07.04.2008/Sayı:181
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

Ve evlad-ı Fatihan: Havan Hasan(2)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Geçmiş bir yılan gibi yine ve yine geliyor peşlerimden. Anılar leşler gibi peşi sıra ellerini sallıyorlar. Bense yenik bir ordu neferi gibi ardıma bile bakmadan yoluma devam ediyorum. Mütevekkil ve jilet jilet. Velhasıl, konuşmamız gerek...

Hasan’ı Ömer’e bakarken bırakmıştım. Pencerede... Artık gidecekler idi. Denkler çoktan hazırdı. Son kez merdivenlerden inildi. Ocak söndürüldü. O evin tarihinde ilk kez. Bir evin ocağı sönmüşse, o ev artık ölüdür. Töremiz öyle der. Zaten ne denecek idi yıllar sonra: “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak...” Hasan, ağır bir efkarla baktı ocağa. Anası dün en sevdiği çorbayı yine o ocakta yapmıştı; ancak bir daha yapamayacak idi. Kapıdan çıkıldı. Kapı kilitlendi. Hasan, anası, babası ve diğer 11 kardeşi. Yeniden son kez bakıldı eve, sokağa ve kapıya. Hasan düşündü kendine kendine: “Arkamızdan bir su dökecek bile kimse yok...”; aynı anda hepsi içrelerinden aynı şeyi yinelediler. Birkaç kez daha yineledikten sonra, Üsküp sokaklarında yürümeye başladılar yavaş yavaş. Hasan, anası, babası ve 11 kardeşi. Ve bir de baktılar ki, hiç yalnız değildiler. Yüzlerce Üsküp Türk ailesi yürüyorlardı aynı sokaklarda. Denkler aşağı yukarı aynı idi. Üzrelerindeki giysiler aşağı yukarı aynı. Yüzlerdeki o kırılgan düşünceli hal aynı. İçreden mırıldanılan türküler aynı idi. Velhasıl, yürüyen yüzlerce Türk ailesi değil, sankiyse tek bir Türk idi. Efkar bu denli yoğun ve ağırdı. Hasan, bu yoğunluğun içresinden bir kar tanesi gibi geçiyordu, çevresine baktıkça da eriyordu. Baktığı her yerlerden kıvılcımlar çıkıyordu. Sinirden, öfkeden ve yenilmişlikten. O yaş için tüm bunlar, bir karıncanın Güneş’i taşıması gibiydi. Bu Güneş’i taşımak, anca ilerde anlaşılacaktı; Hasan’ı pişirecekti. Hasan son kez bakmayı sürdürürken Üsküp’e, geçen günü karşısına dikildiği o hamama baktı. Geçen günü dev gibi görünen o hamam, şimdiyse küçücük bir tuğla gibiydi. Ve Üsküp’ten her Türk çıktıkça, o hamam daha da küçülecekti. Zaten de bugün, ağır yeller esiyor o hamamın yerinde. Hasan, bunu da bilemeyecekti.

Artık Üsküp’ün son sokağındalardı. Hasan, anası, babası ve diğer 11 kardeşi. Ancak Rum’dan son bir kıyak gecikmedi. Son bir veda busesi. Busedeki harcın kurşundan olduğu bir veda sahnesi. Art arda onlarca silah sesi. Şehit edilen birkaç tane daha Türk. Ve o Türklerden biri olan Hasan’ın babası. Hasan, kapaklanarak ağladı babasına. Tek kurşunla ölmüştü babası. Zaten yiğit tek kurşunla ölürdü. Şehit olurken sürünmek yakışmazdı yiğide. Hemen şehit düşen Türklerin başına üşüştü Rum. Ve son bir kıyak daha: Yürürken Türkler yorulmasınlar diye, değerli eşya ve paraları almıştı Rum. O dehşet kızgınlıkla tam saldıracakken Hasan, anası cepkeninden tuttu O’nu. “Sen bize lazımsın” dedi anası. Haklıydı da. Hasan kalktı ayağa. Yerdeki diğer Türkler gibi. Zaten O’nlara yer yakışmazdı. Hepsi doğruldular. Tam çıkacakken kentin kapısından, döndüler ve baktılar Üsküp’e. Türk sancağı inmişti çoktan. Zaten bu terk ediş de bundan idi. Türk tutsak olamazdı. Türk ancak sancağının gölgesinde yaşayabilirdi. O gölge artık yoksa ise o topraklarda, ne mülk ne de başka bir şey artık Türk’e ait olamazdı. Bunu bilen Üsküp Türk’ü, gönderde artık olmayan sancağa son kez selam verdi ve hepsi hevenk hevenk kafilelerle yola düştüler. Nereye, Sağdıç? Anavatan’a, çokça da Istanbul.

Üsküp Türklüğünü Üsküp’te sürdürmek isteyenlerden biri arkadan koşarak geldi. Önce soluklandı bir. Elinde daha dün tepede salınan sancak var idi. Üç kez öpüp alnına sürdükten sonra, sancağı Hasan’ın ailesine verdi. Hasan’ın en büyük ağabeyi almış idi sancağı. O hevenk hevenk kafileler arkada, Hasan’ın ağabeyi ve sancak önde. Yoksul ve gururlu bir biçimde, Osmanlı’nın yeni sınırına doğru yürüyedurdular. Ancak şimdi ne olacak idi, Sağdıç? Yolda güvenlik yoktu. Rum-Bulgar çeteciler hâlâ yarı resmi bir askeri güç olarak yollarda yeni avlarını bekliyorlardı. Osmanlı’nın da bu güvenliği sağlayacak gücü, ne de (üzücüdür) isteği var idi. Uzayda kör yıldızlar gibi yazgılarına terkedilmişti o insanlar. Ancak O’nlar Evlad-ı Fatihan idi. 10 bin yıldır yürüyordular zaten. Bir toprak parçasında sabit oldukları zaman birimi, günümüz insanı için tek bir solukluk zaman idi. Yine yürüyordular işte. Vakur, mütevekkil ve korkusuz. Hasan’ın ağabeyi ve sancak en başta. O sancak ki, 6 yüzyıl önce başı dik girmiş idi bu topraklara. O sancak, o aynı sancak, içresinde ağır bir efkar olmasına karşın, yine de başı dik idi. Yine bir Evlad-ı Fatihan’ın elindeydi çünkü. Düşman ve hayinlerin namahrem elleri değememiş idi. Değemeyecekti de zaten. Ölsek bile. Hasan’ın ağabeyi ve sancak önde, hevenk hevenk tüm Üsküp Türkleri arkada ve yol boyunca kafileye katılan diğer Kumanova ve de Manastır Türkleri beride; yürümeye devam etmiş idiler Anavatan’a; çokça da Istanbul. Yalnız ne var idi yollarda? Açlık, yorgunluk, yıkkınlık, hastalık ve çeteler. Ölüm “aman!” etse, bu çeteler etmiyor idiler. Zaten biz de “aman!” demezdik çapulcuya. Demedik de! Geçtiler Hasan’ın ağabeysinin karşısına, sancağı istediler. Köpek, her hayvanı köpek sanırmış. Oysa it soyu değildi O’nlar. Hasan’ın ağabeyi vermedi sancağı. Vuruldu. Ölmedi. Şehit oldu. Sancak yere düşmedi. Hasan’ın diğer ağabeyi aldı sancağı eline ve ardlarına bir an olsun bakmadan, yürümeye devam ettiler. Gazada, ardda kalana bakılmaz. Bu yürüyüş bir biçim gaza idi O’nlar için. Bundandır ki, dualarını ve hüzünlerini içrelerine gömüp, sürdürmüş idiler yürüyüşlerini. Ancak yolda bir çete daha ve Hasan’ın diğer ağabeyi de şehit. Sancak, Hasan’ın diğer ağabeyinde bu kez de. Sonra O da şehit. Çeteler salgın hastalıklardan daha çetin ve kesin öldürüyor idiler. Diğer ağabeyi aldı sancağı. Birkaç köylük sonrası, O da şehit. Sonra diğer ağabeyi aldı sancağı eline. Birkaç tarla sonrası, O da şehit. Bir sonraki ağabeyi aldı sancağı, bir kaç bulut sonrası, O da şehit. Sonra, bir sonraki ağabeyi, sonra diğeri. Sonra, diğeri. Sonra, diğeri. Selanik’de idiler. Hasan, anası, ağabeyi ve kızkardeşi... Hasan öfkelerin en ağırı, en uzunu ve kalını ile başbaşa idi. Selanik İskelesi’nin başına geldi. Bağırmak istedi. Ağlamak. Ancak ağlamak olmazdı şimdi. Düşmana inat, gülmek gerekti. Nasıl, Sağdıç? Yitirdiği babası ve 9 ağabeyinin ağırlığı, uzunluğu ve genişliği vardı üzresinde. Bir de yaşamları. Hasan artık 10 yaşında değildi, belkiyse 3 yüzünü çoktan aşmış idi. Ağırlığı ton, uzunluğu buradan uzay ve genişliği de artık tüm dünya idi sankiyse. Artık insan değildi. Görkemli bir varlığa dönüşmüştü. Düşünceli idi. İçliydi. Öfkeli idi. İsyanı vardı. Bir Selanik’e bakıyor, bir denize. Ne deniz O’nun idi, ne de Selanik artık. Kendisi bile O’na ait değildi zaten o an. O, belli bir güce aitti artık. Bunun ne olduğunu sonraları anlayacak idi. Anası geldi yanına. Kafiledeki birçok Türk gibi, O’nların da, Istanbul’a denizden gidecek paraları yok idi. Yine yürüyecekler idi. Sorun değildi. Alışmıştılar zaten. Anavatan’a kavuşmuş olacak olmanın da heyecanı da vardı. Yürümek olmayacaktı bu. Sankiyse, bir uçmak. Hemen yola koyuldular. Bu kez, bazı Selanik Türkleri de eklenmiş idi kafileye. Hasan’ın ağabeyi ve sancak önde ve diğer herkesler beride, yürüyüşe geçtiler yine. Bu kez yürüyüş daha güvenli geçiyordu. Bir saldırı, kıyım yok idi. Epey de yol almıştılar. Hasan, yaklaştıkça Istanbul’u kafasınca hayal ediyordu. Babası anlatmıştı bir seferinde Hasan’a Istanbul’u. O günden beridir düşünür. Hep bir asker olarak gelmeyi istiyordu Istanbul’a, ancak yazgı O’nu yarıyurtsuz olarak sürükleyecek idi buralara. Uzaktan artık Edirne görünüyor idi. Kafile biraz hızlanmıştı. Son bir solukla kendilerini Anavatan’a atmak istiyordular artık. Ancak... Ancak Rum çetelere daha can borcumuz kalmış olmalıydı ki, bize son bir kıyak daha geçecek idiler. Önce sancaktan başladılar, Hasan’ın son ağabeyinden, ki 15 yaşında idi. Ölürken, Hasan’a devretti sancağı. İlkin kavrayamadı sancağı Hasan. Binlerce yılın tarihi var idi o sancakta. Taşımak elbet kolay değildi. Hele bir çocuk için. Ya da bir yarıçocuk için demek daha doğrudur, Sağdıç. Yüklendi sancağı Hasan. Soluna döndü bir. Gördü ki, anasına birkaç Rum tecavüz etmeye hazırlanıyor idiler. Deliye döndü. Rum, anasının giysisini yırttı ve şaşırttı anası herkesleri. Hırsızlığa karşı, yavrularının rızkını korumak için, anası Hasan’ın, on küsur altını bedenine dikmiş idi. Bunu görünce Rum da şaşırmıştı ancak iştahları da o denli artmış idi. Altınları, sankiyse bir giysinin sırma düğmeleri gibi, tek tek kopardılar kamalarla. Kan idi yerler ve her şeyler. Hasan sinirden aldı sancağı ve yürüdü Rum’un üzresine. Sankiyse, bir Osmanlı yürüyor idi üzresine Rum’un. İlkin çocuk diye dikkate almadılar, ancak Hasan bütün bir Osmanlı’nın öcü ile saplayınca sancağın alemini Rum’a, telaşlandı diğer ikisi. Telaş ve heyecandan kaçtılar ikisi de. Zaten kafileye saldıran diğer Rum’lar da, o son kıyaklarını geçtikten sonra, çoktan uzaklaşmışlar idi. Anasını kollarına aldı Hasan. Anası, 10 yerinden kurşun yemiş gibi kan kaybetmiş idi. Diğer insanların yardımıyla, anasını bir kağnıya yatırdı. Anası: “Kardeşin” dedi, “Kardeşini denklerin arasına sakladım.” Hasan, o kargaşada küçük kızkardeşini unutmuş idi. Denklerin arasına saklamış idi kızkardeşini anası; zarar görmesin, daha o yaşta mahremine dokunulmasın diye. Hasan başını salladı ve gitti bakmaya Hasan. Gördü ki, çocuk ve yaşlıyı denk öldürüyordu ölüm. Ölümden denkler bile kurtaramıyordu. Kızkardeşi, birkaç Rum süngü dokunuşlarıyla şehit olmuş idi. Rum değerli eşya ararken, kızkardeşini süngülemişti. Ve o denli çocuktu ki kızkardeşi ve o denli yumuşak, Rum her hangi bir yastık süngülüyor sanmıştı herhal. Bir yastık huzurunda da yatıyordu kızkardeşi zaten. Anasının yanına gitti hemen Hasan. “Kızkardeşim...” dedi ağlayarak, “Ölmüş ana” dedi ancak üzülemedi anası çünkü O da şehit olmuştu. Çevresine baktı Hasan. Herkesler ağlıyor, yarasını sarıyor. Dua ediyor, bağrıyor, çağrıyor... Velhasıl ağır bir ses bulutu var idi üzrelerinde. Birden bütün sesler elendi Hasan için. Ses, pıs oldu. Temiz bir sessizlik. Bir kendine baktı Hasan, bir sancağa. Gözlerini yumdu. Düşündü. Açtı gözlerini. Bir gökdelen gibi duruyordu sancak tepede. Ancak hafifti artık. Daha bir doğruldu. Sırtını dik tuttu. Başını kaldırdı. Dudaklarını ıslattı biraz ve bağırdı: “Gidiyoruz!!!” Herkesler doğruldu birden. Bir besmele çektiler ve devam ettiler yürümeye.

Öyle bir duygular toplamı vardı ki, şunu hissediyorum diyemiyordunuz o an. Her şeyler vardı çünkü. Ancak görkemli bir heyecan var idi en başta. Öyle bir heyecan ki, Osmanlı sınırına gelmek sankiyse bir kaç adım tutmuş idi. Ne görkemli ve alçakgönüllü bir heyecan idi o. O özgür bayrağın sallanması sınır boyumuzda. O bayrağı görmek. Bizim olanı görmek. En başta Hasan ve sancak ve diğer tüm Türkler, önce sınırboyundaki erlerimizi öptüler. Sevgiliyi kucaklar gibi bir kavuşma anı. Sonra da, eğilip öptüler toprağı. Bizim olan toprağı. Kimi tüm parmaklarını geçirip, sinir ve sevinçten ağlıyor, kimi demin ölen akrabasını gömüyor, kimisi de namuslu ve temiz bir sessizlik içresinde bakıyordu çevresine. Hasan ise bir er gibi sancağını tutuyor idi elinde. Gözü de, kağnıda yatan anasına ve yerinden kıpırdatmadığı denke sarılı kardeşine bakıyor idi arada bir. Dimdik duruyordu. Öksürmesi gelmişti. Öksürmüyordu. Ağlamak zaten yasaktı. Bir anda bir zabit belirdi yanında. Adını sordu: “Hasan” dedi Hasan. Konuşuyorlardı. Konuşma uzayınca az biraz kuşkulandı Hasan ve; “Sancağı vermem, Istanbul’a kadar benle. Padişah’a veririm anca” dedi. Zabit başını okşadı Hasan’ın. Küçücük çocuk sancağı verebilir miydi Padişah’a? Sultan Reşat’ın da pek umrunda olmazdı zaten. Sancak ya da başka bir şey. Zabit ancak yine istedi sancağı Hasan’dan. Hasan vermedi yine. Vermeye de hiç niyetli değildi. Kurşun atılsa, kafa bile atabilirdi o kurşuna. Zabit bir daha yeltendi. Olacak gibi değildi ancak. Durum karşısında, zaten zabitin de gözleri nemlenmişti. O yaşta bir çocuğun sancağı namus konusu yapmasına, zabit o güne değin rastlamamış idi. Çocuğun onur ve gururuyla oynamak pek yanlış olacaktı. Alnından öptü Hasan’ı. Bir öneri getirdi sonra da: Yanlarına iki asker verecek ve bir araba ile Hasan ve şehitlerini Istanbul’a yollayacaktı. Hasan kabul etmedi. Yürümek istedi. Zabit: “Anan ve kızkardeşini gömmen gerek hemen. Yoksa Istanbul’a kadar çürürler. Dinimizce günahtır bu” deyince, Hasan kabul etti. Sancağı bırakmadan ilerledi arabaya Hasan. Anası ve kardeşi bir tabuta kondu. Kapanmadan, anasının elini öptü ve yüzünü; kardeşini sevdi son kez. Ağlamak yasaktı. Bir daha baktı. Kapandı tabut. Bu, O’nları son kez görmesi olacaktı. Hasan bindi arabaya. Elinde sancak. Ve yollandılar Istanbul’a doğru...

Yol boyunca düşündü Hasan. Durmadan. Her şeyleri ve herkesleri. Hiç sinema izlememesine karşın, bir izlem (filim) şeridi gibi geçti gözlerinin önünden yaşadıkları. 12 kardeş, bir ana ve bir baba olarak çıktıkları Üsküp ocağından, geriye tek Hasan kalmış idi. Bir tek Hasan. Ve de sancak. Nedir bu, Sağdıç, nedir bu? Bir kimsesizlik tasarısı. Hasan için. Ve diğer Hasan’lar için. Hasan kimsesiz idi. Ta ki Istanbul’a varıncaya dek. Bunu da biraz sonraları anlayacaktı: Özünde, kimsesiz olmadığını. Ancak yolculuk boyunca, durmadan bunu düşündü Hasan: Kimsesizlik. Anasızlık. Babasızlık. Kardeşsizlik. Yeniden yeniden düşünürken bunları, sancağa daha bir sıkı sarıldı. Ailesine sarılır gibi tıpkı. Bu ara da, Istanbul’a yaklaşılıyor idi. Havası esmeye başlamıştı çoktan. Serin bir ezan kokusu var idi tadında ve nihavent bir taksim. Velhasıl, bir Istanbul...

Neyse ve neyse, Sağdıç. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Sonra sürdürürüz bu konuşmayı. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe