14.04.2008/Sayı:182
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Vedii Bilget

Ne mutlu Türk’üm diyen
Mustafa Kemal Türkiyesi’ni İranlaşmaktan değil,
bu iktidardan kim kurtaracaktır?

İran’ı hiç sevmem. 1966 yılı güzünde ülkeye yaptığım gezide bu duygum daha da netleşmiştir. O günkü izlenimim; “Bir tarafta alayiş-i ziyade, bir tarafta kıyafet-i harabat, mütalaa fecaat” idi. Halkı açısından bugün de değişen bir şey yok. Şimdi Şah kovuluyor, ülkeye Tiran diktası yerine dinci diktası geliyor. Erbakan’ın MSP cenahından çok sevinenler var bu duruma. Hatta kimi “sol” etiketli çevreler bile İran’ın çağdaşlaşma yoluna gireceğini umuyorlar.

Çağdaşlık bir bilinç işidir. İtikat işi değildir. Bilinç bilgi yöntemidir. Descartes’in akla çağrısı soru sorma yöntemini belirler. Soru, kuşkuyu açığa çıkarır. Kuşkunun olmadığı yerde bilim ve bilinç olmaz. Körü körüne tapınma olur. Bugün buna tapınan yarın şuna tapınır. Önemli olan akıldır, bilinçtir. Ve en önemlisi de bellektir. Tarihsel bellek!

İran Türkiye’nin düşmanıdır. Tarihi boyunca Türkiye’yi hasım bellemiştir. 450 yıldır Güneydoğu Anadolu’da gizli örgütlenmelerle siyasal etkinlik alanını genişletme peşindedir. Bu amacından hiç şaşmamıştır. Ne Şah İsmail ne Abbas 1 ne Nadir Şah ne Muhammed Şah ne Rıza Pehlevi ne de ardından gelecekler.

İran’ın Türkiye düşmanlığı, özellikle Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı ve antiemperyalist tutumu ile doruğa çıkmıştır. Bu yöndeki ilk önemli girişim, Sivas Kongresi toplanacağı sırada görülmüştür. Kongrenin toplanmasını önlemek ve Mustafa Kemal’i derdest etmek için, Cemil Paşazade Ekrem ve Kamuran Bedirhan Elazığ üzerinden Malatya’ya yollanırlar. Mustafa Kemal Büyük Nutuk’unda bu girişimin nasıl boşa çıkarıldığını anlatır. Kamuran Bedirhan, 150’liklerden biri olarak Paris’e sürüldüğünde, İngiliz ve İran hükümetlerinden destek alarak -ve özellikle Berlin’deki İran ajanı Hemres Reşo ile dayanışma içinde- Avrupa’da ayrılıkçı Kürt hareketini örgütlemeye koyulur. Dahası, 1919 Kasımında kendilerini Paris’te Türkiye Ermenileri ve Türkiye Kürtleri temsilcisi ilan eden Bogos Nubar Paşa ve Şerif Paşa’nın kurdukları ittifakın üyeleri -ki bunlar Barış Konferansı Yüksek Konseyi’ne verdikleri muhtıra ile Lloyd George’un İzmir ile çevresini ve Kıbrıs’ı Venizelos’a vaat etmesini Ermeni ve Kürtlere toprak verilmesi koşulunda tümüyle desteklerler- Kamuran Bedirhan’ın çevresinde toplanırlar. 1933 affından sonra avukatlık yapan Kamuran Bedirhan aynı zamanda İran’ın denetimindeki Kürdistan Demokrat Partisi ve Barzani’nin dış politika temsilciliğini de yürütür. Geçtiğimiz yıl 2003 yılında Hürriyet gazetesinde yer almıştır bu olaylar. Ve bunların ucu gider ta İsveç’te kurulan Kürdistan Devrimci Militanları Organizasyonu BAHOZ’a ve oradan da KAWA ve KİKO örgütlerine ulaşır. Özellikle merkezi Diyarbakır’da olan KİKO’nun bölgede çok etkinleşmiş bir ayrılıkçı kamplaşma gerçekleştirdiği ve mali yönden İran tarafından desteklendiği bilinmektedir. Geçtiğimiz yılın Mayıs ayında MİT olayı deşifre etmiştir. KAWA’nın “sol”, KİKO’nun “sağ” eğilimi; ayrılıkçı Kürt orduları oluşturdukları da açığa çıkmıştır. İran’ın her iki örgüt üzerindeki denetimini daha sıkı tutabilmek için bu iki örgütü birbirine düşürdüğü, Maocu TİKKO’nun bu süreçte KAWA’ya tam destek verdiği saptanmıştır. Ama bu raporların irdeleneceği anda Türkiye’de ortalık kan gölüne dönmüş, önce Malatya ve ardından da Kahramanmaraş olayları patlamıştır. Yüzlerce kişi ölmüş, 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiştir. KİKO, daha önce yaptığı duyurularda sıkıyönetimin işlerine geleceğini, bölgede oluşacak denetim ve baskılardan karşı eylem yönünde yararlanabileceklerini açıklamıştır. Son duyumlar da, KAWA ve KİKO’nun oluşturdukları zeminde daha “reel bir eylem” sahnelemek için her iki grubun unsurlarını bünyesinde toplayacak PKK’nın kuruluşuna ilişkindir. Emekli Oramiral Zeki Özak’a ulaşmış bilgiler, İran’da ağırlık kazanabilecek yeni ve İslami merkezli bir yönetimin, hem Türkiye hem de Irak’taki Kürt ayrılıkçı hareketleriyle eşgüdüm içinde olacağına ilişkindir. Gel de sev şu İran’ı Vedii!

Mustafa Kemal Türkiyesi’ni İranlaşmaktan değil, bu iktidardan kim kurtaracak? Umutla bekleyenler var.

***

Komutan Celal Eycioğlu beni çağırdı. Masanın üzerinde 1966 güzünde İran’a yaptığım gezinin raporu duruyordu.

“Yahu Vedii, Uran Paşa’ya verdiğin bu raporda “Kişisel Notlar” diye bir ek olduğu yazılı ama ekler arasında yok.”

“Bilemem Komutanım.”

“Sende kopyası var mı ?”

“Evet.”

“Bir kopya da bana çıkar ver de dosyadaki yerine koyalım.”

“Emredersiniz Komutanım.”

Komutanın odasından çıktım ve istediği İran kişisel notlarımın bir kopyasını Komutanıma verdim.

Daha uçağa biner binmez, yanımdaki arkadaşlar kafa kafaya verdiler, başladılar alışveriş tartışmalarına. Tahran’dan neler alabilirler, neler ilginçtir, eşleri ve çocukları neler istediler... Bir de havacı arkadaşın baldızının siparişi ele alındı. Bu Tahran’a dek böyle sürdü. Sonra orada hesaplar yapıldı. Dönüşte, harcanan paralar karşılaştırıldı. Kimin, neyi daha ucuza aldığı saptandı. Yani bir alışveriş sözüyle çıkıldı yola ve öyle dönüldü Ankara’ya.

Şaşırdım kaldım. Hem bildik bir tutum olmadığından, hem de onca alışverişe nasıl para yetiştirebildiklerinden. Aynı otelde kalıp aynı yemekleri yememize karşın (Biliyorsunuz, CENTO’daki dost ve kardeş müttefikimiz İran, ağırlama harcamalarımızı üstlenmedi. Pehlevi yoksullaşıyor sanırım, üzüldüm!) benim paramın ancak oğlum Ömer’in yıllardır isteyip durduğu bir elektronik oyuncak uçak almaya yettiğinden. (Denizcilere daha az mı harcırah veriliyor acaba? Öyleyse kınarım!)

Bir de şuna şaştım: Üç Kuvvet Komutanlığı’ndan dört albay yan yana gelmişiz, Kıdemlileri bendim. Askersel görüşlerimiz ve dünya görüşlerimiz çok farklıydı. Bu nedenle yakınlık göstermediler. Hiç konuşacak sözümüz olmasa, mesleksel sorunlar üzerinde söyleşiriz sanıyordum. Çok safmışım.

Ayrıntılara gelince ...

Tahran’a inince, kıtadan yetişme, Türkçe bilen Davud adında bir üsteğmen karşıladı bizi. Mihmandarımız olacakmış. Havacı Albay, Davud’a soyadını sordu. Çocuk anlamadı. Albay üsteledi. Ben araya girdim.

- Soyadı yasası mı var burada ki Albayım, Üsteğmenin soyadı olsun. Adı da soyadı da bu işte: Davud.

Bu kez Albay anlamadı.

-Hiç böyle şey olur mu?

-Olur Albayım, olur. Burası Türkiye değil, İran. Şahlık yani, Şahlık!

Baktım. Davud’un yüzü asılmıştı.

O akşam bir otele yerleştik. Arkadaşlar pahalı buldular. Ayrılmak, başka otele gitmek istediler. Direttim.

- Olur mu? Geldik, kaydımızı yaptırdık. Şimdi de çıkacağız. Yakışır mı hiç Türk subaylarına?

Kabullendiler. Odalarımıza çıktık. Ama şunu saptadım: Eğer, önceden fiyatını da sorup öğrenmeden bir otele yerleşir de sonradan pahalı bulup ayrılmaya kalkarsa, insanın toplum içinde yaşam yaraşıklılığına uygun olmayacağını söyleseydim umursayan olmayacaktı. Ama “Türk Subayı” olduğumuzu öne çıkarınca akan sular durdu. İyi de oldu!

Ertesi gün Genelkurmay karargahına gittik. Birçok irili ufaklı köylerden geçtik. Öyle köylerdi ki bunlar, bizim yoksul Doğu ya da Güneydoğu Anadolu bunların yanında kocaman varsıl birer ilçe gibi dururlardı. Hiç de abartmıyorum. Bakımsız, terkedilmiş izlenimi veren, elde olmaksızın insanı ürperten yerlerdi buraları. Arkadaşlar, Davud’la söyleşiyi koyulaştırdı. Ben inip birkaç köylüyle konuşmayı denedim. Yarım yamalak da olsa Türkçe konuşanları vardı aralarında. Bir kez Şah’ın adını anacak oldum, baktım spazm geçirir gibi oldular.

Akşam yemeği için, Subay Gazinosu’nu andırır bir yere götürdü Davud bizi. Oldukça geniş bir masaya oturttu. Bir süre sonra birkaç sivil geldi yanımıza. Ama Davud, onları petrolcü olarak tanıştırınca şaşırdım. Askeri gazinoda işleri neydi?

Oradan buradan konuşmaya başladık. Baktım, ilgi konusu Türkiye. Petrolcüler çok meraklı ülkemize. Şöyle en kaykılmış oturanına -ki hemen yanımdaydı- eğilip, İran konusunda benim de bilmek istediğim şeyler olduğunu söyledim. Çok sevindi. Buyurup soraydım. Sordum ben de.

- Musaddık’ın neler yapmak istemiş olduğunu merak ediyorum. Onun amaçladığı değişiklikler nelerdi ?

Petrolcü ayağa fırladı. Kan basmış yüzünü titreterek; “Musaddık mı? O bir haindir efendi, bir hain!” dedi ve çekip gitti. Yemek de gece de bitti.

Sonraki gün, bir C-47 Dakota ile Şiraz’a gittik. Kentte bir otele yerleştik. Neyse, bu kez fiyat konusunda anlaşmazlık çıkmadı.

Ertesi gün de tatbikat bölgesine götürüldük. Harekat alanının yakınında arabalardan indik. 25-30 metre ilerimizde bir Reo durdu ve bir takım asker çıktı içinden. Başlarında bir subay vardı. Gitti, harekat subayına tekmil verdi. Ve işte o anda askerler art arda üç kez bağırmaya başladılar.

- Cevit Şah! Cevit Şah! Cevit Şah!

“Aman, ne oluyor?” diyerek döndüm Davud’a:

- Ne diye bağırıyor bunlar?

“Şahım çok yaşa!” diye bağırıyorlarmış meğerse. Aldı beni bir gülmek. Bu kez Davud da bakıyor bana; “Aman, ne oluyor?” diye. Anlattım.

Çocukluğumuzda babalarımız anlatırdı. Osmanlılarda Kapıkulu askerleri de böyle “Padişahını çok yaşa!” diye bağırırlarmış, onu anımsattım.

Davud anlamadı. “Nesi var efendim? İşte iyi bir gelenek, görenek” diyor. Yalnız Kapıkulu askeri ne demekmiş, onu anlamamış. Anlatıverdim. Hem de iyice. Kaşlarını çattı. Bizi ardına kattı, tatbikatı izleyeceğimiz yere sürükledi. Bir ara da, sanki söyleyecek bir şeyi varmış da içinde kalmış gibi devinimlerle bana bakınca, sordum.

- Bir şey mi var Üsteğmen?

Yanıtladı:

- Siz ne düşünüyorsunuz bilemem ama efendim, bizde gelenektir. Her toplanmada, dağılmada, yemeğe otururken, resmi törenlerde asker hep böyle bağırır.

Patladım.

- Sen ne diyorsun Davud? Biz bundan kurtulmak için Kurtuluş Savaşı mücadeleleri vermiş bir ulusuz.

Padişahı kovduğumuzu bilmiyordu.

Davud başını öne eğdi. Diğer arkadaşlar da.

Tatbikattan sonra yeniden Tahran’a döndük. Arkadaşlar da bol bol alışveriş yaptılar. Gezdiğimiz mağazalardan kaldırımlara taşıyordu buzdolapları, çamaşır makineleri, elektronik eşyalar. Ben; “Bunca ithal malı, tüketim malı nasıl yığıp yığılıyor bu ülkeye?” derken, Havacı Albay arkadaş; “Varlıklı ülke bu İran, varlıklı” diyordu. Birkaç gün önce, bu varlıklı ülkenin bu varlıklı başkentinin (pardon, payitahtının!) birkaç kilometre ötesinde gezip gördüğümüz köyleri unutmuşcasına...

İran’dan ayrılırken Davud Üsteğmen hepimizin izlenimlerini aldı tek tek. Sıra bana gelince şöyle konuştum.

- Sağol Üsteğmen. Gerçekten büyük yakınlık gösterdin bize. Şimdi İran’la ilgili izlenimlerimi soruyorsun. Ben, albaylarımız gibi düşünmüyorum. Üzgünüm. Bana bir şey sorma.

- Neden efendim?

Durmadan ısrar ediyordu.

- Benim görevim bu efendim. İzlenimlerinizi öğrenmem gerek.

Ben de üstelemedim artık. O sırada İstanbul Caddesi’nden geçiyorduk. Önce Şah’ın sarayını, sonra da kaldırımda yanyana duran üstü başı yırtık iki dilenciyi gösterdim.

-Peki Üsteğmen. Benim izlenimlerim şu, kaydet! Bir tarafta alayiş-i ziyade, bir tarafta kıyafet-i harabat, mütalaa fecaat!

Davud bizi uğurlamadı. Uçağa yalnız bindik.

Mustafa Kemal Türkiyesi tam bağımsızlığımızın, Kurtuluş Savaşımızın canlı bayraklarının başkenti Ankara’ya elimde ayyıldızlı bayrağımızla birlikte varışımızın sevincini yaşadım.

Gazilerimizi ve şehitlerimizi selamladım.

Göreve başladım. Eyiceoğlu yine odasına çağırdı. Kişisel notlarımı elinde tutuyordu.

“Bunların neden raporun ekine konulmadığını anladım Vedii. Al sende kalsınlar.”

Mustafa Kemal Türkiyesi’ni İranlaşmaktan değil, ABD ve AB emperyalistlerine bütün ülkemizi Sevr’i yineleyerek satışa çıkaran bu iktidardan bizleri kim kurtaracaktır? Bekleyenler var.

Bütün anlattıklarıma karşın, ABD emperyalizmi İran’ı tehdit etmektedir. Bir antiemperyalist olarak buna karşıyım. Son nefesime kadar karşı çıkacağım. Mustafa Kemalleşen bilincimiz, bütün emperyalistlerin karşısında antiemperyalist davamızın eylemleşmesini gerektirmektedir. (Bu, düşmanımız İran’ı savunmak anlamına gelmez, anımsatırım.)

“Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyen Mustafa Kemal Türkiyesi’ni İranlaşmaktan değil, bu iktidardan kim kurtaracaktır?

Halkımız Kurtuluş Savaşı milliyetçilerinden 19 Mayıs 1919’u beklemektedir.

Not: Aldığımız harcırahlardan kalan parayı Kızılay’a verdim. Makbuzunu da Deniz Kuvvetleri Komutanımız Oramiral Necdet Uran’a verdim.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe