| Yekta Güngör Özden |
İktidar partisinin kapatılmasına ilişkin dâvayla etekleri tutuşanlar ülke içinde ve dışında kişilikleri ve konumlarıyla asla bağdaşmayan konuşmalarını sürdürmektedirler. Yargı bağımsızlığını gölgeleyen nedenlerin giderilmesine çabalarken yargıya etki yapma girişimleri de iktidara güvenerek gitgide artmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin onurunu temsil eden yargısının hiçbir etki altında kalmadan yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışması beğeniyle karşılanıp kutlanacak yerde şimdiye kadar görülmemiş bir telâş ve panikle saldırılara kalkışılmıştır. Medyanın iktidarla birlikte başını çektiği olumsuzluklar siyaset ve hukuk tarihine kara sayfalar olarak eklenecektir. Kendi kusurlarını örtmek için Anayasa ile oynamaya kalkışanlarla bu sakıncaya sessiz kalanların varlığı ülkenin geleceği için en büyük tehlikedir. “Yola devam...” çağrısıyla kışkırtıcılığını ve inadını sürdüren Başbakan, tarihsel gerçekleri de siyasal amaçla saptırmaktadır. İsmet İnönü’nün Hikmet Bayur’a verdiği yanıtları TBMM tutanaklarından okuyup bilgi edineceğine, 1946-1960 döneminin suçlamalarıyla ilkel yaklaşımlarına sarılmayı uygun bulmuştur. Söyleyecek gerçek ve ciddi bir şey bulamayınca dedikoduları, üstelik sıfatına hiç yakışmayacak sözcüklerle, yineleme yolunu seçmiştir. “İnönü’nün Konuşmaları” adlı kitabın 2. cildinin 238 ve sonraki sayfalarında paralarda ve pullarda İnönü resmine ilişkin doyurucu açıklamaları bulacaktır. İnönü’nün niçin suçlanmaya çalışıldığını da anlayacaktır. Bunu Deniz Baykal’ı savunmak için değil, gerçeği belirtmek için öneriyorum. Deniz Baykal’ın tutumunu eleştirmek için onlarca neden bulunur. Ama onu eleştirmek için İnönü’den yararlanılamaz, İnönü karalanamaz. Karşı olduğu CHP ayrı, Deniz Baykal ayrıdır. Para ve pul konusunda hiç kimse kusurlu değil ki CHP ya da Deniz Baykal kusurlu olsun. Karşı çıkmaya çalıştığı durum ve kurum nedeniyle Recep Tayyip kusurludur. Kişilerle kurumları karıştırmakta, lâik cumhuriyeti savunan hiçbir şeyi içine sindirememektedir. Anamuhalefet liderine çatarak siyaset yaptığını sanmakta ama yabancıların (Barroso, Rehn ve öbür sömürge valisi gibi davrananların) konuşmalarına katlanmakta, karşı çıkmaya yüreği yetmemektedir. Demokrasiyle lâikliği birbirinden ayıran, ikisini de yeterince bilmeyen, Türkiye’nin bu konudaki özelliğini gözardı eden yabancılar yalnız kendilerini düşünmektedir. Lâikliğin demokrasinin de kaynağı olduğunu bilmeyen ya da bilmezlikten gelen içimizdeki bağnazlar ve bağımlılar hâlâ anlayamadıkları yargı kararlarını eleştirmeyi sürdürüyor. Lâiklik Türkiye için o kadar önemli ki gerici davranışları özgürlük göstererek yıkma girişimlerine, özgürlüklerin kaynağını özgürlük savıyla kurutma çabalarına olanak verilemeyeceği yargının nitelikli çoğunluk kararlarıyla vurgulanmıştır. Demokrasiyi salt seçmen çoğunluğuna ve yasama organındaki parmak sayısına indirgeyen bilgisizler yaşanan kötülükleri bile değerlendiremiyor. Çarpıklık Üniversite olaylarının gündeme getirdiği sorunların başında terörist gruplar var. Değişik adlarla ve değişik yöntemlerle üniversiteleri karıştıran bu gruplara karşı etkin önlemler alınmamakta, bıçaklı-baltalı çatışmalar önlenememektedir. Yönetimlerin teröristlerden çekindikleri anlaşılmaktadır. Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’nın üç temel organa ilişkin yetki ve görevlerini sayması gerçeği karşısında, bunlarla uyuşmayacak biçimde yasa ile Cumhurbaşkanı’na görev yüklemenin aykırılığı gözardı edilmektedir. Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesinin kimilerini, en başta AB olmak üzere, okşamak için gereksiz değiştirilmesindeki ana sorun durmaktadır. Sakıncaları değişiklik yürürlüğe girince ortaya çıkacaktır. “Türk Milleti”nden geçinen kürtçüler maddenin tümüyle kaldırılmasını istemektedir. Adında “Türk” olanı bile. Parti kapatmayı Meclis’in kararına bağlamak, çoğunluğun dokunulmazlıkları kaldırmama inadı gözetildiğinde yarın hiçbir sakıncalı eylemin yargı taşımaması demektir. Lâiklik karşıtlığının suç olmaktan çıkarılması, lâikliğe karşı eylemlerin odağı durumuna gelmenin parti kapatma nedeni olmaktan çıkarılması da böyledir. İrtica tehlikesinin varlığını yinelemeye karşın sözünün ardında durmayıp olumsuzluklara seslerini çıkarmayanlar, özdelikleri sözde kalanlar, Türkiye’nin batının sömürgesi, ABD’nin eyaleti yerine konulmasını içlerine sindirenler, yaşamsal ilkeleri yeterince koruyup savunamayanlar güven duyuramaz. Yazmakla, konuşmakla, iletilerle yetinmemeli, toplumu uyaracak etkin çabalarla demokrasi bilincini, hak arama özgürlüğü istencini güçlendirici hukuksal yöntemlerin örneği verilmeli. Gazete sayfalarını dolduran çarpıklıklara bakmak yeter. Kimsenin inancıyla kavgası yokken, Devlet inanç özgürlüğü konusunda anlayışlı, güvenceli, yansız tutumunu iktidarın eğilimleri nedeniyle birbirini izleyen bozulmalara karşın korumaya çalışırken, lâikliğe saldırarak ve bu ilkeyi yozlaştırarak kavga çıkaran iktidardır. Reklâm Kurulu’nun Migros ve Pepsi’ye verdiği cezaların gerekçesi düşündürücüdür. Kendilerine “liberal” diyen ve denilmesini isteyen tosuncukların çabaları ibretle izlenmektedir. Özgürlük sömürüsüyle ortalıkta dolaşanların çoğu yalan, yakıştırma, dedikodu, partizanlık, lâik cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığıyla sırıtıyor. Terbiye, ahlâk, bilgi, karakter, insanlık, utanma hiçbir değer gözetilmiyor. Öyle günlere gelindi ki önlerine kemik atılacak kimileri siyaset sofralarında, yandaşlıkları nedeniyle, başköşelere oturtuluyor. Sanırım günümüz iktidarı, ulusumuzun kendine verdiği en büyük ceza olmuştur. Kültürsüz insanın terbiye bozukluğu da kolay kolay giderilemez. Medya tetikçileri-militanları Türkiye’yi karıştırmayı sürdürmektedir. Yarattıkları toplum yapısı içinde önlenemeyen kötülükler her yurtseveri derinden üzmektedir. Suç olaylarının en yenisi İtalyan sanatçıya yönelik vahşet olmuştur. Eşini ve kızını öldürüp kendi yaşamına son veren kadının olayı da (Eskişehir) ağır bir uyarıdır. Bu arada kayırma (torpil) olayları da iktidar imkânlarının nasıl kullanıldığını göstermektedir. Rejimle kavgayı sürdürenler rejimin yıpranıp yakılması için her şeyi göze alabiliyor. Atatürk’ü anmak istemeyenlerin Kutlu Doğum Haftası’na verdikleri ağırlık dikkat çekiyor. Çocuklar kapatılıyor. Nisan ayı Ulusal Egemenlik etkinlikleriyle donanmadı. Dinsel kuralların ayıklanmasına, Anayasa’nın dincilikten arındırılmasına ilişkin 10 Nisan 1928’in yıldönümü bir-iki yazı dışında önemiyle kutlanmadı. 28 Şubat olayı ile 10. Yıl Marşı’nı özdeşleştirmeye çalışan kaypakların kuruluş dönemini en coşkulu biçimde açıklayan her şeye karşı olduğu biliniyor. 10. Yıl Marşı, cumhuriyetimizin altın yıllarının görkemini, gönencini, kıvancını en iyi biçimde duyuran söz-müzik şaheseridir. Takiyyeci iktidarın kimi toplantılarında söylenmesi aldatmaya yönelik bir denemedir, içtenlikli değildir. Arap yakınlığı, Atatürk uzaklığı AKP’lilerin en belirgin zaaflarından biridir. Atatürk’ün çok önem verdiği ulusal egemenliği her yönden gerçek kılma dileğiyle 23 Nisan 1920’nin 88. yıldönümünü içtenlikle kutluyorum.
|
|