| İnan Kahramanoğlu |
32. ölüm yıldönümünde Şevket Süreyya
ve Kadro hareketi Kadro’ya saldıranlar Şevket Süreyya Aydemir, Türk fikir hayatının tartışmasız en önemli isimlerinden birisidir. Ancak buna rağmen ölümünün üzerinden geçen 32 yıllık süre içinde neredeyse tümüyle unutturulmuştur. Üstelik Kadro gibi, fikirleri hem akademik camiada hem de siyaset sahnesinde hâlâ tartışılan ve muhtemelen bundan sonra da daha şiddetli bir biçimde tartışılacak bir fikir akımının da baş ideologudur Aydemir. Kadro; Atatürkçü, milliyetçi ve sol fikirleri tek bir potada eriten ve dönemini aşan bir fikir hareketi yaratmasına rağmen, bugüne kadar bu çevrelerin hiçbirisi tarafından sahiplenilmediği gibi, tam tersine şiddetle de reddedilmiştir. Kadro o derece tecrit edilmiştir ki, bırakın Kadro’nun devamcısı bir hareketin ortaya çıkmasını, Kadro’nun fikirlerini referans almak bile tehlikeli bir iş haline gelmiştir. Öyle ki, akademik camiada pek çok karşıt fikri bilimsel bir titizlikle inceleyip baş köşeye oturtan çevreler, iş Kadro’ya gelince bilimselliği bir kenara bırakıp açık bir düşmanlığa başlamışlardır. Kadro ile ilgili neredeyse tüm akademik çalışmalarda eleştiri dozunu aşan bir önyargı hemen göze çarpmaktadır. Kadro’nun bu makus talihi belki de daha ilk çıktığı andan itibaren başlamıştır. Cumhuriyet’in devrimci atılımlarının devam ettiği bir dönemde (1932-1934) yayın hayatına başlayan Kadro, aslında bu dönemde de neredeyse tek başına bırakılmış ve üstü kapalı bir ambargoyu üç yıllık yayın hayatı boyunca hep yaşamıştır. CHP içinde, İş Bankası etrafında örgütlenen burjuva kesimler için Kadro tehlikeli bir komünisttir. Komintern’in Türkiye şubesi konumundaki Türkiye Komünist Partisi içinse Kadro faşisttir. Kadro’nun bu kıskaçtan kurtulamayarak kapanmasının ardından geçen neredeyse yetmiş yıl sonunda bile Kadro hâlâ yargısız infazlara uğramakta ve mahkum edilmektedir. Peki ama nedir Kadro’yu bu derece tartışmaların merkezinde tutan şey? Kadro Kemalizmin ideolojisini oluşturma yolunda bir siyasal arayış olarak ortaya çıkmış bir dergidir nihayetinde. Türk siyasi hayatında örneklerine çokça rastladığımız bir dergi hareketi bile olamamıştır Kadro. Altı kişilik bir teorisyen kadrodan ibaret ve halk kesimleri ile temasa geçmemiş, kitleselleşme gibi bir hedefi hiç bulunmamış ve kendisini sadece inkılâbın ideolojisini oluşturmaya adamış bir hareketin bugün bile şiddeti azalmak bilmeyen bir saldırı dalgasıyla karşılaşmasını nasıl açıklamalı? Tam da burada Kadro’nun yarattığı ideolojik birikimi ortaya koymak gerekmektedir. Kadro gerçekten de kendisini sadece Kemalist devrimin ideolojik boyutunun tanımlanmasıyla sınırlandırmıştır ve o kadar ki, Kemalist devrim sürecinde CHP içinde ortaya çıkan iktidar gruplarından biri olmayı bile düşünmemiş, sadece fikir üretmiştir. Ama zaten işin nirengi noktası da budur. Kişiler ve hareketler belki gelip geçicidir ama fikirler ölümsüzdür. Kadro’ya yönelik bitmek tükenmek bilmeyen eleştirilerin esası da budur: Kadro yalnız Türkiye’nin değil, bütün dünya düzenini kökünden değiştirecek derecede önemli ve güçlü bir ideolojik birikim yaratmıştır ve bu nedenle daha oluşum aşamasındayken tehlikenin farkına varan güçler tarafından durdurulmuştur.
TÜRKSOLU’na saldıranlar Kadro’nun fikirlerinin siyaset sahnesinde yeniden hak ettiği değeri kazanması ise TÜRKSOLU’nun çıkışı ile olmuştur. TÜRKSOLU Kadro’ya yönelik ambargoyı dağıtarak, Kadro’nun fikirlerini 2000’lerin Türkiye’sinde çağdaş bir politik analizle güncellemiş ve sistematik bir teori olarak tarif etmiştir. Türk milliyetçiliği ve solun düzen dışı ve antiemperyalist/antikapitalist bir ideolojik çerçeve olarak ulusal sol ideoloji adıyla sistemleştirilmesi bütün düzen güçlerinin de doğal olarak tepkisini çekmiştir. TÜRKSOLU’na saldıran çevreler de ne tesadüf ki Kadro’ya saldıranlarla aynıdır: Bir yanda liberal sermaye çevreleri ve onların siyasi uzantıları, diğer yanda bir takım sözde solcu ve komünistler. Saldırı argümanları da neredeyse hiç değişmemiştir: Irkçı, faşist, komünist! Ulusal Sol’a yönelik 1930’larda başlayan ve Kadro düşmanlığı olarak ortaya çıkan saldırılar TÜRKSOLU’nu da aynı şekilde hedef tahtasına oturtmuştur. Daha çıkış aşamasında başlayan tartışmalar, TÜRKSOLU’nun ideolojik ve politik duruşu netleştikçe daha da artmış ve TÜRKSOLU da tıpkı Kadro gibi daha çıkış aşamasında boğulmak istenmiştir. Ancak saldırı başarısız olmuştur. TÜRKSOLU yayın hayatında altıncı yılını doldururken, Cumhuriyet tarihinde kendi alanında çıkan en uzun soluklu yayın organı olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. Bu saldırı kampanyasının başarısız olmasının ardından bu kez TÜRKSOLU’na yönelik bir ambargo başlatılmıştır. Hatta öyle ki, Doğan Grubu bu gerçeği bizzat kendi gazetelerinde açıklamıştır. Zira saldırı amaçlı yapılan yayınlar TÜRKSOLU’nu yıpratmak bir yana daha da güçlendirmektedir. O halde en iyisi TÜRKSOLU’nu gözlerden uzak tutmaktır! Ama bunda da pek başarılı olunamamıştır. Zira TÜRKSOLU Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinde en keskin ve en can alıcı tespit ve önerileriyle kimsenin kayıtsız kalamayacağı şekilde gündem yaratmaya devam etmiştir. Böyle olunca da TÜRKSOLU ile mücadele etme görevi, TÜRKSOLU’nun ismini anmadan fikirleriyle mücadele etmek gibi komik bir yöntem ortaya çıkarmıştır. Bu kimi zaman “Saddamcı Atatürkçüler” diyerek, kimi zaman “Che ile Atatürk’ü yan yana getiren ulusalcılar” denilerek TÜRKSOLU’na saldırmak şeklinde ortaya çıkmıştır. Kadro ile başlayan ve TÜRKSOLU ile devam eden Ulusal Sol fikirleri tecrit etme uğraşının düzen güçleri açısından hayati bir önem taşıdığı ortadadır. Zira hem Kadro hem de TÜRKSOLU, kendi dönemlerinin en tutarlı analizlerini yapan ve en keskin düzen eleştirisi getiren kuvvetleridir. Bu noktada Kadro ve TÜRKSOLU’nun yarattığı fikri açılımın önemini ortaya koymak gerekmektedir. Marksizmin yenilgisi 19. yüzyılda Komünist Manifesto ile dünya sisteminin analizini yapan ve kapitalist mekanizmayı açığa vuran Marksist ideoloji, kapitalizmin merkezlerinde büyük bir tedirginlik ve korkuya neden olmuştu. Bu dönem Marks’ın deyişiyle Avrupa üzerinde komünizm hayaletinin dolaştığı dönemdir. Ancak Marksizmin bu ideolojik/politik etkinliği 1900’ların başına gelindiğinde büyük bir darbe almıştır. Marksizm dünya çapındaki çelişkiyi emek-sermaye çelişkisi ve bunun tarafları olan işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki mücadele olarak ortaya koymuştu. Marksizmin “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” şeklindeki enternasyonalist devrim teorisi, sanayi devrimini yapan ve işçi sınıfının en güçlü olduğu İngiltere’de sosyalist bir devrim için gün saymaktaydı. Ancak devrim İngiltere’de değil, Marks’ın öngörüsüyle uyuşmayan Rusya gibi kapitalizmin görece olarak daha az geliştiği bir ülkede, üstelik işçi-köylü ittifakı şeklinde ortaya çıktı. Sovyet Devrimi Marksist enternasyonal devrim şemasını yanlışlamış olmasına rağmen, Lenin’in Marksist teoride yaptığı düzeltme, Marksizmi yanlışlayan bir anlayış olarak değil, Marksizm-Leninizm adıyla Marksizmin güncel bir versiyonu şeklinde ortaya konuldu. Sovyet Devrimi ile başlayan ve Doğu Avrupa’ya devrim ihracı ile süren dönem, Marksist teorinin ideolojik boyutta aldığı bu yenilgiyi unutturdu. Zira Rusya dışında pek çok ülkede sosyalist yönetimler iktidara gelmekteydi. Burada Marksist teorinin gerçeklik tarafından yanlışlanmasında önemli bir dönem olarak Birinci Dünya Savaşı sürecinden bahsetmek gerekir. Marksizmin Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sürecindeki beklentisi, savaşın tarafı olan ülkelerdeki işçi sınıfının burjuvaziyle olan çelişkisini bir iç savaşa dönüştürerek Avrupa’nın en ileri kapitalist ülkelerinde iktidarı ele almasıydı. Ancak tam tersi oldu. Avrupa işçi sınıfı kendi burjuvazisiyle savaşmak yerine burjuva iktidarlarla anlaşarak Doğu’nun sömürgeleştirilmesinin bir dayanağı haline geldi. Lenin’in “işçi aristokrasisi” tanımlaması bir ölçüde geçerliydi ama Lenin’in göremediği şey, Batı işçi sınıfının tümüyle aristokratlaştığıydı. Doğu’nun sömürgeleştirilmesinden elde edilen değerin paylaşımı Batı işçi sınıfını burjuvazinin safına itmişti. Bu dönemde özellikle Almanya’da Spartakistlerin ezilmesi, Marksist enternasyonalizmin fiilen çöküşüydü. Al-manya’da sosyalist bir rejim kurulamadı ama “sanayileşmiş” Almanya’nın dünyaya hediyesi Hitler faşizmi oldu! Ancak bu gerçeklik Marksistler tarafından hiçbir zaman kabullenilmedi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya sisteminden kopan pek çok devrim deneyimi sonunda iktidarı ele geçiren devrimci hareketlerin hemen tümü de kendi ülkelerine özgü belli farklılıkları içerseler de, Kadro’nun öngördüğü şekilde Ulusal Kurtuluşçu, halkçı, milliyetçi ve sosyalist karakterli devrimler olarak ortaya çıkardılar. Marksizmin enternasyonal şemasına uyan tek bir devrim denemesi bile olmadı. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem aslında Marksizmin kesin yenilgisinin de tarihidir. Zaten İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da Marksizmin bir kanadı doğrudan sosyal demokrasiye evrilerek İngiliz İşçi Partisi örneğinde olduğu gibi emperyalist sistemin ana unsurlarından biri haline gelmiştir. Sovyetler’in çöküşünden sonra ise Marksizmin kozmopolitizmi küreselleşmenin insan hakları ve kültürel haklar söylemine eklemlenerek emperyalist hegemonyanın egemenlik kurmasına yardımcı bir işlev kazanmıştır. Marksizmin aşılması: Ulusal Sol ideoloji Kadro ise daha 1930’larda Marksist şablonları reddederek Marksizmin fikri egemenliğinin en güçlü olduğu dönemde yepyeni bir bakış açısı getirmiş ve Marksizmin yenilgisinin onun teorik analizlerinden kaynaklandığını ortaya koymuştur. 1960’larda ortaya çıkan Neo-Marksist Bağımlılık Okulu gibi hareketlerse ancak otuz yıl sonra Kadro’nun temel tespitlerini keşfedebildiler. Fakat buna rağmen Kadro’nun hakkını Kadro’ya teslim eden hiç kimse çıkmadı. Kadro’ya göre kapitalizm, Marksizmin tarif ettiği gibi işçi sınıfı ve proletarya arasında bir evrensel çelişki yaratmamıştı; çünkü kapitalizm Marks’ın tarif ettiği biçimde homojen bir yayılma göstermemiştir. Bir yanda sanayileşmiş metropoller, diğer tarafta geri kalmış sömürgeler kapitalizmin doğal sonucudur. Dolayısıyla Kadro, Marks’ta “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” şeklinde ortaya çıkan, Lenin tarafından ise “Dünyanın bütün işçileri ve ezilen uluslar birleşin!” şeklinde bir ölçüde düzeltilen devrim stratejisini; “Dünyanın bütün sömürge ulusları birleşin!” şeklinde bir sömürgeler enternasyonaline çevirerek yeni ve gerçekçi bir devrim stratejisi ortaya koymuştur. Kadro’ya göre dünya ikiye bölünmüştür: Bir tarafta kıymetli emek ve ileri teknikli sanayici metropol, diğer tarafta ise kıymetsiz emek ve geri tekniği sahip sömürge ülkeler. Sanayileşmiş metropol ülkeler, sömürge ülkelerden aldıkları ucuz tarım ürünleri ve hammaddeleri daha değerli olan sanayi mamulleri ile değiştirerek haksız bir değer aktarma mekanizması kurmuşlardır. Dolayısıyla kapitalist sistemin esas dayanağı işçi sınıfının sömürülmesine dayanan bir iç sömürü değil, sömürge ülkelerin metropoller tarafından sömürülmesine dayanan bir dış sömürüdür. Kadro’ya göre emperyalist sistemi yıkacak güç, bu metropol ülkelere karşı sömürge ülkelerin milliyetçi direnişidir. Kadro Marksist anlamda bir sosyalist devrimin sömürge ve metropoller arasındaki bu çelişkiyi ortadan kaldıramayacağını ve bu ileri-geri ülkeler ayrımının ortadan kaldırılamayacağını söylemektedir. Nitekim Sovyet devriminin karakteristiği de Kadro’yu haklı çıkarmıştır. SSCB kendi içindeki sosyalist cumhuriyetler arasındaki eşitsiz ilişkiyi bile ortadan kaldırmamış, tam tersine daha da arttırmıştır. Sovyet devriminin çökmesinin sebeplerinden birisi olan bu önemli nokta da nedense hep gözardı edilmiştir. Kadro’nun değeri Kadro’nun Türk solu açısından önemi ise hiç anlaşılamamıştır. Şevket Süreyya, Kadro’da yarattığı teorik birikimi 1960’larda YÖN dergisinde Doğan Avcıoğlu ile birlikte bu kez Türk sosyalizmi olarak yeniden Türk solunun gündemine getirmiştir. Ancak Ulusal Sol’a yönelik özellikle Marksist karakterli dış kaynaklı solculuğun bugün de aynı biçimde süren saldırıları, Türk solunun bir Türk sosyalizmi modeli yaratmasının önüne geçmiştir. Bu noktada Kadro’nun sosyalist olmadığı iddialarını da yanıtlamak gerekir. Şevket Süreyya Türk sosyalizmi olarak sistemleştirdiği fikirleri aslında Kadro’nun çıktığı dönemde şekillendirmiştir. Dolayısıyla, sosyalizm daha 1930’larda Kadro’nun temel yönelimidir. Kadro, Batı tipi sosyalizmin dünya gündeminde hararetle tartışıldığı bir dönemde kendisini sosyalist olarak tarif etmemiş, dahası Batı tipi Marksist kaynaklı sosyalizme de karşı çıkmıştır. Ancak Kadro kendisini, dünya çapında gerçekleşen sosyalist karakterli Ulusal Kurtuluş devrimlerinin ilk öncüsü olarak gördüğü Kemalist devrimin ideolojik çizgisini tarif etmeye adamıştır. Kaldı ki, Kadro gibi piyasayı sistemini, liberalizmi ve burjuvaziyi reddeden bir hareket nereden bakarsanız bakın sosyalisttir. “Kadro sosyalist değildi” tezinin temel dayanağı, Kadro’nun sınıfların varlığını ve sınıf mücadelesini reddettiğidir. Oysa Kadro dergileri basitçe incelendiğinde bile Kadro’nun o dönemde Türkiye’deki sınıfların analizini yaptığı açıkça görülecektir. Kadro, sınıfların varlığını reddetmemiş ama geri kalmış bir ülkede bu sınıfların bir sınıf çatışmasına yol açacak derecede gelişmediğini tespit etmiştir. Bu noktada Kadro devlet tartışmasına girer ve devlet, bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki tahakküm aracı olarak değil, sınıfların güçlenmesini ve çatışmasını önleyen bir mekanizma olarak tarif edilir. Dolayısıyla Kadro bir sınıf çatışması yerine imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir millet tarif eder. Bu tarifi gerçekleştirmenin yolu ise sosyal milliyetçiliktir. Bu da Türk milliyetçiliği ile solun Türkiye koşullarındaki birlikteliğine işaret eder. Devlet tartışmasından çıkarılan sonuçsa yine yanlış biçimde Kadro’nun faşist bir hareket olarak suçlanmasıdır. Oysa Kadro, Türk solu içinde antifaşizmi ilk defa teorileştiren harekettir. Şevket Süreyya, Marksizmin faşizmi savaş sonrası dönemin yarattığı bir sapma olarak tarif etmesine karşı çıkar ve faşizmi bizzat Batı ırkçılığının ve yayılmacılığının bir sonucu ve Batı demokrasisisin ulaştığı bir aşama olarak gösterir. Aydemir’in deyimiyle demokrasinin o geniş işkembesi Hitler’i ortaya çıkarmıştır! Günümüz Türkiye’sinde çok partili sistemin bir Kürt-İslam faşizmine dönüştüğü tespitinin bir tek TÜRKSOLU tarafından yapılması, TÜRKSOLU’na Kadro’dan miras kalan bu gerçekçi antifaşist duruşun sonucudur. Şevket Süreyya, bir kısım sol açısından Türkiye Komünist Partisi’nden ayrıldığı için hainlikle suçlanmış ve pek çok iftiraya da kurban gitmiştir. Ancak görüldüğü üzere Şevket Süreyya’nın TKP’den kopuşu basit bir ihanet değil, çok derin bir teorik ayrışmanın sonucudur. Aynı tarz suçlamalarla Kadrocuların KUTV’dan hocaları olan Galiyev de karşılaşmış ve o da Stalin tarafından milliyetçilik iddiasıyla katledilmiştir. Oysa Galiyev’in de SBKP’den kopuşunda esas etken de yine geliştirdiği tezlerdir. Kadro’nun Türk solu açısından en önemli yanı ise şüphesiz Kemalist devrimi tanımlamasıdır. En ilerici görünen Atatürkçü kesimlerin bile Atatürk’ün Altı Ok’unu üçü Fransız devriminden (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik), üçü de Rus devriminden (devletçilik, halkçılık, devrimcilik) ödünç alınmış bir eklektizm olarak gördüğü bir dönemde Kadro, Kemalist devrimi antiemperyalist ve antikapitalist bir devrim ideolojisi olarak tarif etmiştir. Kadro’dan sonra artık Kemalizm dünya çapındaki Batı karşıtı, halkçı ve milliyetçi sosyalist devrimlerin öncüsüdür. Böyle olunca Şevket Süreyya gibi bir ismin tören Atatürkçüleri tarafından anılmamasını anlamak hiç de güç değil. Kadro, Batının ırkçı ve sömürgeci karakterini ortaya koyup “Yunan ukalâlığı” olarak tarif ettiği üstünlük iddiasını yıkarken, Tanzimat’tan beri gelen Batıcı-Tanzimatçı anlayışı da yıkmıştır. Kadro’nun Avrupamerkezcilik eleştirisi, Batı tipi demokrasi ve faşizm eleştirileri bugün bile aşılabilmiş değildir. Yeniden Türk sosyalizmi! Her şeyden önemlisi Kadro, Türk solu için bilimsel temelleri olan bir devrim rotası çizmiştir. Ancak Kadro’nun temel handikapı bir devrim süreci içinde ortaya çıkması ve kendisine sadece devrimci iktidarın sözcüsü olmak gibi bir rol biçmesidir. Böyle olunca da Kemalist devrimi rotasından çıkartmaya uğraşan güçler tarafından kolaylıkla tasfiye edilmiştir. YÖN hareketinin ortaya çıkışı, Kadro ile temelleri atılan Türk sosyalizmi modelinin yeniden gündeme alınmasında önemli bir aşamadır. Ama YÖN de Ordu içindeki bir grubun sözcülüğünü tercih ederek yanlış bir yola girmiştir. TÜRKSOLU ise Kadro ve YÖN’den farklı olarak bir iktidarın ya da iktidara oynayan bir grubun sözcüsü olmak yerine bir halk hareketi olmak ve doğrudan halk içinde örgütlenmek niyetindedir. Devrimci teorinin ancak kitlelere nüfuz ettiğinde yenilmez bir güç olacağı düşüncesiyle devrimci bir parti ile düzen güçlerinin karşısına çıkacaktır. TÜRKSOLU, Türk sosyalizminin yeni damarıdır ve sadece tüm dünyaya örnek olacak bir model çizmekle kalmayacak, Türk sosyalizmini iktidara taşıyacaktır. Türk sosyalizmi bu kez kaybetmeyecek! |
|||