Kaliforniya’da bulunan devasa bir think-tank kuruluşudur. CIA’nın beyinsel işlerini yürüten kuruluş olarak da adlandırılır. Birçok bilim adamı ve stratejisti bünyesinde barındıran kuruluş, ABD hükümetinden gelen çok büyük bütçeler ile ABD’nin gelecekteki politikalarına yön verir, hangi yönde ilerlemesi gerektiği konusunda önerilerde bulunur.

İşte bu kadar önemli bir kuruluş olan RAND’ın dış ülkelerdeki ABD askerleri üzerine yaptığı araştırmaların sonucu, “Savaşın Görünmeyen Yaraları” adlı bir rapor halinde yayınlandı. Araştırma sonuçlarına göre her 100 savaş gazisinden 18,5’inde travma sonrası stres ve depresyon görülürken, yaklaşık %19’unda ise kafa travması görülmüş. İşi rakama dökecek olursak 300.000 asker depresyonda, 320.000 asker ise kafa travması geçirmiş.

Haberin daha ilginç tarafı ise askerlerin bu durumu saklamaya çalışıyor olmaları. Rapora göre hem kafa travması geçiren hem de depresyona giren askerlerden yalnızca % 7’si hastalığını bir doktorla paylaşırken, sadece ruhsal sorunu olan askerlerin yaklaşık yarısı bu durumu saklamayı tercih etmiş. ABD askerlerinin bu durumu saklamalarının temel nedeninin, kariyerlerinin zarar göreceği endişesi taşıması olduğu iddia ediliyor.

Araştırmayı yapan yöneticilerden birisi olan Terri Tanielian’nın sözleri ABD askerlerinin içinde bulunduğu durumu kısaca özetliyor: “Irak ve Afganistan’da ulusumuz için görev yapan bu kadın ve erkeklerin karşı karşıya olduğu büyük bir sağlık krizi var.”

Aslında bize kalırsa ABD askerlerinden daha çok, onları Irak’a Afganistan’a ölmeye yollayan ABD’li politikacılarının beyinlerinde sorun var. Fakat bu konuda elimizde ne yazık ki yeterli kanıt yok. Ama son derece güçlü belirtileri var. Bilim adamlarının bu konuda bir araştırma yapmaması bazı verilere erişmemizi engelliyor.

Belki de araştırma sonucu politikacılarda beyinsel(!) bir soruna rastlanmamasından çekiniyorlardır.


İsrail’den saniye saniye katliam

İsrail’den saniye saniye katliam

Şena’nın kamerasındaki son kare.

İsrail tüm dünyanın gözleri önünde katliamlarını sürdürüyor. Bu katliamların son kurbanı, dünyanın en büyük haber ajanslarından olan Reuters’ın kameramanı oldu. Reuters adına çalışan 23 yaşındaki Filistinli kameraman Fadıl Şena, El Bureyc Mülteci Kampı’ndaki çatışmaları görüntülerken İsrail tanklarının hedefi oldu.

Geçtiğimiz haftaki Hamas pususunda üç askerini birden yitiren İsrail ordusu Gazze’ye yönelik operasyon başlattı. Tankları görüntülemek için aracından inen Reuters kameramanı Fadıl Şena’nın kaydettiği son görüntülerde, bir İsrail tankının nedensiz yere açtığı top ateşi görülüyor. Tanktan fırlatılan bombanın havada patlamasıyla oluşan şarapnel parçalarından birkaçı da Şena’ya çarpıyor ve kameranın kaydettiği son görüntüler bunlar oluyor. Yani Filistinli kameraman saniye saniye kendi ölümünü kaydediyor. Şena ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede tüm müdahalelere karşın yaşamını yitiriyor.

Bu, Fadıl Şena’nın uğradığı ilk saldırı değil aslında. Daha önce de İsrail ordusunun düzenlediği bir hava saldırısının ortasında kalan Şena bu saldırıyı yaralı olarak atlatmayı başarmıştı. Fakat bu kez şansı o kadar yaver gitmedi.

Kendileri adına çalışan bir kameramanın öldürülmesi üzerine Reuters Yayın Yönetmeni David Schlesinger derhal tarafsız bir soruşturma komisyonu kurulmasını istedi. Şena’nın ölümüne neden olan saldırının kasıtlı olarak yapılmış olma olasılığı son derece fazla. Çünkü Fadıl Şena’nın olay anında giydiği koruyucu yeleğin üzerinde kilometrelerce uzaklıktan bile görülebilecek şekilde parlayan bir “basın” yazısı bulunuyor. Kullahdığı aracın üzerinde ise yine büyük harflerle yazılı olan “basın” ve “TV” yazısı dikkati çekiyor.

İsrail ordusu adına açıklama yapan Binbaşı Avital Leibovich olayda herhangi bir kasıt olmadığını ama olayın bir çatışma ortamında geçtiği için böyle yerlerin gazeteciler ve basın mensupları için tehlikeli olduğunu söylüyor. İsrail kısacası kendi cinayetlerini görüntüleyen insanları yaşamları ile tehdit ederek, yaptığı katliamları dünyanın görmesini engellemeye çalışıyor.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe