| Kaya Ataberk |
Sevr’e direnmek milliyetçilikle olur Kıtasal birlik, Türk birliği ve HKP Milliyetçi olmadan ve teorik-ideolojik planda ulustan kaçarak nereye varılacağını sorguladığımız yazımızın ardından bu işin daha da güncel sorunlarla ilgili kısmına da değinmeliyiz. Halkın Kurtuluş Partisi’nin özellikle ulusa ve dünyaya bakış açısını değerlendirirken bu hareketin Ulusal Sol’la komprador sol arasında iki arada bir derede kalmasının esas nedeninin Marksist Avrupamerkezciliğin etkisinden çıkamamaları ve sonuç olarak da ulus gerçeğini doğru değerlendirememeleri olduğunu vurgulamıştık. Bizim açımızdan durum son derece açıktır: Bizim, yani ezilen ulusların karşısında bizi ezmek, sömürmek ve ulus olarak ortadan kaldırmak isteyen Batı sömürgeciliği vardır ve buna karşı direnişin tek imkanı da milliyetçi ve sol içerikli Ulusal Kurtuluş’la olacaktır. Çok karışık teorik tartışmaların, analizlerin sonucunda insanlar hep tüm toplum kesimlerinin rahatça anlayabileceği kadar basit ve açık gerçekliklere ulaşırlar. Bu da aslında son derece normaldir. Milliyetçilik ve antiemperyalizm meselesinde de durum böyledir. Görmek isteyenler için gerçekler çok açıktır; ancak gözlerinden Batının onlara taktığı gözlüğü çıkaramayanlar için durum karmaşıklaşır. En kolay varılacak net gerçeklerden son anda kaçılır. HKP’nin milliyetçilikle olan ilişkisi de böyle şekillenmektedir. Ezilen dünyanın neresine gidersek gidelim sömürgecilik tarafından bölünmüş, parçalanmış büyük ve tarihsel uluslarla karşılaşırız. Türkler, Araplar ve Latin Amerika ülkeleri bu durumu en açık şekliyle yansıtmaktadır. Tarihte bu geniş kıtasal coğrafyalarda bu uluslara dayanan imparatorluklar kurulmuştur. Bu bölgelerin ve ulusların birliği sömürgeciliğin bilinçli çabasıyla dağıtılmıştır. Bugün gelinen aşamadaysa bu büyük uluslardan geriye kalan parçalar da etnik tuzakla dağıtılmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle ezilen ulusun birliğini hem kendi içinde hem de kıtasal alana dağılmış akraba topluluklarla birleşmesiyle beraber savunmak antiemperyalist ve devrimci bir taleptir. Bu mesele karşısında ezilen ulus devrimcilerinin tümünün tavrı ortak olmuştur. Che’nin mücadelesi bir Küba mücadelesi olarak kalmamıştır. Che, açık bir şekilde tüm Latin Amerika’nın aynı ulusun evlatları olduğunu belirterek kıtasal birliğin ideolojik tanımını yapmıştı. Bu birliğin pratik kavgasını Bolivya’da verirken de şehit düşmüştür. Bugün gene Chavez, Morales gibi devrimci liderlerin bakış açısı da Bolivar’ın birleşik devrimci ülkesini yeniden kurmak yönündedir. Benzer şekilde Nâsır başta olmak üzere tüm Arap sosyalistleri de tutarlı milliyetçiler olarak Arap birliğinin savunucusu olmuşlardır. Tüm bunlardan da önce Atatürk’ün kardeş Türk halklarına bakışı ve ilgisi bu yaklaşımın bir benzeridir. Atatürk’le aynı dönemde ve paralel olarak Sultan Galiyev de bu anlayışın en önemli savunucusu olmuştur. Galiyev kurulan Sovyetler Birliği’nin bir çeşit Çarlığa dönüşerek yıkılacağına daha o günden tespit ederek Türk halklarının devrimci birlikteliği olan sosyalist Turan fikrini savunmuştur. Galiyev de bu mücadelenin içinde Stalin tarafından tasfiye edilerek ortadan kaldırılmıştır. Bu çerçeve içinde HKP’lilerin Türk birliğine bakışı da gene çok doğru ve çok yanlış fikirleri beraber içermektedir. Türk birliğinin devrimci bir talep olarak kurulmasını isterken ciddi bir adım atan HKP, bu birliği bir Sovyet modeline dayandırmaya çalışarak yanılmaktadır. Daha da kötüsü bu birliğin bir parçasını Türk-Kürt Cumhuriyeti olarak tanımlayarak yanılgıyı derinleştirmektedir: “Biz, yirmi iki parçaya bölünmüş Arap ulusunun, bir tek ulus halinde birleşmesini istiyor muyuz arkadaşlar? On yıllardan beri söylüyoruz ki istiyoruz. Dört parçaya bölünmüş Kürt ulusunun tek bir ulus halinde birleşmesini istiyor muyuz? İstiyoruz. Ve altı parçaya bölünmüş olan Türk ulusunun da tek bir ulus olarak birleşmesini istiyoruz.” Görüldüğü gibi Türk halklarıyla birlik konusunda alınan doğru tavır, Türk Milleti’nin Türkiye’de en az ikiye bölünmesini kabullenen Kürt bakış açısıyla zehirlenmektedir. Türk Ulusu tavrın doğru yönüyle birleştirilmeye çalışılırken, yanlış yönüyle emperyalizmin etnik tuzağının kucağına atılmaktadır. “Türk-Kürt Cumhuriyeti” açmazı HKP, “Türk-Kürt Cumhuriyeti” tespitlerini 1933’te Kıvılcımlı’nın ortaya attığını ve o zamandan beri bunu savunduklarını söylemekte. Yani Atatürk’ün İngiliz emperyalizminin desteğindeki Kürt isyanlarıyla ve Sevr planının hortlatılmasıyla mücadele ettiği dönemde alınan bir yanlış tavır hâlâ ısrarla savunulmaktadır. Bilindiği gibi Lozan’la beraber biz Sevr’i tarihin çöplüğüne attık ama emperyalistler onu diriltmek için her zaman tetikte oldular. Bizim sol da bir kesimiyle kritik hatalar yaparak bu planların karşısında duramadı. Kıvılcımlı’nın bu yanlışı bugün hâlâ tekrarlanmaktadır. HKP, Türk birliğini savunurken bir anlamda mahcup olmaktadır ve bu tezlerinin aslında yeni bir Sovyetler Birliği oluşturmak anlamına geldiğini iddia etmektedir. Ne de olsa SSCB enternasyonal bir birliktir ve bu onların Marksistliklerine zarar vermeyecektir! Esas olarak “biz milliyetçi değiliz” mesajını vermeye çalışmaktadırlar ama bundan da sonuç alamamışlardır. Komprador solun “ırkçı-şoven” söylemiyle kendilerine saldırmasının önüne geçememişlerdir. İşin bu boyutunu bir kenara bırakırsak, Sovyet modelinin ulus kavramının üzerinden geçme denemesinin ne kadar yanlış olduğu ve Galiyev’in eleştirilerinin ne kadar doğru olduğu bugün görülmektedir. Türk birliğinin modeli bu olamaz. Ancak esas olarak anlaşılmaktadır ki, HKP bu modeli sadece Kürtleri ayrı bir ulus olarak tanımladığı ve bir federasyon savunduğu için ortaya atmaktadır. Burada aslında federasyonu savunmak noktasına gelindikten sonra aslında AKP dahil sitemin tüm kesimlerinden duymaya alıştığımız bir hikayenin tekrarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Türkiye’nin Türk ve Kürtlerin ortak vatanı oluşundan, Kurtuluş Savaşı’nı birlikte verişimize kadar tarihsel olarak da çürütülmüş birçok “kardeşlik” tezi devrimcilik adına savunulmaktadır. Diğer taraftan da Kürt devletinin Türkiye ile Türk dünyasının arasına girecek kama olarak planlanmış Kafkas Seddi’nin değişmez parçası olduğu da unutulmaktadır; Kürtlerin 1918’de ve 2008’de emperyalistlerin emrinde hareket ettikleri de… Burada HKP hem Sevr’e karşı çıkmanın hem de Kürt meselesine yanlış bakmanın açmazını yaşamaktadır. HKP’nin Sevr tahlili ve Kürt meselesine bakışı çelişiyor HKP ile ilgili en önemli gelişmenin Sevr meselesinde diğer Marksistlerden farklı tavır almaları olduğunu daha önce de defalarca belirttik. Gerçekten de Sevr, emperyalizmin kritik ve vazgeçemediği planıdır ve bir siyasi akımın burada alacağı tavır bugünkü Türkiye şartlarında her şeyi belirlemektedir. HKP burada doğru bazı yaklaşımlar geliştirmiştir: “ABD ve AB, aynı aşağılık amaçlarından dolayı Türkiye’nin de iyice güçsüzleştirilmesini, parçalanmasını istemektedir. Daha doğrusu bir zamanlar çökkün Osmanlı’ya kabul ettirdikleri Sevr’i yeniden önümüze koymayı düşünmektedirler. Kerte kerte Türkiye’yi Sevr’i kabule zorlayabilecekleri bir aşamaya getirmeye çalışmaktadırlar.” HKP’nin programında böyle tahlil edilen durum Kurtuluş Yolu’nda Kürt sorununu tanımlarken daha farklıdır: “…Demek istediğimiz, sömürge statüsünden kaynaklanan Kürt sorunu, Kürtlerin ve Türklerin sorunu olmaktan çıkarılmakta ve ABD-AB emperyalizminin kendi aşağılık çıkarları için kullanılacak bir sorun haline getirilmek istenmektedir.” Bir anda sömürgeci ABD ortadan kalkmaktadır ve Kürtleri sömürge statüsünde tutan Türkiye onun yerine geçmektedir! Böylece Sevr’e karşı çıkmanın da anlamı kalmamaktadır. Madem Türkiye de sömürgecidir, o zaman neden savunulmaktadır? Çözüm önerisi olarak da Kürtlerin ve Türklerin ortak iktidarı önerilmektedir: “Türklerin ve Kürtlerin eşitçe, özgürce ve kardeşçe yer aldığı demokratik halk iktidarı.” Bir taraftan da anadilde yani Kürtçe eğitim savunulmaktadır. Bu da Sevr planının “kerte kerte” kabul ettirilmesinin bir parçası olarak görülmemektedir. Aynı arada kalmışlık ve tutukluk PKK’ya bakışta da kendini göstermektedir: “…Gördüğümüz gibi burjuva Kürt ulusal hareketi, artık ABD-AB emperyalistlerinin yönetimine-denetimine girmiş bulunmaktadır” denmektedir. Ya da “…Devrimcilikle iyice bağlarını koparan PKK, Amerikancı cephenin, emperyalistler cephesinin içinde artık” denilerek PKK’nın en azından geçmişine devrimcilik atfedilmektedir. Kısacası emperyalizmin güdümüne giren sadece bugünkü Kürt hareketleri olarak alınmaktadır. Bunun nedeni de bu hareketlerin burjuvalaşması olarak açıklanmaktadır. Tarihte proleter bir Kürt hareketi aramanın ne kadar beyhude bir çaba olduğunu bir kenara bırakalım, Kürt hareketinin zaten emperyalistlerin eliyle kurulup geliştirilmiş bir ajan hareket olduğunu görememek durumu daha da vahimleştirmektedir. Sevr’e milliyetçilikle direnilir! Burada işte ulustan kaçarak enternasyonalizme saplanmanın sonuçları daha da açık olarak önümüzdedir. Bizim açımızdan Türk olmanın ve Türklüğü savunmanın bir ulusu ve medeniyeti savunarak emperyalizme direnmenin yolu olduğunu defalarca belirttik. Bu anlamda Türklük politikası en doğru ve sağlam antiemperyalist politik duruş olarak sıyrılmaktadır. Türk olamayan, enternasyonal kalmaya çalışan hareketler ister istemez Sevrcilerle aynı noktaya gelmektedirler. HKP federatif tezleri devrimcilik adına savunmaktadır ama aynı şeyi PKK da, AKP de, hatta Osmanlı eyaletçiliği adına MHP de savunmaktadır. “Kardeşlik” meselesinde de durum aynıdır. Doğru politika ancak doğru ideolojiyle üretilebilir. PKK’ya ve Sevr’e karşı çıkıp Kürt kimliğini savunmak işte bu temel ideolojik hatanın sonucu olarak ortaya çıkan garipliklerdir. Ve bu durum, Aysel Tuğluk benzer şeyler söyleyince; “Bizimle aynı şeyleri söylüyor bu kadın da. Ve bu da bir Kürt burjuva aydını arkadaşlar. Burjuva ideolojiye sahip bir Kürt aydını” diyerek Kürt burjuvasıyla aynı noktada olmaya sevinebilmektedir. Bu durum, milliyetçiliğin en tutarlı antiemperyalizm ve devrimcilik olduğunu görememekten kaynaklanmaktadır. Atatürkçü ideolojinin vazgeçilmezi olarak milliyetçilik hem emperyalist sermayenin uzantısı olan her türlü burjuvaya hem de ulusu parçalayan her türlü etnik bölücülüğe radikal bir şekilde karşı olduğu için bu tip hataların yakınından bile geçmez. İşte bu nedenle Sevr’in de, kapitalist sömürünün de, bölücülüğün de tek panzehiri halkçı-devrimci milliyetçiliktir. Çok geç olmadan… Bakın Kurtuluş Yolu Şeriata tavır almayan “sol”u nasıl değerlendirmiş: “Şeriat tehlikesini görmezden gelen, türban eylemlerine destek olan, ittifak salağı Sevrci-sahte solun böyle bir derdi yok. İran’ı göremiyorlar, Şah’a karşı Şeriatçıları ‘kılık kıyafete özgürlük’ sloganıyla destekleyen, sonra iktidara gelen mollalar tarafından neredeyse üyelerinin tamamı asılan TUDEH’i değerlendiremiyorlar.” Bu yazılanlara katılmamak elde değildir. HKP, olayın bir boyutunu kavramıştır. Şeriatçı faşizmi doğru değerlendirmiştir ama bu tehlikenin Kürt-İslam faşizmi olduğunu görmemekte de ısrar etmektedir. Tutarsızlıktan kurtulmanın yolu çok geç olmadan gerçekleri şablonları unutarak doğru değerlendirmekten geçer. HKP’liler isterlerse TÜRKSOLU’nu şoven veya faşist bularak Ulusal Sol ve komprador Sevrciler arasında “iki cami arasında beynamaz” kalır gibi kalmaya devam edebilirler. Bu bir anlamda gerçekleri görmemek için gözlerini kapatmak gibidir. Gözünüzü kapatarak belki gerçeği unutabilirsiniz ama gerçek sizi unutmaz. Kürt-İslam faşizmi de onları unutmayacaktır. Sosyalist solun yaşadığı ayrışma önemlidir. Çok geç olmadan saflar netleşmelidir. AKP’nin, PKK’nın karşısında TUDEH durumuna düşmemek için, çok geç olmadan…
|