14.04.2008/Sayı:182
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Üçüncü Dünya’ya farklı, Batılıya farklı!

IMFIMF’yi tanımayanımız yoktur. Yıllar boyunca bir arada yaşadığımız, ekonominin dümenini kendisine teslim ettiğimiz için çektiğimiz her sıkıntıda kendisini hayırla andığımız bir kurumdur IMF. Ne zaman Türkiye gibi bir Üçüncü Dünya ülkesi ekonomik sıkıntıya girse, IMF yetkilileri anında orada bitiverir. Kendilerinden yardım alınmazsa ülkenin batacağı, halkın açlık ve yoksullukla boğuşacağı propagandasına başlayıverirler.

IMF’nin önerdiği kurtuluş reçetesi ise hep tek bir madde ile özetlenebilir: Satın, ne bulursanız babalar gibi satın. İktidarlarında işbirlikçilerin bulunduğu ülkeler IMF’nin bu isteklerini hemen yerine getirip elde ne var ne yoksa satmaya başlarlar. Fakat aradan geçen zamanla birlikte durum daha ilginç bir hal almaya başlar. “Yapısal uyum programları” kapsamında elde olan her şey satılmıştır ama durum iyiye gideceği yerde daha da kötüleşmektedir. Üstelik artık ülkenin satacak bir şeyi de kalmamıştır. Duruma erken uyanan ülkeler IMF politikalarından anında çark edip, IMF’nin dediklerinin tam tersini yapmaya başlarlar. Ve yine ilginçtir ki ekonomik veriler bu dönüşün ardından nedense düzelme eğilimi göstermeye başlar.

Dominique Strauss Kahn
Dominique Strauss Kahn

Evet, söz konusu Üçüncü Dünya ülkeleri olunca IMF’nin önerdiği reçete nedense hep özelleştirme ve devletin ekonomiden elini çekmesi olur. Ama emperyalist ülkeler krize girdiği zaman önerilen politika anında değişiverir. Örneğin tüm Batılı ülkeleri etkileyen ve dünya ekonomisinde resesyona yol açacağı söylenen son ekonomik krize bir bakalım.

Belki farkındasınızdır, belki değilsinizdir ama şu anda tüm Batılı ülkeler mali piyasalardan kaynaklanan bir krizin içindeler. Emlak piyasalarına verilen krediler yüzünden başlayan kriz artık tüm dünyayı sarmış durumda. Dolar avro karşısında tarihinin en düşük, Japon yeni karşısında ise son 12 yılın en düşük değerinde dolaşıyor. New York borsasındaki rekor düşüşleri FTSE, CAC 40, Dax gibi en büyük endekslerin rekor kayıpları izliyor. Ardı ardına uluslararası birçok banka tarihi zararlar açıklıyor. Örneğin İsviçre’nin en büyük bankalarından UBS’nin yalnız ilk çeyrekteki zararı 12 milyar dolar civarında. Alman banka devi Deutche Bank ise yılın ilk çeyreğinde 4 milyar dolar zarar beklediklerini açıklıyor.

Fakat bazen zararla kurtulmayı başaramayanlar oluyor. Bir zamanlar ABD’nin en büyük beşinci yatırım bankası olan Bear Stearns buna güzel bir örnek. Bear Stearns, ABD Merkez Bankası’ndan gelen baskılar sonucunda yine dünyanın en büyük yatırım bankalarından birisi olan JP Morgan Chase tarafından bir hamlede yutuluverdi. Bir yıl önce hisseleri 160 dolar civarında işlem gören Bear Stearns’a JP Morgan’ın biçtiği değer ise hisse başına yalnızca 10 dolar. Aslında bu bile iyi bir rakam sayılır. Çünkü JP Morgan eğer çok yoğun eleştiriler gelmeseydi hisse başına 2 dolar ödeyerek Bear Stears’ı satın alacaktı. Bears Stearns’ın kurtarılması son derece önemliydi; çünkü Bear Stearns New York Borsası’ndaki takas işlemlerinin büyük bir kısmını yapmasının yanı sıra, Amerika enerji piyasasındaki en büyük oyunculardan biriydi. Gelen haberlere göre zor duruma düşen şirket çalışanlarının evlerini ucuza kapatmak için emlakçılar bankanın girişinde sıraya girmişler.

Anlayacağınız üzere piyasalar şu anda toz duman içinde. IMF’ye göre kredi sıkışıklığının dünya piyasalarına vermesi beklenen zararın boyutu şimdilik 945 milyar dolar. Fakat 1929 yılında tarihin en büyük ekonomik krizini yaşayan kapitalist ekonomiler bu konuda deneyimli sayılırlar. Geçmişin deneyimi sayesinde piyasaların kendi başına düzene girmeyeceğini bildiklerinden, kapitalizmin doğasına aykırı olsa da, Batılı hükümetler birbiri ardına piyasalara para pompalıyor, daha fazla şirketin batmasını önlemek ve krizin daha da yayılmasını engellemek için gereken bütün önlemleri alıyor. Yalnızca ABD Merkez Bankası bankaların bu kriz ortamında birbirlerinden borçlanmalarını kolaylaştırmak için 200 milyar dolar değerinde devlet tahvilini mali piyasaların kullanımına sunacağını açıkladı. Amerikan Merkez Bankası tarihinde ilk defa bir yatırım bankasına, bir başka banka aracılığıyla da olsa, nakit sağlamak zorunda kaldı. Görüleceği üzere kapitalist ekonomiyi kurtarmak için alınan önlemlerin hepsi kapitalizmin doğasına aykırı. Son krizde kamu müdahalesi en üst düzeye varmış durumda.

İşte böyle bir ortamda IMF’nin Üçüncü Dünya ülkelerine önerdiği kurtuluş reçetelerinin formülü de bir anda değişiveriyor. Daha düne kadar “Özelleştirin, devlet piyasalara müdahale etmesin” diyen IMF, Batılı ülkeler için başka bir reçete sunuyor: Krizin aşılması için kamu müdahalesi lazım!

Bu açıklamayı yapan ise Uluslararası Para Fonu Direktörü Dominique Strauss Kahn. Üstelik Kahn tek bir ülkenin değil, küresel çapta bir kamu müdahalesi gerektiğini söylüyor. Piyasalardaki çalkantıların dünya ekonomisindeki büyümeye sekte vuracağını söyleyen Kahn, devletin piyasalara müdahalesinin gerekliliğinin artık daha açık biçimde hissedildiğini açıklıyor. IMF’ye bakılırsa yapılan onca kamu müdahalesi bile yetersiz kalmış durumda: “Başlıca merkez bankalarının yaptığı emsali görülmemiş müdahalelere rağmen, finans piyasaları ciddi bir baskı altında bulunmaya devam etmektedir. Bu durum şimdi daha da kaygı verici bir makro ekonomik ortam, zayıf sermayeli kuruluşlar ve borcun sermayedeki oranının artışı ile birleşmiştir.”

Kapitalist Batılı devletler için gerçekten acınılacak bir durum! Yıllar boyunca kamu ekonomiden elini çeksin diyenler iş kendilerine gelince, merdiveni bir kez daha atmayı tercih ediyor ve kamu müdahalesi 1929 yılından bu yana görülmemiş düzeylere ulaşıyor. Keynes’in kulakları çınlasın! Kim bilir, belki de IMF tarihin çöplüğünde yerini almaya hazırlanıyor...

Söz IMF’den açılmışken, IMF’nin düştüğü acınılacak duruma da değinelim. Bilindiği gibi birçok ülke IMF’ye olan borcunu ödemesinin ardından bu kurum ile yollarını ayırmayı tercih ediyor. Bazıları ise borcunu vaktinden önce ödeyerek yakasını bir an önce IMF’den kurtarmaya çalışıyor. IMF üyesi 155 ülke olmasına karşın, IMF’ye borcu olan artık yalnızca 5 ülke var: Türkiye, Irak, Dominik Cumhuriyeti, Gabon ve Arnavutluk. IMF’ye olan toplam borcun % 90’ı ise Türkiye’ye ait.

IMF’den borç alan ülkelerin sayısındaki bu keskin düşüş, IMF’nin gelirlerinde çok büyük bir azalmaya neden olmuş. Gelişmekte olan ülkelerin artık kapısını çalmamasının faiz gelirlerinin azalmasına yol açması üzerine sürekli açık vermeye başlayan IMF, bu durumdan kurtulmak için rezervlerindeki altınları satmaya karar vermiş. Rezervlerin % 12’sinin satışından 11 milyar dolar gelir bekleyen IMF, gelen bu parayı yatırıma dönüştürerek yılda 300 milyon dolar kazanmayı hedefliyormuş!

Hani diyorum, hazır kamunun ekonomiye müdahalesi başlamışken birisi de hayrına IMF’ye bir kamu müdahalesinde bulunsa ne iyi olur! Belki de IMF için bir “yapısal uyum programı” gerekiyordur. Yoksa onların da sonunda satacak fazla bir şeyleri kalmayacak.


Berlusconi kankasını aratmıyor

Silvio Berlusconi
Silvio Berlusconi

İtalya’da 13-14 Nisan tarihleri arasında yapılacak olan genel seçimler öncesinde birbirinden ilginç seçim kampanyalarının yanı sıra, birbirinden ilginç sözler de havada uçuşuyor. Evli olduğu halde geçen yıl başka bir kadınla flört ettiğinin ortaya çıkması üzerine kamuoyundan özür dileyen Tayyip’in ayrılmaz kankası Silvio Berlusconi kafayı yine kadınlara takmış durumda.

İtalya’da sağ kanadın temsilcisi olan 71 yaşındaki Berlusconi; “Parlamento’ya şöyle bir baktığımda sağ kanattaki kadın siyasetçileri daha güzel buluyorum. Sol, kadın konusunda zevksiz” diyerek şimşekleri üstüne çekti. Berlusconi’nin halkına söz verdiği hiçbir şeyi yerine getirmemesinden dolayı yine yeni bir yalan uydurmuş diyebilirdik. Bu yaştan sonra azanı teneşir paklar da diyebilirdik ama Berlusconi’nin ülke sorunları yerine incir çekirdeğini doldurmayan konularla uğraşması İtalyanları bekleyen sorunların habercisi.

Kimin güzel ya da kimin çirkin olduğunu tartışacak da değiliz. Zaten kendini solcu hisseden herkes, ülkeyi emanet edeceği kimselerin vücudu yerine beynine bakmayı tercih eder. Ne de olsa bu da zeka düzeyi ile ilgili bir konu. Bu ülkede vaktiyle odunu bile aday gösterse seçtireceğinden emin olan siyasetçilerimiz olduğu için sağcıların zevkleri bizi ilgilendirmiyor. Berlusconi isterse kabineyi mankenlerden oluşturabilir, o kendi bileceği iş. Ama birinin Berlusconi’ye ülke yönetimiyle kadın güzelliği arasında bir orantı bulunmadığını anlatması gerekiyor. Sakın Tayyip demeyin, Tayyip bu aralar yoğun mesaide...

Aslında Berlusconi gereken yanıtı çoktan aldı bile. Roma Belediye Meclisi’ne girebilmek için yarışan İtalyan porno yıldızı Milly D’Abbraccio, çıplak poposunun fotoğrafları bulunan duvar afişleri ile kentin her yanını donatmış. Berlusconi, sol bir partiden aday olan Milly D’Abbraccio’nun da güzel olmadığını iddia etsin de görelim. Fakat edemez. Afiş zaten kendisine gereken yanıtı veriyor: “Benim popom asla yalan söylemez. Kesinlikle birçok politikacının yüzünden de daha temizdir.” Hadi Bakalım Berlusconi! Birisi seni yalan söylemekle suçluyor. Bakalım buna nasıl yanıt verebileceksin?


Venezüella kamulaştırmaya devam ediyor

Venezüella kamulaştırmaya devam ediyor

Venezüella kamulaştırmaya devam ediyor

Hugo Chavez’in Venezüella’da başlattığı devrim ara vermeksizin devam ediyor. Birbiri ardınca ekonomik kurumları kamulaştıran, uluslararası petrol tekellerine yaşamı zindan eden, IMF ile ilişkilerini kesen Chavez, Venezüella ekonomisini adım adım sosyalizme doğru taşımayı sürdürüyor. Tüm bu kamulaştırmaların arkasında yatan tek bir neden var: Venezüella halkının çıkarları.

Bunun en son örneği ise Oronoco Demir ve Çelik Şirketi’ni (SIDOR) kamulaştırılmaya hazırlanması. İtalya-Arjantin kökenli Techint grubuna ait Ternium konsorsiyumunun % 60 hisse ile çoğunluğunu elinde tuttuğu ülkenin en büyük demir-çelik şirketi ile işçiler arasında uzunca bir süredir toplu iş sözleşmesi görüşmeleri yapılıyordu. Yapılan tüm görüşmelere karşın şirket yetkilileri hiçbir biçimde uzlaşmaya yanaşmıyor ve işçilerin bütün isteklerine sırt çeviriyordu. Şirketin işçilerle uzlaşmaya yanaşmaması üzerine Hugo Chavez, durumu değerlendirmesi için bizzat Başkan Yardımcısı Ramon Carrizales’i görevlendirdi.

Yapılan tüm görüşmelere karşılık şirket yönetiminin olumsuz tavrını devam ettirmesi üzerine Venezüella hükümeti sonunda şirketi kamulaştırmaya karar verdi. Kamulaştırma kararı Başkan Yardımcısı Ramon Carrizales tarafından açıklandı. Ramon Carrizalez, kamulaştırmanın, işçilerin haklarını koruma anlamına geldiğini, ancak SIDOR yetkililerinin tüm görüşmeler boyunca büyük bir küstahlık sergilediğini söyledi.

Hugo Chavez böylece bir kez daha kimin tarafında olduğunu, çalışanların hakkının nasıl savunulacağını açık olarak gösterdi. İşçilerinin hakkını vermeyen bir şirket böylece kamunun eline geçmiş oldu. Bu karar aynı zamanda ülkedeki diğer özel şirketler için de bir gösterge aslında. Hugo Chavez’in, işçilerin hakkını ödemeyi reddeden bir şirketi kamulaştırması, diğer özel şirketlerin de topun ağzında olduğunu, Venezüella’da çalışanların hakkının kolay kolay yenilemeyeceğini gösteriyor.

Hugo Chavez aynı zamanda ülkedeki çimento şirketlerini de kamulaştırmaya hazırlanıyor. Chavez ülkedeki konut gereksiniminin daha iyi karşılanması için inşaat malzemelerinin yurtdışına ihracatına yasağı koyacaklarını ve bu nedenle çimento fabrikalarını kamulaştırmaya hazırlandıklarını açıkladı. “Çimento endüstrisini kamulaştıracağız. Ülkedeki bütün çimento endüstrisini kısa vadede kamulaştırmak için şimdi yasal ve ekonomik adımları atmaya başlıyoruz. Değer biçip o insanlara karşılığını ödeyeceğiz ve aynı zamanda çimento fabrikalarını modernize edeceğiz, sosyal gücü devletin eline vereceğiz” açıklaması yapan Chavez çimento şirketlerini iç piyasaya yeterli çimento vermemek ve kârını artırmak için ihracata yönelmekle suçluyor.

Chavez’in hedeflerindeki çimento devleri ise Meksika’nın Cemex, Fransa’nın Lafarge ve İsviçre’nin Holcim firmaları. Cemex yıllık 4.6 milyon ton, Holcim yıllık 3 milyon ton ve Lafarge yıllık 1.5 milyon ton çimento üretiyor. Bu üç şirket kamulaştırıldığı takdirde Chavez halka verdiği ucuz konut sözünü de yerine getirmiş olacak. Son iki kamulaştırmanın da gösterdiği gibi Chavez halkına daha iyi bir yaşam kalitesi sunmak için sürekli çalışıyor ve bu konuda korkusuz adımlar atmayı sürdürüyor. Attığı tüm adımların halkın çıkarına olduğu düşünüldüğünde Venezüellalıların çok şanslı olduğunu söylemek gerek.


İran’dan nükleer şölen

İran geçtiğimiz hafta uranyumu ilk kez zenginleştirdiği 8 Nisan’ı “Milli Nükleer Teknoloji Günü” günü olarak törenlerle kutladı

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, halen 3.000 santrifüjle uranyum zenginleştirme çalışmalarının sürdürüldüğü Natanz nükleer tesislerine 6 bin yeni santrifüj kurma çalışmalarının başladığını ve en kısa zamanda bu sayıyı 50.000’nin üzerine çıkaracaklarını söyledi

Batılı ülkelerden gelen tüm baskılara, Birleşmiş Milletler ve ABD tarafından sürekli yeni yaptırımların gündeme getirilmesine karşılık İran yönetimi nükleer araştırmalarına devam ediyor. İran geçtiğimiz hafta uranyumu ilk kez zenginleştirdiği 8 Nisan’ı “Milli Nükleer Teknoloji Günü” günü olarak törenlerle kutladı. İran yönetimi bu şölenin yalnızca İranlıların değil, bütün bağımsız ve özgür milletlerin şöleni olduğunu söyleyerek 8 Nisan’ın İran ve insanlık tarihinin en seçkin günlerinden birisi olduğuna değindi.

Kutlamalar çerçevesinde bir açıklama yapan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, halen 3.000 santrifüjle uranyum zenginleştirme çalışmalarının sürdürüldüğü Natanz nükleer tesislerine 6 bin yeni santrifüj kurma çalışmalarının başladığını ve en kısa zamanda bu sayıyı 50.000’nin üzerine çıkaracaklarını söyledi. “İran’ın nükleer zaferi, büyük güçlerin yok olma sürecinin başlangıcıdır” diyen Ahmedinejad İranlı uzmanların nükleer teknolojide kullanılan yeni bir aygıt geliştirdiklerini, küçük boyutlu ve düşük masraflı yeni aletin şimdikilere oranla 5 kat daha gelişmiş olduğunu da belirtti.

İran’ın nükleer teknolojiyi geliştirmeye devam edeceğini açıklamasının ardından ABD’nin tehdidi de gelmekte gecikmedi. Beyaz Saray adına açıklama yapan Sözcü Gordon Johndroe, İran’ın nükleer faaliyetlerinden vazgeçmemesi durumunda ülkeyi daha fazla tecrit edeceklerini ve yeni yaptırımları devreye sokacaklarını açıkladı. Ahmedinejad ise yeni yaptırım laflarına yalnızca gülüyor: “Bütün güçlerini kullandılar. Sonuçta ne oldu? Hiçbir şey elde edemediler. Nihayetinde zafere ulaşan biz olduk. Şu anda İran’a karşı hiçbir girişimde bulunamazlar ve bulunacak güce de sahip değiller.”

ABD’nin ardından sözü Ortadoğu’daki ABD jandarması İsrail aldı. İsrail Altyapı Bakanı Benyamin Ben-Eliezer, İran’ın kendilerine saldırması halinde, “İran’ı ulusunu yıkıma uğratacaklarını” söyleyerek tehdit etme geleneklerini sürdürdü. Ahmedinejad’ın açıklamalarında İsrail’in adı hiç geçmemesine karşılık İsrail klasik saldırgan tavrını sürdürüyor. Hani yarası olan gocunur derler ya, belki de İsrail yönetimi Ahmedinejad’ın; “Buradan büyük güçlere sesleniyorum. Artık milletlere zulmetme ve onları küçümseme dönemi bitti” lafına sinirlenmiştir. İsrail yönetiminin üstüne alınmasına hiç gerek yok oysaki! Çünkü Ahmedinejad büyük güçlere sesleniyor, büyük güçlerin piyonlarına değil.


kısa... kısa... kısa... kısa...kısa... kısa... kısa... kısa... kısa...
Hepsi psikolojik kökenli olan bu hastalıklar ABD askerlerinin Irak bataklığındaki durumu hakkında gerekli ipuçlarını veriyor ABD Ordusu Sağlık Dairesi Başkanlığı tarafından yapılan bir araştırmaya göre Irak’a yeniden gönderilen askerlerin dörtte birinden fazlasında anksiyete, depresyon ve akut stres belirtileri saptanmış. Hepsi psikolojik kökenli olan bu hastalıklar ABD askerlerinin Irak bataklığındaki durumu hakkında gerekli ipuçlarını veriyor. Araştırma sonucu, Irak’taki Amerikan birliklerinin komutanı Orgeneral David Petraeus ile ABD’nin Bağdat Büyükelçisi Ryan Crocker’in Kongre’de Irak’la ilgili son durumu açıklayacakları oturumdan önce kamuoyuna sunuldu.

Hollanda’nın Noord Brabant eyaletindeki Waspik kasabasında yabancı kökenlilere karşı yıllardır uygulanan ırkçı saldırılar sonunda bir rapor ile gün yüzüne çıktı. Uyumdan Sorumlu Bakan Ella Vogelaar’a sunulan rapora göre kasabadaki yetkililer durumu bilmelerine karşılık hiçbir önlem almamış. Irkçı gençlerin saldırısı sonucunda 1996 yılında Etiyopyalı iki kadın, 1998 yılında Somalili bir aile ve 2003 yılında da üç çocuklu Kongolu bir kadın kasabadan kaçmak zorunda kalmış. Son olarak ise Liberyalı bir ailenin çocukları ile birlikte kasabayı terk etmek zorunda kalmasıyla kasabada şu anda Iraklı ve Kosovalı iki aile kalmış durumda.

Richard Falk Birleşmiş Milletler tarafından İsrail’in insan hakları ihlallerini incelemek için görevlendirilen Raportör Richard Falk, İsrail’in hak ettiği eleştirileri önlemekte çok başarılı olduğunu açıkladı. Daha önce’de İsrail’in Gazze’de yaptıklarını Nazilerin toplu katliamlarına benzeten Falk bu sözlerinin arkasında olduğunu da yineledi. “Amerikan kamuoyunu içinde bulunduğu uykudan uyandırıp sarsmak istediği” için bu sözleri kullandığını dile getiren Falk’a karşı İsrail yönetimi şimdi ülkeye giriş izni verip vermemeyi tartışıyor. Richard Falk, BM İnsan Hakları Konseyi’ndeki görevine bu yıl içinde başlayacak.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe