14.04.2008/Sayı:182
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Ekonomi Prof. Dr. Cihan Dura

Liberalizm dikiş tutmuyor

Şaban Baş
Şaban Baş

Liberalizm iflas ediyor, işte size bir kanıt daha: Adana Ticaret Odası Başkanı Şaban Baş da kazan kaldırdı; tekstil ithalatının sınırlandırılmasını istedi. Şöyle diyor sayın başkan: “İthal edilen 4 milyar dolar değerindeki tekstil ürünü Türkiye’de üretilebilir. Böylece yalnız atıl durumdaki atölyeler faaliyete geçmiş olmayacak, aynı zamanda istihdam da sağlanacak, cari açık da azaltılacaktır. Yaşanan kriz ve sıkıntıların temelinde ‘ihracatın ithalatı karşılamaması’ sorunu vardır. Bu nedenle her alanda yerli hammadde, yarı mamul ve nihai ürünler daha çok tercih edilmelidir. Bu sayede ithalatta önemli miktarda döviz kaybının önüne geçilecektir. Ne yazık ki Türkiye’de yeterli üretim kapasitesi ve hattâ atıl kapasite olan iplik, kumaş ve hazır giyim sektörlerinde, kapanan ve kapanmakta olan fabrikalarımızda üretilebilecek ürünler, Uzakdoğu ile Türk Cumhuriyetlerinden damping fiyatla ithal edilmektedir.”

Sayın Ş. Baş’ın ortaya koyduğu sorun şudur: Serbest ticaret Türk sanayini öldürmektedir, ivedi önlem alınması gerekir. Peki bu sorunun kaynağında ne var? Tahmini zor değil: IMF dayatmaları var, Avrupa Birliği (AB) ile yapılan serbest ticaret temelli Gümrük Birliği Antlaşması’var. Bu antlaşma uyarınca Türkiye, AB’nin Çin gibi 3. ülkelerle yaptığı antlaşmalara uymak zorunda, hem de harfiyen... AB kendi çıkarına olduğu ve karşılığında ödün de aldığı için başta Çin olmak üzere bu ülkelerle arasındaki ticareti serbestleştirmiştir. Bu tür antlaşmalara Türkiye de otomatik olarak uyuyor, çünkü AB’ye daha önce taahhütte bulunmuş. Daha somut bir deyişle Türkiye, Gümrük Birliği Antlaşması uyarınca, üçüncü ülkelere karşı AB’nin “Ortak Gümrük Tarifesi”ni uygulamakla yükümlü. Kendi yapı ve koşullarına uygun ticaret ve gümrük politikalarını değil, AB’nin kendi çıkarlarına göre belirleyerek üçüncü ülkelere uyguladığı gümrük tarifelerini tatbik zorunda. Eğer Türkiye AB ile Gümrük Birliği değil de Serbest Ticaret Antlaşması imzalasaydı, ithalat politikamızda serbest olur, böyle bir sıkıntı yaşamazdık. Bu sorunu daha önceki bir makalemde işlemiştim, oradan bir alıntı yapmakta yarar görüyorum

[Bkz: “Türk Sanayisine Çin Darbesi”, http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx?ID=1463&kat=15].

Tekstil ve hazır giyim bir zamanlar Türk ihracatının gözdesi idi, artık öyle değil. Özellikle Çin’den yapılan dampingli ithalat bu sektörü sarsıyor, büyük zararlar veriyor. Türkiye’nin başta Çin, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Ukrayna, Mısır gibi ülkelerle fiyat temelli rekabet şansı kalmamış bulunuyor. Sektörün temsilcilerine göre “bu işin sonu felâket.” Çin’den yapılan ithalatın ülke ekonomisi üzerinde çok olumsuz etkileri var. En olumsuz etki istihdamla ilgili. Bir diğer etki, tekstil firmalarının Çin’le rekabet edebilmek için fabrikalarını yurtdışına taşıması. Tahribat öyle büyük boyutlarda ki, AKP gibi vurdumduymaz ve “süper liberal” bir hükümet bile Gümrük Birliği Antlaşması’nın “koruyucu madde”sini işletmek zorunda kaldı. Türkiye 1970 tarihli Katma Protokol’ün 60. maddesine dayanarak, Gümrük Birliği’nden kaynaklanan zararını telafi etme hakkına sahip. Buna göre Çin Halk Cumhuriyeti menşeli bazı tekstil ve konfeksiyon ürünlerinin ithalatına kota uygulanması gerekiyor. Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın Resmi Gazete’de yayımlanan bir tebliğine göre, Çin menşeli kimi tekstil ve konfeksiyon ithalatında miktar kısıtlaması (kota) uygulanacak. Tekstil ve giyim sektörünün sorunu bununla bitiyor mu? Ne yazık ki hayır! Şöyle ki, Dünya Ticaret Örgütü’nün koyduğu serbest ticaret kuralları gereğince AB, Çin’e karşı bazı tekstil ve konfeksiyon ürünlerinde uyguladığı kotaları 1 Ocak 2008’e ertelemişti. O tarihse çoktan geçti! Çin, hiçbir koruma önlemiyle karşılaşmadan mallarını 1 Ocak 2008’den itibaren Türkiye ve Avrupa pazarlarına serbestçe sokmaya başladı.

Öte yandan, Türkiye hazır giyim ve tekstil ihracatının yarıdan fazlasını (yaklaşık 10 milyar dolar) AB ülkelerine yapıyor. Bunun anlamı şu: Türkiye artık AB pazarlarında da Çin’le rekabet etmek zorunda kalacak. Uzmanlar bu rekabette Türkiye’ye fazla şans tanımıyor. Adana Ticaret Odası Başkanı Şaban Baş’ın ve diğer iş adamlarının canhıraş feryatları işte bundan dolayı yükseliyor.

Türkiye’nin sonunda böyle tehlikeli bir noktaya geleceği önceden bilinmiyor muydu? Biliniyordu elbette. Ne var ki AKP hükümeti üzerine düşeni yapmadı, tehlikeyi haber verenleri dinlemedi. Türkiye’nin ihracatında lokomotif görevi üstlenen tekstil ve hazır giyim sektörünün dış tehditlere karşı korunmasında gecikilmesi büyük bir hatâdır.

Bu olgu Türkiye’nin üzerine çöken büyük felaketin sadece küçük bir parçası. Sorun çok geniş ve çok boyutlu. Peki asıl nereden kaynaklandı bu sorun? Elbette Türkiye’yi yöneten oligarşinin aldıkları yanlış kararlardan: Birincisi, önceki politikacıların Türkiye’yi basirersizce liberalizme açmaları, Gümrük Birliği gibi tuzak bir antlaşmanın altına imza atmış olmaları; ikincisi, daha sonra gelen politikacıların “geliyorum” diyen felaketlere karşı zamanında önlem almamış olmalarıdır.


Bürokratlarımız neden ödüle boğuluyor?

Kemal UnakıtanEmperyalizm kendisiyle işbirliği yapan kesimleri tatlı kârlara, kendi politikalarını uygulayan bürokratları ödüllere boğuyor. Öyle görünüyor ki bu süreçte bizim bürokratlar da hiç geride kalmıyorlar. Bildiğim kadarıyla her yıl en az birini çağırıyorlar, göğsüne madalyasını takıp, eline beratını verip sırtlarını tapışlayarak “Aferin oğlum Ahmet, sen bizim yolda devam et” diye öğütleyerek gerisin gerisi Türkiye’ye uğurluyorlar. Son örneği, özelleştirmecilerin pîri, “babalar gibi satarımcı”, değişmez maliye bakanımız Kemal Unakıtan oldu.

Ama önce -benim belirleyebildiğim- daha evvelki şampiyonlarımızı hatırlayalım. Yeni çıkan “Derin Komplo: Türkiye’nin Yeniden İşgali” [İleri Yayınları, İst., 2008] adlı kitabımdan, sayfa 489’dan aktarıyorum:

Özelleştirme İdaresi Başkan Yardımcımız sevinçten uçuyormuş. Neden? Çünkü Türkiye, özelleştirmede büyük başarılara imza atmış, lider olmuş: 2004-2005 yılında özelleştirmede dünya ikincisi, son 4 yıl itibariyle dünya birincisi!... 2003 öncesi 20 yılda Türkiye’de yapılan özelleştirme 8 milyar dolar civarında iken, son 4 yılda bu rakam 18 milyar dolara yükselmiş. Ne büyük hizmet milletimize, insanın gözleri yaşarıyor(!) Dahası var: Önümüzdeki birkaç yılda da en iyi özelleştirme süreci yaşanacakmış. O zaman da herhalde olimpiyat şampiyonu ilan ediliriz.

Peki, Başkan Yardımcısı bunu nereden öğrenmiş? Sıkı durun, kara sicilini hepimizin bildiği Dünya Bankası verilerinden! O banka ki, emperyalizm hesabına dünyada özelleştirmenin başta gelen dayatmacılarından! 2002 krizi öncesinde de aynı kafadan biri Londra’ya davet edilmiş, hiç arlanmadan koşa koşa gidip göğsüne Türkiye adına “en iyi borçlanan ülke” madalyasını taktırıp geri dönmüştü.

Peki ya son şampiyonumuz Kemal Unakıtan’ı kim, neden dolayı ödüllendirdi? İşte basından öğrendiklerim: Unakıtan çok sayıda kamu kuruluşunu “babalar gibi” satmaktaki kararlılığı ile uluslararası finans çevrelerinin gözdesi haline gelmişti. Böyle bir ortağa bir jest yapılması, mutlaka ödüllendirilmesi, tuttuğu yolda cesaretlendirilmesi gerekiyordu. Düşünüldü, taşınıldı, sonunda “Avrupa’da 2007 Yılı Maliye Bakanı” ödülüne layık görüldü. Bu karar Financial Times’in yayımladığı, oldukça etkin sayılan The Banker dergisinin ocak sayısında duyuruldu. Ödül töreni Londra’da yapıldı. Törende konuşan Unakıtan, ödülünü derginin editörü Karina Robinson’un elinden alırken, gerçekte bu başarının önce hükümetin, ardından da kendilerine oy veren Türk Milleti’nin olduğunu ifade etti. Beraberinde götürdüğü eşi Ahsen Hanım da; “Rabbime böyle ‘very special’ bir eş nasip ettiği için şükrediyorum” diyerek kutlamış Unakıtan’ı.

Benim yorumlarıma gelince:

i)Birinci olarak, sanıyorum şu soru çok önemli: Burada başarı, asıl kimin? Başarı bence bir başkasının… Başarı ne Unakıtan’ın ne de -kendisinin sandığı gibi- hükümetin ya da Türk Milleti’nin. Onlar kaybedenlerdir. Başarı aslında bu ödülü verenlerin, daha doğrusu Madsen Pirie’nindir. Diyeceksiniz ki kimdir bu Madsen Pirie? Daha önce, yazılarımda söz ettim: O bir İngilizdir, İngiltere’deki Adam Smith Enstitüsü’nün başkanıdır. O bütün hayatını özelleştirmenin dünya çapında propagandasına ve yayılmasına vakfetmiştir. Şöyle demiştir: “Özelleştirme dünyadaki kamu sektörleri arasındaki yürüyüşüne devam edecek, kamuya ait son tesis de satılmadıkça sona ermeyecektir.”

Şimdi anladınız mı asıl başarı kimin ya da kimlerin?

Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyen, şu yazıma bakabilir: [“Petkim’de İngilizin Dediği Olmasın”, http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx?ID=1380&kat=15]

ii) Ahsen Hanım eşini “very special”, yani “son derece özel” olarak niteliyor. Hayat arkadaşıdır, söyleyebilir. Ancak bence yalnız kendisi için değil, Batıda birileri için de “very special”dır Sayın Unakıtan. O birilerin kimler olduğunu tahmin etmeniz zor olmayacaktır.

iii) Son yorumum şu: Merak ettim, acaba Unakıtan’ın ve benzerlerinin Osmanlı ataları da böyle beratlar, ödüller, madalyalar alıyorlar mıydı İngiliz bankacılarından? Araştırmaya değer bir konu… Ne dersiniz?


Türkiye’yi sevmek tehdit mi oldu?

Emniyet Genel Müdürlüğü kurum brifinginde, ulusalcılığı aşırı sağ faaliyetler kapsamına alarak “tehdit” değerlendirmesi yapmışSon günlerde üzerime iki tehdidin yöneltildiği duygusuna kapıldım; biri dışardan, öbürü içerden.

1) Dışardan gazel okuyan Avrupa Birliği… Genişlemeden Sorumlu üye Olli Rehn’in yediği herzeye bakın: AKP kapatılırsa, AB hayâli bitermiş.

Yahu ne kadar kıymetliymiş bu emperyalistler için AKP!... Benim bir kuralım vardır: Batı neyi övüyorsa ondan kuşkulanırım. Mutlaka o şey kendi çıkarlarına, bizimse aleyhimizedir. Bu türediye şunları sormak isterdim:

-Sen kim oluyorsun da bizi tehdide kalkışıyorsun; senin bu Avrupa Birliği’n bulunmaz Bursa kumaşı mı? Sen bu çıkışınla besbelli içerdeki işbirlikçilerini harekete geçirmeye çalışıyorsun.

-Hani nerede hukuk devleti, hani hukuk her şeyden önce gelirdi? Sen nasıl oluyor da bir ülkenin hukuk düzenine müdahaleye kalkışıyorsun? Türkiye Hotanto Cumhuriyeti mi?

2) Şimdi sıra “tehdit”in içerden olanında…

Emniyet Genel Müdürlüğü kurum brifinginde, ulusalcılığı aşırı sağ faaliyetler kapsamına alarak “tehdit” değerlendirmesi yapmış.

Hayretler ve büyük bir infial içindeyim. Bunlar şaşırmış olmalı, akıllarını kaçırmış olmalı.

Bana göre ulusalcılık demek “Atatürk milliyetçiliğine dönüş” demektir. Anayasa’yı açın, ilk sayfalarına bakın. En az üç yerde göreceksiniz Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde Atatürk milliyetçiliğinin olduğunu. Ulusalcı, yani Atatürk milliyetçisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin savunucusu ve hizmetkârıdır. En büyük Türk milliyetçisi ise Atatürk’tür.

Ulusalcılığın ne olduğunu İleri Yayınları arasında yeni çıkan “Derin Komplo: Türkiye’nin Yeniden İşgali” adlı kitabımda (s. 649) şöyle açıkladım:

i ) Ulusalcılık “Atatürk ulusçuluğu”na, “tam bağımsız Türkiye” idealine dönüştür.

ii) Ulusçuluk ve milliyetçilik esas itibariyle aynı anlamdadır. Milliyetçilik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dayandığı altı ilkeden biridir. Devletimiz Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı üzerine kurulmuştur. Atatürk milliyetçiliğinin (ulusçuluğunun) iki koşulu vardır:

-Türk ulusunun çağdaşlaşması,

-Kendi ulusal varlığına ve benliğine sahip çıkması.

Bu iki koşul birbirini tamamlar, ikisi birlikte ulusçuluk (milliyetçilik) kavramını oluşturur. Biri yoksa ulusçuluk da yoktur. Öyleyse Türk Ulusu bir yandan çağdaşlaşırken, bir yandan da kendi varlığını ve benliğini koruyacaktır. Bunu gerçekleştirirken ne tarihsel köklerinden kopacak ne de geçmişe saplanıp kalacaktır. Öz bir deyişle, tarihsel köklerinden çağdaş uygarlığa yükselecektir.

Atatürk milliyetçiliği Türk Ulusu’nun birliğini, bağımsızlık ve egemenliğini, toprak bütünlüğünü, her türlü siyasal ve ekonomik haklarını, dünyadaki saygınlığını korumak, her alanda güçlenmesini ve yücelmesini sağlamak hedeflerini kapsar. Yurttaşlar arasında hiçbir ayrılık gözetmez. Türk varlığına, Türk kültürüne, Türk diline ve tarihine sahip çıkar. Sömürgeciliğe, emperyalizme karşıdır. Bütün ulusların benzer hak ve değerlerine saygılıdır.

Atatürk, Türk ulusçuluğunu evrensel bakış açısından, yine ulusal kimliği koruyarak tanımlar: “Türk ulusçuluğu; ilerleme ve gelişme yolunda, uluslararası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara paralel ve onlarla bir âhenkte yürümekle birlikte, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır.” Kısacası Türk ulusçuluğu; milletçe çağdaşlaşırken, aynı zamanda Türk bağımsız kimliğini korumaktan ibarettir.

“Ulusalcılık” ise günümüzde milletçe karşı karşıya bulunduğumuz büyük tehlikeleri bertaraf etmek için tek çıkar yol olan bu anlayışa, Atatürk milliyetçiliğine yeniden dönüştür.

Şimdi bu şaşkınlara soruyorum:

-Türk ulusunun çağdaşlaşmasını savunmak tehdit mi oldu?

-Ulusal varlığımıza ve benliğimize sahip çıkmak tehdit mi oldu?

-Türk Ulusu’nun birliğini, bağımsızlık ve egemenliğini, toprak bütünlüğünü, her türlü siyasal ve ekonomik haklarını, dünyadaki saygınlığını korumak, her alanda güçlenmesini ve yücelmesini sağlamak için çalışmak, düşünmek, yazmak, konuşmak, mücadele etmek tehdit mi oldu?

-Türk varlığına, Türk kültürüne, Türk diline ve tarihine sahip çıkmak tehdit mi oldu?

-Sömürgeciliğe, emperyalizme karşı çıkmak tehdit mi oldu?

Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumak tehdit mi oldu?

Davranışınız ortada… Sanırım “evet” diyorsunuz; öyleyse buyurun gelin, beni de tutuklayın.

Çünkü ben bütün bu hedefleri benimsemiş olarak, Türk Milleti’nin hizmetindeyim. O hedefleri gerçekleştirmek için yaşıyorum. Gece gündüz demeden o uğurda bütün gücümle çalışıyor, yazıyor, çiziyor, yol arkadaşlarımla bir araya geliyor, eylem yapıyorum.


Türkiye’de ekonomik yapı demokrasiye engel

 

Aydın Doğan
Aydın Doğan

Bundan önceki bir yazımda şu görüşü ileri sürmüştüm: “Liberalizm” denir, “tam rekabet” denir, “serbest piyasa” denir, sanki bunlar birer gerçekmiş gibi. Oysa aslı yoktur bunların. Dünyayı dolaşsanız “tam rekabet”in, “serbest piyasa”nın doğru dürüst bir örneğini bulamazsınız. Ya monopol vardır, ya oligopol vardır, ya da monopolcu rekabet veya bunlara benzer piyasalar vardır. Durum Türkiye’de farklı mı? Kesinlikle değil. Güncel bir örnek vereyim: Türkiye’de televizyon yayıncılığı piyasası… Rekabet Kurumu’nun bir raporuna göre bu piyasada en büyük pay, açık arayla Doğan Grubu’na aittir: İçinde bulunduğumuz yılda yüzde 45, nerdeyse pazarın yarısı!... Aynı oran 2005’de %38.6, 2006’da %40 idi. Demek ki tek bir girişim payını gittikçe artırıyor. Bu durum başta politika ve yönetim olmak üzere birçok açıdan önemli sakıncalar içeriyor. Ben AKP iktidarının Doğan Grubu’nun hemen her talebine boyun eğdiğini hatırlatmakla yetineceğim. Doğan Grubu dışında sadece üç önemli grup var: Merkez Grubu (%21), Çukurova Grubu (%15) ve Doğuş Grubu (%9).

TV yayıncılık pazarına hâkim olan Doğan Grubu, “Doğan Yayın Holding” ve “Doğan Şirketler Grubu Holding” olmak üzere iki holdingden oluşuyor. Doğan TV Holding, Doğan Yayın Holding’e bağlı olup grubun sahip olduğu TV kanallarını bünyesinde barındıran Axel Springer’e ait Dreiundvierzigste Vermögensverwaltungs-gesellschaft mbH (Media) ile birlikte kontrol ediliyor. İkinci sıradaki kuruluş, Merkez Yayın Holding ise Sabah’ı ve atv’yi bünyesinde barındırıyor; toplam 5 gazetenin de lisansına sahip. Gruba ait gazeteler, Türkiye’de satılan tüm gazetelerin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor. Grup ilan ve reklam gelirleri açısından da yüzde 25’lik bir pazar payına sahip [Hazal Ateş, Sabah, 10.9.2007].

Demek ki Türk yayıncılık sektöründe monopolcu rekabet geçerli. Böyle olunca, yani tekelleşme olunca pek çok sorun ortaya çıkıyor; bazen bu sorunlar bastırılıyor, ancak bir vesileyle patlak verebiliyor. İşte buna çok anlamlı bir örnek, Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut’un feryadı [“Medya Faşistleri”, Akşam, 15.3.2008]. Özetliyorum:

Aydın Doğan, gazetelerini, omurgasız yayın yönetmenleri aracılığıyla her türlü manipülatif, çıkar takipçi ve çıkar kavgacı haberlere yıllardır açarak hem toplumdaki gazeteci imajını kirletti, hem de Türkiye’yi. Bir ülkede tek bir insanın bu kadar fazla sayıda gazeteye sahip olması normal karşılanabilir mi? Türkiye’de bu normal görülüyor ve resmen destekleniyor. Hepimizin gözünün önünde gücü büyük olan bir medya faşisti ite kaka yaratılıyor. Aydın Doğan şu anda Türk demokrasisinin önündeki en büyük tehdidi oluşturuyor. Haber tekeli onun elinde, ilan tekeli de.

Akşam gazetesi olmasa, gücüne güç katmak için Vatan’ı da almasının haberini yazacak gazete kalmadı ortada. Çünkü çoğu Aydın Doğan’ın, geri kalan ise Doğan’ın cilveleştiği AKP’nin gazeteleri.

Doğan’ın gazeteleri bu saldırma ve gerektiğinde çekilme işini bir sanat haline getirmişlerdir. Bunlar arasında usta olanı Hürriyet’tir. Bir bakarsınız bu gazete iktidara saldırmaya başlamış, sonra bir gün bir iş anlaşmasının haberi gelir ve ertesi gün günlerdir saldırıları yazan koskoca adamlar, utanmadan bir gün önce dediklerinin tamamen tersini yazarlar. Uzun yıllar boyunca çeşitli iktidarlarla oynanan bu ahlaksız oyun insanların çoğunun midesini bulandırmıştır; şimdi AKP döneminde de aynı alışkanlık sürüyor. “Alışmış kudurmuştan beterdir” lafını doğrularcasına...

Aklı başında birkaç insanın bir araya geldiği yerde hep aynı sorular soruluyor: “Bu Aydın Doğan’ın bitip tükenmez, daha fazlasını alma hırsı ne zaman normale dönecek?”

Bana gelince, benim yorumlarım şöyle:

- Sayın yazar bakın ne diyor: “Bir bakarsınız bu gazete [Hürriyet] iktidara saldırmaya başlamış, sonra bir gün bir iş anlaşmasının haberi gelir ve ertesi gün günlerdir saldırıları yazan koskoca adamlar, utanmadan bir gün önce dediklerinin tamamen tersini yazarlar.” Bu, bana halkımızın gazeteleri ne kadar bilinçsizce ve değerlendirme eksikliğiyle okuduğunun bir kanıtı olarak görünüyor. Çünkü böylesine keskin dönüşlere rağmen, mahut gazete herhangi bir tiraj gerilemesine maruz kalmadan, medyamızın kaptan gemisi olmaya devam ediyor.

-Yukarda yaptığımız gözlemler Türkiye’de hakiki anlamında demokrasi olmadığının da bir kanıtını sunmaktadır bize. Tek bir kişinin piyasada, hele hele yayıncılık piyasasında böylesine güçlü olduğu bir ülkede, halkın önüne istediğiniz kadar sandık koyun demokrasiden söz edilemez. Bu yargımın yalnız Türkiye’de değil, benzer yapıların bulunduğu diğer ülkelerde de, basın-yayına az sayıda dev şirketin hâkim olduğu ABD’de de geçerli olduğuna inanıyorum.

Söz konusu ülkelerde, tabiî Türkiye’de de rejimin adı bellidir: Oligarşi!... Kendi kendimizi kandırmayalım.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe