| İnan Kahramanoğlu |
Türk-Amerikan savaşı engellenebilir mi? CIA’nın eski Türkiye ve Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller’in Timaş Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği, Ortadoğu’ya yönelik Amerikan stratejisi ve bu strateji içinde AKP ve siyasal İslamın rolünü ortaya koyan bir çalışma olarak ABD’nin önümüzdeki dönem politikalarını anlamak için yardımcı bir kaynak niteliği taşıyor. Fuller her ne kadar; “Bir süre için, 1960’larda Türkiye’de istihbarat görevlisi olarak hizmet verdiğimi veya uzun yıllar CIA’de çalıştığımı unutun” diyerek kitabının ABD’nin bölgesel planlarını hayata geçirmeye yönelik bir propaganda metni olarak algılanmasının önüne geçmek istese de, kimsenin Fuller’in kitabını böyle bir bakış açısıyla okuyacağını sanmıyoruz. Zaten kitaptaki tezleri incelenmeye değer kılan yegâne şey de kitabın yazarı olan Fuller’in 14 yıl boyunca Ortadoğu ve Türkiye sorumlusu olarak 1960’lardan 1980’lere uzanan Soğuk Savaş döneminde Amerikan istihbaratının Ortadoğu politikalarını şekillendiren en önemli isim olmasıdır. Fuller, Türkiye-ABD-Ortadoğu ekseninde bir stratejik analiz kitabı yazmak yerine Türkiye’deki anılarını kaleme alsaydı, belki arzu ettiği gibi kitabın gizli misyonu olduğu yolundaki görüşlerimizi sorgulayabilirdik; ama Fuller tam tersini yaparak adeta bir CIA raporu kaleme almış. Tabii ortaya çıkan değerlendirmeler sonuçta bir rapor olmaktan çıkıp bir kitap ve dolayısıyla kamuoyuna yönelik bir propaganda metnine dönüştüğü için sokaktaki çocuk için bile bu kitap ABD’nin önümüzdeki süreçteki planlarını hayata geçirme faaliyetinin bir parçası olmak dışında bir anlam ifade etmez. Fuller, kitabının birçok yerinde kendi tezlerini incelerken temel nokta olarak göz önünde bulundurmamız gereken bu gerçekliği ortadan kaldırmak ve tarafsız bir analiz yaptığına okuyucuyu ikna etmek için pek çok taktiğe başvuruyor. Ancak Fuller’in deneyimli bir CIA ajanı olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda bu taktik oyunlarını bir kenara bırakmak ve kitabı bu şaşırtmacalardan sıyırarak okumak gerekiyor. Fuller’in kitabının ismi bile son derece manidar: Yeni Türkiye Cumhuriyeti Fuller daha önce de “Türkiye’de Kemalizmin modası geçti” diyerek bu konudaki fikirlerini ortaya koymuş olmasına rağmen, daha kitabın önsözünde bu fikirler devreye giriyor, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” tanımlamasından Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yok sayma gibi bir anlam çıkarılmaması gerektiğini söylüyor: “Her şeyden önce -İngilizce baskısıyla aynı başlığı taşıdığını varsayarak- kitabın başlığı konusunda bir yorum yapayım. Söz konusu başlık benim tarafımdan değil, ABD’deki yayıncı tarafından seçilmiştir ve korkarım biraz yanıltıcı olabilir. Zira kitap gerçekte Türkiye’de bir ‘Yeni Cumhuriyet’ten değil, daha çok yeni bir dönemden söz etmektedir. Doğru başlık ‘Türkiye’nin Dünyadaki Yeni Yeri’ olmalıdır; çünkü kitabın odaklandığı nokta budur.” Buradan da anlıyoruz ki, Fuller’in kitabının o manidar ismi gerçekte hiçbir art niyet taşımamaktadır ve Fuller çok istediği halde ABD’deki yayıncısının faşist baskısına maruz kalarak kitabının ismini bile kendisi seçememiştir! (Fuller’in ekmek parasını çıkarmak için kitap yazdığını varsayarsak yayıncının isteklerine boyun eğdiğini düşünebiliriz ama kitap CIA ile işbirliği halinde çalışan Birleşik Devletler Barış Enstitüsü’nün desteği ile hazırlanmıştır. Ayrıca kitabın orijinal ismi “The New Turkish Republic”dir. Yani Fuller ya yalan söylemektedir ya da İngilizce bilmemektedir!) “İkinci Cumhuriyet”: Bir CIA projesi Fuller’in kitabı aynı zamanda Cumhuriyet karşıtı Şeriatçı ve liberal işbirliğinin ABD ve CIA ile olan göbek bağını da ortaya koymaktadır . Fuller’in Atatürkçülüğe ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine yönelik eleştirileri aslında bizler için hiç de yabancı değil. Kemalizmin bir tek parti diktatoryası olduğu ve laikliğin otoriter bir baskı aracı olarak işleyip din ve vicdan özgürlüğünü ortadan kaldıran ve din düşmanlığına kadar varan bir faşist rejimin ürünü olduğu yolundaki anti-Kemalist propaganda, özellikle kendisini İkinci Cumhuriyetçi olarak tanımlayan pek çok isim tarafından neredeyse yirmi yıldır dillendiriliyor. Fuller de benzer biçimde Kemalizmin din karşıtı ve otoriter bir rejim olduğunu tekrarlayarak bilindik İkinci Cumhuriyet tezlerini tekrarlıyor. Ancak Fuller’in Türkiye üzerine geliştirdiği bu tezleri görev yaptığı 1960’lı yıllarda geliştirdiği düşünüldüğünde ortaya ilginç bir durum çıkıyor. Zira İkinci Cumhuriyet fikrinin Türkiye’de Fuller’le neredeyse kelimesi kelimesine aynı biçimde bir takım aydınlar tarafından ortaya atılması 1980 sonrasına denk düşmektedir. Dolayısıyla, bu gerçekten hareketle bizim üretme kabızı İkinci Cumhuriyetçi tayfanın fikir babasının Fuller olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Böylelikle İkinci Cumhuriyet projesi de bir CIA projesi olmaktadır ki, büyük basının en nadide köşelerine yerleşmiş İkinci Cumhuriyetçi aydın çetesinin CIA ile bu “fikirsel” temasın dışında ne tür bir ilişki kurduğu sorusu da ister istemez akla gelmektedir. “Müttefiklik” bitti, yerine ne ikâme edelim? Fuller’in kitabı esas olarak yeni dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğini sorgulamaktadır. Yeni dönemden kasıtsa, Türk-Amerikan ilişkilerinin neredeyse kopma aşamasına geldiği tezkere krizi ve çuval olayı ile kendisini gösteren süreçtir. ABD’nin bölgesel planlarının Türkiye için ciddi bir ulusal güvenlik tehdidi olarak algılandığı ve daha da önemlisi Türk halkının % 90’larla ifade edilen bir oranda Amerikan düşmanı olduğu Fuller tarafından da kabul edilmekte ve sağcı iktidarların yıllardır tekrarladığı “müttefiklik” tanımlamasının artık söz konusu olmadığı soğukkanlılıkla tespit edilmektedir: “...Her ne kadar bu süreç, Washington’un ‘müttefik’ bir Türkiye’ye sahip olduğu o eski güzel günleri aramasına sebep olabilirse de, Yeni Türkiye aslında, gerek kendi çıkarlarına ve gerekse bölgenin genel istikrarına daha iyi hizmet edebilir.” Bizim bir kısım Amerikancımız hâlâ “stratejik müttefiklik” teranesini tekrarlasa da, Fuller biten “müttefikliğin” yerine ne ikâme edilmesi gerektiği konusunda kafa yormaktadır: “Bu kitapta Türkiye’nin dış politikada bağımsızlığa yönelik yeni arayışının -ABD için her ne kadar durumu karmaşıklaştırıcı veya rahatsız edici olursa olsun- eninde sonunda Türkiye’nin, Ortadoğu’nun hatta Batının çıkarlarına daha iyi hizmet edeceği ileri sürülmektedir.” Fuller’in gerçeklerle yüzleşerek mevcut durumu tespit etmesi ve buna alternatif bir arayış içine girmesi dikkatle değerlendirilmelidir. Ancak Fuller tarafından AKP’nin dış politikadaki başarısı olarak sunulmaya çalışılan “bağımsız bir dış politikaya yönelen Türkiye” tanımlamasının AKP’nin Amerikancı çizgisi ve daha da önemlisi bizzat ABD tarafından kurdurulup Irak işgali öncesi iktidara taşındığı göz önünde bulundurulduğunda sadece AKP’nin işbirlikçiliğini övme amaçlı olduğu söylenmelidir. Müttefiklik ilişkisinin bitmesine gelince... Esasen böyle bir ilişki hiçbir zaman olmamıştır. Türk-Amerikan ilişkileri, başından itibaren çıkarları birbirine karşıt iki gücün karşılaşması şeklinde olmuştur. Türkiye’nin sağcı Amerikancı iktidarları ise bu çıkar çatışmasında Türkiye’nin değil ABD’nin çıkarlarını gözettikleri için müttefiklik aldatmacası uzun süre Türk dış politikasının ana ekseni olarak yerinde durmuştur. Ancak Irak işgali, çuval olayı, PKK terörüne verilen destek, Ermeni iddialarının desteklenmesi, Patrikhane sorunu, Kıbrıs gibi pek çok hayati meselede ortaya çıkan çatışma, artık sıradan halk kitleleri içinde bile iki ülke arasındaki ilişkinin bir müttefiklik ilişkisi olmayıp, tam tersine bir düşmanlık ilişkisi olduğunu tartışmasız biçimde ortaya çıkarmıştır. Bu noktada ısrarcı olmanın anlamı yoktur ve Fuller de gerçekçi davranıp Türk-Amerikan ilişkilerindeki bu çatışmayı ortadan kaldırmanın ve Türkiye’yi her şeye rağmen ABD rotasında tutmanın arayışı içindedir. Fuller’in “Yeni Türkiye”si: ABD’nin Truva atı Fuller’in yeni Türkiye’si bölgede ABD jandarmalığına devam eden bir ülke olacaktır. Ancak tabii ki eski Türkiye imajı ile bunu yapmanın imkanı kalmamıştır. Altmış yıllık Batı ittifakı Türkiye’yi en yakın komşuları başta olmak üzere tüm Ortadoğu’dan ve Müslüman coğrafyadan kopartmıştır. Bu coğrafyada Türkiye, Amerikan ajanı bir ülke olarak görülmüştür ve bu nedenle de tecrit bir ülke olarak yüzünü bir kez daha Batıya dönmek zorunda kalmıştır. Benzer bir durum ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki İsrail için de geçerlidir. Ancak İsrail’in Türkiye’den farkı, var oluşu itibariyle bu tür bölgesel ittifaklar kurma imkanı olmamasıdır. Dolayısıyla Türkiye için bir politik tercih olan Batı ittifakı, İsrail için yaşamsal bir zorunluluk olmuştur. Ancak bu durumun Türkiye gibi İsrail’i de bölgede tecrit bir ülke konumuna soktuğu ortadadır. ABD açısındansa bu durum hiç de arzulanır değildir. Zira ABD’nin kendisi zaten Ortadoğu ve Müslüman coğrafyada en nefret edilen ülke durumundadır. O halde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi açısından son derece tehlikeli olan bu durumun bir şekilde aşılması gerekmektedir. Fuller’in “Yeni Türkiye”si işte tam da bu ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Osmanlı mirası, Müslüman kimliği, kültürü ve Ortadoğu’daki konumlanışı ile Türkiye, İsrail’in aksine, bölge ülkeleri arasında kaybettiği imajı yeniden kazanabilecek potansiyeldedir. Bölgesel liderliğe oynayacak bir Türkiye üzerinden de ABD’nin bölgesel planları hayata geçirilecektir. Plan budur. Fuller de zaten Türkiye’nin “bağımsız dış politika”sının sınırlarını çizmektedir: “Elbette ki Türk egemenliğine geri dönülmesini hiçbir Arap istemez, ancak çoğu, Arapların halen içinde bulunduğu zayıflık ve izolasyon durumunun kırılmasına yardım edecek güçlü bir yeni müttefik görmeyi gayet olumlu karşılayacaktır” Dolayısıyla Fuller’in “yükselen bölgesel aktör” diye gazladığı Türkiye için aslında tek bir rol tasarlanmıştır: Ortadoğu’da ABD’nin Truva atı olmak! Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci ve Avrasya coğrafyası ile olan ilişkilerinde ABD’nin yine bu misyonla Türkiye’yi desteklemeyi sürdüreceğini de yine Fuller’den öğrenmekteyiz. Türkiye’yi Ortadoğu’dan kim koparttı? ABD’nin Truva atı pozisyonu aslında Türkiye’nin Atatürk’ten sonraki dış politikasının kısa bir özetidir. Fuller’in yeni önerisi ise aslında bu politikanın cilalanarak yeniden Türkiye’ye dayatılmasıdır. Tek fark, Fuller bu kez kazı ürkütmemenin telaşındadır. Fuller kitabın çeşitli yerlerinde İkinci Cumhuriyetçi tarih tezlerine geri dönerek, Türk-Arap düşmanlığının kökeninde Kemalizmin Müslümanlığa ve İslam dünyasına yönelik kuşkucu ve düşman bakış açısının yattığını iddia etmektedir. Böyle olunca da Türkiye’yi Ortadoğu’dan koparıp Batının kucağına iten Kemalist rejim olmaktadır. Ancak Fuller, Balkan Paktı ve Sadabat Paktı gibi iki önemli ittifak arayışına giren Atatürk dönemi Türkiyesi’nin neden Atatürk’ün ölümüne kadar Batı ile en küçük bir ilişkiyi girmediğini, ama Ortadoğu ve komşu ülkelerle bu kadar yakın işbirliği içinde bulunduğunu açıklayamaz. Burası Fuller’in çuvalladığı noktadır. Atatürk sonrası Türk dış politikasına kısa bir bakış, Türkiye’yi yalnızlaştıran şeyin anti-Kemalist politika tercihleri olduğunu görmemize yardımcı olabilir. Türkiye’nin 1952’de NATO üyeliğinin maliyeti Kore’ye asker göndermektir. Tayyip’in altmış yol sonra sarfettiği “Evlatlarımızı NATO uğruna seve seve ölüme gönderdik” sözünün aslında ilk gerçekleştiği dönem Kore Savaşı’dır. Türkiye kendi ulusal güvenliği ile yakından uzaktan alakası bulunmayan kardeş bir ülkeye yönelik ABD müdahalesine katılıp binlerce vatan evladını da yok yere ölüme göndermiştir. NATO süreci ise Türkiye’yi bölgeden tamamen izole eden bir kâbus olmuştur. Menderes döneminde gemi azıya alan Amerikancı dış politika, 1955’te Ürdün hükümetine Bağdat Paktı’na katılmaması halinde Ürdün’e karşı İsrail’in yanında savaşılacağını söyleyerek ABD jandarmalığına ne kadar hevesli olunduğunu göstermiştir. Cezayir’de bir milyonun üzerinde insanı katleden Fransız sömürgeciliğine karşı bağımsızlık mücadelesi sürerken, Türkiye, Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığına karşı oy kullanmış ve büyük tepki çekmiştir. 1957’de ise Suriye’de Baas Partisi devrim yapıp iktidarı ele geçirdiğinde Türkiye, Suriye sınırına yığınak yaparak bu “komünist tehlike”ye karşı ABD ve İngiltere adına cephe almıştır. Neyse ki ABD ve İngiltere bu tür bir savaş halini kendi çıkarları açısından uygun görmemiş ve Türkiye sebepsiz bir savaşa girmekten son anda kurtulmuştur. Menderes ayrıca 1958’de Irak’ta monarşiyi devirip Irak devrimini yapan Baas Partisi’ne karşı da Batılı dostlarını müdahaleye çağırmış ama ne yazık ki bundan da sonuç alamamıştır. ABD ve İngiltere’nin desteği ile kurulan Bağdat Paktı ve Türkiye, Afganistan, İran ve Pakistan’ı içine alan CENTO da bölge ülkeleri tarafından Ortadoğu’da Amerikancı bir ittifak olarak görülmüş ve yine büyük bir düşmanlığı Türkiye’nin üzerine çekmiştir. Bu kraldan fazla kralcı Amerikancı tutum ortada dururken Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasından izole olmasını ve yalnızlaşmasını, bu Amerikancı dış politika tercihi yerine “Kemalizmin laik ve İslam karşıtı” söylemine mâl etmek hiç de akıl kârı değildir. Bu arada Türk-Arap çatışmasını körükleyen Lawrance örneğinde olduğu gibi, tipik Batılı istihbarat faaliyetlerini ve emperyalist oyunları da not etmek ve iki kardeş toplumun kimler tarafından düşman haline getirildiğini bir kere daha düşünmekte yarar var. Ortadoğu’ya AKP-Fethullah modeli Fuller’in büyük bir AKP hayranı olduğunu da kitabı vesilesiyle öğreniyoruz. Sovyetler’e karşı Yeşil Kuşak projesinin fikir babası olan ve dolayısıyla Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkede İslamcıları iktidara taşımak için çalışan Fuller’in, Şeriatçı AKP iktidarına kendi öz çocuğu muamelesi yapmasını hoş karşılamak gerekiyor. Fuller’e göre AKP, Türkiye tarihinde ilk defa olarak iktidara gelen “İslamcı ama liberal” bir partidir. Fuller, AKP’yi açıkça ılımlı İslamcı olarak tarif etmekten de çekinmiyor. Özellikle 11 Eylül’den sonra radikal İslamcı hareketlerin ABD’nin başına bela olduğu düşünülürse, AKP tipi işbirlikçi ve Batıcı bir partinin Fuller tarafından tüm Ortadoğu’ya model olarak önerilmesi de gayet anlaşılır bir durum oluyor. Ilımlı İslamcılığın ana karakteri de böylelikle ortaya çıkıyor: ABD’ye koşulsuz itaat. Tam da bu noktada Fuller’in Fethullah aşkı depreşiyor. Fuller’in kitaplarının Türkiye’de Fethullahçı Timaş tarafından yayınlanması bir yana, Fethullah Gülen’in halen ABD’de CIA korumasında yaşadığı da göz önüne alınırsa CIA-Fethullah işbirliğinin boyutlarını daha kolay anlayabiliriz. Ancak söz konusu Fethullah olduğunda Fuller’in propaganda dozunu kaçırdığını söylemeliyiz. Fuller, Fethullah tarikatını her andığında “apolitik tarikat” sıfatını eklemeyi özellikle ihmal etmiyor. Böylelikle CIA tarafından tasarlanan “ılımlı, hoşgörülü ve diyalog yanlısı sivil toplum örgütü” imajı bizzat Fuller tarafından titizlikle korunuyor. Fuller monarşiden cumhuriyet, tebaadan vatandaş, teokrasiden laik bir devlet yaratan Atatürk modelini antidemokratik olarak nitelendirirken, Ortaçağ karanlığının simgesi karanlık tarikat düzenini öve öve bitiremiyor. Kemalizm antidemokratik bir rejim kurmakla itham edilirken, Nur tarikatı “Türkiye’nin en büyük toplumsal hareketi” olup çıkıyor. Ancak bu “apolitik tarikat” tamlaması biraz komik kaçmıyor mu acaba? “Sistemin damarlarına girip orada sessizce dolaşmak”tan bahseden, devletin tüm kurumlarını denetimi altına alan, emniyet ve istihbarat olmak üzere en stratejik kurumları ele geçirip Ordu ve ulusal güçlere karşı yapılan her türlü provokasyon ve tertibin kaynağı olan Fethullah cemaatini siyasetle ilgisi olmayan ruhani bir güç olarak göstermeye Fuller’in ajanlık numaraları bile az gelir. Neo- Osmanlıcılık: Osmanlı millet modeline dönüş Fuller’in AKP ve Fethullah tipi ılımlı İslamcılığı Ortadoğu’ya model olarak önermesi elbette boşuna değil. Fuller bu Yeni Osmanlıcılığı Türkiye’nin bölgede hakimiyet kurmasının nesnel zemini olarak sunsa da amacının ne olduğu malum. Ortadoğu’da İslamcı hareketler Suudi tipi işbirlikçi İslamcılık ile El-Kaide ve Hamas tipi Amerikan karşıtı İslamcılık olarak ikili bir dinamik yaratırken, Türkiye tarihinin hiçbir döneminde İslamcılığının böyle ikili bir damarı olmadı. Türkiye’de İslamcılık, İngiliz Muhipleri Cemiyeti ile ilk örneklerini verdiği şekliyle ve bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca işbirlikçi bir karakter taşıdı. O nedenle ABD hem bu özelliği nedeniyle hem de Ortadoğu’daki ABD karşıtı radikal İslamcılığı önlemek amacıyla AKP ve Fethullah çizgisini öne çıkarıyor. AKP tipi bir Şeriat ve dolayısıyla hilafet rejiminin ABD’nin bölgesel çıkarları açısından kritik olduğu söylenebilir. O halde Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” sakın hilafetle yönetilen bir İslam cumhuriyeti olmasın? Hilafet çizgisi Osmanlı’nın özellikle son döneminde Batı çıkarlarını Ortadoğu’da tesis etmenin en önemli aracı olarak işlevselleşmişti. O nedenle ABD, Türkiye’yi Ortadoğu’da daha iyi kullanmak için hilafet silahını yeniden eline almak istiyor. Fuller’in, Osmanlı’nın çok dilli ve çok dinli kimliği önerisi de bu çerçevede anlam kazanıyor. Fuller, AKP’nin Yeni Osmanlıcı çizgisini de bu açıdan destekliyor. Fuller’den Kürt-İslamcı propaganda Fuller’in incileri ise bitmek bilmiyor. Fuller Kemalizme sövgü ve Nurculara övgünün dozunu öylesine kaçırıyor ki, Vakit tipi yobaz gazetelerinde bile görülmeyecek bir ifade kullanıyor: “PKK laikçi terörizmi!” Fuller bu tespiti ile Cumhuriyet düşmanı en azılı gerici güruha bile parmak ısırtmış olmalı. Zira sabah akşam “laikçiler” edebiyatı yapan gericilerin bile aklına eli kanlı terör örgütünü laiklikle ilişkilendirmek gelmemiştir. Demek ki İslamcıların Fuller’den öğrenecekleri daha çok şey var! Fuller’in PKK terörü için uygun gördüğü tanımlamalarsa bazen “isyankâr eylemler”, bazen de “şiddete dayalı isyan” oluyor. PKK’ya terör örgütü dediği neredeyse tek yerde ise Fuller; “PKK laikçi terörizmi” diyerek hem hedef saptırıyor hem de gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Fuller Türkiye’nin en büyük tehdit olarak algıladığı Kürt meselesinde de açıkça “bağımsız Kürdistan” ve “Irak, Türkiye, Suriye ve İran arasındaki bir Kürt konfederasyonu” gibi seçenekleri sıralayarak ABD’nin her ne şekilde olursa olsun bir Kürt devleti istediğini gösteriyor. Fuller ayrıca Kerkük’ün Kürdistan’ın başkenti olmasının engellenemeyeceğini de iddia ediyor. Dolayısıyla Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” daha da netleşmiş oluyor: Hilafet ve Şeriatla yönetilen bölünmüş bir Türkiye! Kaçınılmaz son: Türk-Amerikan savaşı Türk-Amerikan ilişkilerinde gerilim noktalarının giderek derinleşmesi, “müttefiklik” yalanı dışında Türkiye ve ABD arasında ciddi bir çatışma ihtimalini de arttırmaktadır. İran operasyonu öncesinde ABD ile anlaşan AKP, belki Türkiye’yi ABD ile birlikte İran’a sokacak derecede ileri gidecektir. Ancak bu ittifakın bile olası bir Türk-Amerikan savaşında Türkiye’yi zayıflatmanın ötesinde bir anlamı olmayacaktır. Irak’tan sonra ABD işgaline uğrayacak olan bir İran tablosu sadece Türkiye’nin olası bir ABD işgaline karşı savunmasız kalmasına yol açacaktır. Bu haliyle, İran operasyonuna verilecek destek Türkiye açısından bir intihardır. Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilim noktaları ise derinleşmektedir. Bu noktalara bakacak olursak; - Irak’ın kuzeyinde fiili olarak kurulan Kürt devleti Türkiye’yi tehdit etmeye devam etmektedir. - ABD’nin PKK’ya yönelik desteği ve İran operasyonu öncesi PKK’nın İran kolu olan PJAK ile işbirliği artarak sürmektedir. - Ermeni soykırımı iddiaları ABD desteği ile bütün dünyada Türkiye’yi tehdit etmeye devam etmektedir. - ABD, Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliği iddialarını desteklemeyi sürdürmektedir. - Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerindeki ABD hakimiyeti giderek artmaktadır ve ABD orta vadede Türk Ordusu’nu Kıbrıs’tan atmak istemektedir. Bütün bu gerilim noktaları düşünüldüğünde Fuller’in çabalarının kaçınılmaz bir Türk Amerikan savaşını engellemeye yetmeyeceği ortadadır. Türk-Amerikan savaşı yalnızca Türk-Amerikan ilişkilerini değil, bütün dünya dengelerini değiştirecek kaçınılmaz bir sondur. Yeni bir dünya kurulmaktadır ve Türkiye’nin yeri ABD’nin yanı değildir.
|