| Ali Özsoy |
Faşizme karşı
Halkı uyandıran kalk borusu Bugün herkes ağzına AKP faşizmini dolamış durumda. Toplumda büyük bir şaşkınlık ve yılgınlık havası yayılıyor. TÜRKSOLU ise daha 5 yıl önce AKP’nin niteliğini lafı hiç dolandırmadan ortaya koymuştu. 70 milyonu uyaran bir kalk borusu gibi 2003 yılında “Ordu Göreve” çağrısıyla tüm Türkiye’yi sarstık. Faşist iktidar mutlak diktatörlüğe giden yolda daha bu aşamada değildi. Ve bugün 90’ınına merdiven dayamış bazı yazarlar daha faşizmin baskısıyla tanışmamıştı. Kürt-İslamcı faşist sermaye gazetelerine sponsor bile oluyordu. Ve “Ordu Göreve” diyen Atatürkçü gençleri, kimi yazarlar “darbecilikle, AKP’nin iyi icraatlarını ve ekonomik başarılarını” gözardı etmekle suçluyordu. Amacımız tarih dersi vermek değil. Ama aynı yazar bugün bile gözaltından çıkınca Başbakanı uzlaşmak için göreve çağırıyorsa, TÜRKSOLU olarak yine doğrucu Davut görevine soyunmak vazifemizdir. “Ordu Göreve” diyen Atatürkçü gençlere saldıranlara bakın 5 yıl önce ne yanıt vermişiz: “Asıl marjinal olan şeriatçılardır. %25’lik oy oranlarıyla dikta kurmaya çalışmaktadırlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm dayanak noktalarından, tüm Cumhuriyet kuvvetlerinden, Türk Ordusu’ndan, Cumhurbaşkanlığından, devlet bürokrasisinden, Türk milletinden hatta kendi tabanlarından bile tecrit olmuş küçük bir azınlıktırlar. “ (Gökçe Fırat, sayı 42, 27.10.2003) Eğer Türkiye bizleri dinleseydi, bugün yaşadığı karanlıklara gömülmek zorunda kalmayacaktı. Nitekim uyarımız açıktı: “Bir gece tank sesiyle mi, yoksa bir gece hilafetin ilan edildiği haberiyle mi uyanınca anlayacaksınız saflaşmayı? Size tavsiyemiz birinci olasılıktır, çünkü millet ve Ordu halkını sever, ama hilafetçilerin eline düşerseniz, kellesi ilk uçurulacaklar sizler olabilirsiniz! Ya mollanın yanındasınız ya Ordu’nun! Ya Şeriatı savunursunuz ya da Cumhuriyeti! Kıvırtmanın alemi yok... (Gökçe Fırat, sayı 42, 27.10.2003) O gün kayıtsız kalanlar bugün mollanın satırını boyunları üzerinde ilk kez hissetmeye başladılar. Bir telaş aldı yürüdü. Ama geç değil. Bizi dinlemek için hiç geç değil.
III. Abdülhamit’in faşizmi AKP iktidarı sıradan bir iktidar değildi. Türkiye’yi parçalayıp, Cumhuriyeti yıkacak bir ABD planının piyonuydu. Dolayısıyla sıradan bir sağcı, işbirlikçi iktidardan farklı olarak, direnecek Türk halkına karşı diktatörlüğün en acı uygulamalarıyla yanıt verecek bir iktidar olmak zorundaydı. Yine bu gerçeği çok erken bir dönemde tespit eden TÜRKSOLU, Tayyip Erdoğan’ın sözde demokrasi açılımlarının niteliğini III. Abdülhamit rejimi saptamasıyla ortaya serdi: “33 yıl süren Abdülhamit diktatörlüğü tam da Meşrutiyet’in yarattığı hürriyet tartışmaları içinde gelmemiş miydi? Ne tesadüf ki III. Abdülhamit devri de Türkiye’nin AB’den gelecek demokrasi beklentilerinin en üst düzeye ulaştığı bir döneme rastlamaktadır. Şeriatçı iktidar AB süreci ve demokrasi kisvesi altında koyu bir taassup ve istibdat dönemine geçiş hazırlığındadır.” (Ali Özsoy, sayı 81, 09.05.2005) Ve tıpkı II. Abdülhamit gibi, Tayyip Erdoğan’ın da kendi ordusuna düşman olduğunu, Türk Ordusu’na karşı girdiği bugün apaçık ortaya çıkmış tertipleri Şemdinli Komplosundan sonra ilk TÜRKSOLU açıkladı. Şemdinli sonrası medyanın ve hatta CHP’nin AKP tarafından tamamen manipüle edildiği dönemde, gerçek hedefin ne olduğunu TÜRKSOLU’nun 20.03.2006 tarihli 103 nolu sayısında “Büyükanıt Paşa’ya Miloseviç Sonu Hazırlanıyor” kapak sloganıyla duyurduk. 11. Cumhurbaşkanı: Kürt-İslam Hitler’i Ve daha toplum AKP’nin Çankaya’ya yönelik planlarına uyanmadan, CHP ve kimi dernekler uykudayken, kimsecikler Anayasa Mahkemesi kapılarını aşındırmadan, faşizmin en tehlikeli planını duyuran yine TÜRKSOLU’ydu. AKP’nin faşist karakterini açıkça duyuran TÜRKSOLU, 11. Cumhurbaşkanı olarak Hitler bıyıklı AKP liderini kapağına çıkarmıştı: “Hilafet tehlikesini anlayamayanlara sesleniyoruz: Tayyip Erdoğan’ın herhangi bir Cumhurbaşkanı olarak kalmayı kabullense bile yine büyük tehlikedir. Neden mi? Bir kere Tayyip Erdoğan’ın ve partisi AKP’nin faşist çizgisi bu konuda uyarıcı olmalıdır. Tayyip Erdoğan’ın iktidardaki icraatlarını, rakiplerine karşı yaptıklarını incelediğimiz zaman Tayyip Erdoğan’ın kuracağı rejimin adeta bir faşist diktatörlük olduğunu söyleyebiliriz… Elinizden ne geliyorsa yapın, Ne olursa olsun engelleyin… Daha Haziran ayındayız. Cumhurbaşkanlığı seçimi Nisan ayında... Vaktimiz bol... Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını engellemek için vakit daha geç değil…” (Özgür Erdem, sayı 110, 26.06.2006) AKP iktidarının bir faşist çete niteliği kazandığını yine TÜRKSOLU Başyazarı “Kürt-İslam Mahkemeleri” başlıklı yazısıyla tespit etmişti: “Demokrasi, insan hakları, hukuk diye diye iktidara gelenler, artık hukuku rafa kaldırmışlar, komplolar, baskınlar, infazlarla iş görmektedirler. Artık Türkiye’de bir Kürt-İslamcı çete iktidarı vardır.” (Gökçe Fırat, sayı 110, 26.06.2006, Başyazı) Faşizme ölüm, Türk’e hürriyet Danıştay saldırısı, Şemdinli komplosu ve Hrant Dink cinayeti Kürt-İslam çetesinin iktidarın tüm olanaklarını kurarak faşist rejimin son tuğlalarını koymak üzere olduğunu gösterdi. Faşist çetenin tetikçileri cinayetler işliyor, suç Ordu’ya, Atatürkçülere, ve milliyetçilere atılıyordu. Sokaklarda PKK’lılar, “Hepimiz Ermeniyiz”ciler ve Kürt istilacıları egemen oluyor; Atatürkçülere ve Türklere ise sokaklar yasaklanıyordu. Herkesin sokağa çıkmaya korktuğu, hatta sokağa Türk bayrağıyla çıktığımız için faşizmi kışkırttığımız ve provokasyona neden olduğumuzu ileri sürdüğü koşullarda, Türk milletini uyandıran kıvılcımı Milli Mücadele ve TÜRKSOLU çaktı. AKP’ye karşı anti-faşist direnişin sembolleşen sloganlarından “Hepimiz Türk’üz, Hepimiz Mustafa Kemaliz” sesleri, Kürt-İslam faşizminin genelgelerine ve seferber ettiği birnlerce kolluk gücüne rağmen İstanbul sokaklarını inletti. Bu şartlar faşizme karşı “Milli Mücadele Stratejisini” halka duyurduk: “Kürt-İslamcı faşizmin medyadan sonraki ikinci dayanağı sokaktır. Faşist çete PKK ile anlaşarak sokakları Kürt istilacılarının denetimine bırakmıştır. Faşistler baskı rejimini sokaktan başlatırlar. Vatandaşa verdikleri mesaj ‘sakın sokağa çıkma, tepki gösterme, öne çıkma’dır. Vatandaş sessizliğe, suskunluğa çağrılır ve faşizmin tüm kurumlarıyla ülkeyi teslim almasını seyretmesi istenilir. Avrupa’da faşizmin nasıl iktidara geldiği ortadadır. Herkes susmuştur, susturulmuştur ve seyretmiştir. Şimdi benzeri bir susturma operasyonu Türkiye’de düzenlenmektedir. Faşistlerin taktiği ‘aman ha provokasyona gelme yoksa faşizm gelir’ propagandasına dayanır. Örneğin Kürt faşistleri Türk bayrağı mı yaktı, hemen bir fısıltı gazetesi çalışır: “Sakın tepki göstermeyin, provokasyon olur, sonra en çok Türkler zarar görür... O nedenle temel strateji Türkleri keskin, tavizsiz bir ideoloji etrafında toparlamak, güç haline getirmektir. TÜRKSOLU’nun kimi zaman sert bulunan politikaları işte bu gerçeklikten hareketle oluşturulmaktadır. Temel sorun Türkleri toparlamaktır: Cephe kurmaktır. Cephenin anlamı itttifak cephesi kurmak değil, mücadele cephesi kurmaktır. Bir nevi savaş mevzisine, sipere adam toplamaktır. Karşı tarafın bu tür bir hazır kıtası vardır ama Türklerin yoktur. İşte Türklerin tek eksiği budur. Yürüyüş bu noktada sadece ve sadece Türküz diyenleri toparlamak yolunda atılmış bir ilk adımdır ve devamı gelecektir. Yanlış strateji uygulayan ulusalcılar dağılırken TÜRKSOLU’nun kitleselleşmenin eşiğine kadar gelmiş olmasının nedeni budur. Bu noktada 1.5 yıl önce ‘Kürt sorunu yok Kürt istilası var’ kapağımızla çıkarken bize büyük bir saldırı olacağını biliyorduk. O nedenle temel strateji olarak Türklüğün korunmasını belirledik ve “Türk oğlu Türk kızı Türklüğünü koru” dedik, bu işin sabır işi olduğunu biliyorduk “Türk’ün sabırla imtihanı” manşetini attık, Kürtlerin saldıracağını biliyorduk ve onlara karşı da Nâzım’ın dizeleriyle seslendik ‘Safları sıklaştırın çocuklar uzaktan duyduğunuz çakalların ulumasıdır’ dedik. Geldik bugüne, çakallar hâlâ uluyor ama Türkler uyanıyor ve toparlanıyor. Elinde Türk bayrağı beş yaşındaki çocuğumuz korkutuyor Kürt-İslamcı çeteyi ve ‘çocukları kullanıyorlar’ diye yayın yapıyorlar. Onlara değil yine kendi çocuklarımıza sesleniyoruz.” (Gökçe Fırat, sayı 126, 12.02.2007) Ve bundan bir hafta sonra faşistlerin aslında vatanımızı işgal etmek isteyen emperyalizmin uşağı olan Kürt-İslamcı istilacılar olduğunu duyuran TÜRKSOLU, Türk’ün kurtuluş parolasını duyuruyordu: “Hiçbir işgal kalıcı olamaz, hiçbir faşist diktatör de... Faşist faşistliğini yapadursun, faşizme karşı ulusun onurunu gösterenler her zaman çıkar. Bugün Milli Mücadele bu zeminde verilmektedir. Milli Mücadele Bayrağı altında insanlar bu nedenle toplanmaktadır. Türk ülkesini faşistlere teslim etmemeye kararlıyız. Faşizme ölüm Türk’e hürriyet!” (Gökçe Fırat, sayı 127, 19.02.2007) Kürt-İslam Faşizmine karşı Türk barikatı, Türk karagahı Faşizmin dış desteği emperyalizm ise, içteki tabanı Türk yurduna karşı Kürt istilası ve Kürt-İslam örgütlenmesidir. TÜRKSOLU, AKP’ye karşı mücadelenin antiemperyalist ve antifaşist bir halk mücadelesi olması gerektiğini duyurarak, bunu ancak Türklüğe dayanan ve sol bir örgütlenmenin başarabileceğini vurguladı: “Türk solculuğu; solculuğu, milliyetçiliği, Atatürkçülüğü tek bir potada eriten bir birleştiriciliğe sahiptir. Dolayısıyla dağılan gruplar birer birer ortadan yok olacak ama dağınık halde duran solcu, miliyetçi, Atatürkçü yurttaşlar Milli Mücadele çatısı altında toplanacaktır.” (Gökçe Fırat, sayı 128, 26.02.2007) Türk milleti için karargah olma özelliğimiz bugün daha da çok ön plana çıkıyor. Özellikle CHP’ye yaptığı AKP’ye karşı antifaşist mücadele verme ve meclisi boşaltarak sine-i millete dönme çağrısının faşizm ile uzlaşıcı zihniyet tarafından ıskalanması, TÜRKSOLU’nun bu tarihsel görevini daha da ön plana çıkarmış ve ağırlaştırmıştır. Vakit daha çok geç değilken, CHP’yi, Ordu’yu ve tüm ulusal güçleri göreve çağıran TÜRKSOLU, 5 milyon kişiyi Ankara’ya toplayacak ve AKP’yi devirecek bir halk hareketinin mümkün olduğunu saptamıştı: “Bu tabloyu yaratmak ve bu iktidarı devirip, erken seçim yolu ile demokrasinin önünü açmak sadece ve sadece CHP’nin elindedir. CHP bu fırsatı kullanmazsa bu ülke ya açık bir Kürt-İslam faşizmine teslim olur ya da askeri bir darbeye..” (Gökçe Fırat, sayı 130, 12.03.2007) Tarihi uyarımızın ne kadar yerinde olduğu gün geçtikçe açığa çıkıyordu: “Sağ iktidarlardan yakınan ama bu iktidarı yıkmak için gereken cesareti göstermeyenlerin yakınma hakkı da kalmamaktadır. Tüm CHP üyeleri parti yönetimine sine-i millet yoluyla iktidar için baskı kurmalıdır. Faşizme karşı halk partisi olmak mı, yoksa faşizme yem olmak mı, CHP’liler karar versin...” (Gökçe Fırat, sayı 131, 19.03.2007) TÜRKSOLU’nun mücadele çağrısına yan çizenler, milyonların meydanlarda toplanmasını kenardan izlemek zorunda kaldı. Ancak milyonlar artık başsız, örgütsüz ve manipülasyona açıktı. Sivil toplumcu muhalefete mahkum edilmişti. Faşist Parti kapatılsın 22 Temmuz seçimlerine giden süreçte ulusal güçlerin içine düştüğü tuzağı ve faşizmin güçlenişini gören TÜRKSOLU uyarıcı yayınlarına devam etti. Herkesin AKP’nin bir iki mitingle yıkılacağını umduğu günlerde, TÜRKSOLU’nun 09.04.2007 tarihli 134. sayısının kapağındaki “Faşizmin Ayak Sesleri” sloganı tarihe düşülen bir nottu. Bir hafta sonra 135. sayımızda ise bugün son çare olarak başvurulan önlemleri o günden atılması gereken ilk adım olarak duyurduk: “AKP’yi Kapatın” “AKP’yi Kapatın” ve “Ordu Irak’a” çağrılarımız 22 Temmuz’dan önce yerine getirilseydi bugün bambaşka ve çok daha aydınlık bir güne uyanacaktık. Geç kalan önlemler faşizmin önünü açmıştır. Yine de TÜRKSOLU herkese Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak için görevini hatırlatmaktan geri durmamıştır. Bundan daha iki ay önce 171. sayımızda yinelediğimiz “Faşist Partiyi Kapatın” çağrımız Türkiye’de AKP faşizmini engelleyecek son çare olarak bugün uygulanmaktadır. “Bu iş Şemdinli’de biter” Faşizme karşı direnme ve mücadele etmek çizgisini seçmeyenlerin en büyük umudu ABD’nin AKP’yi değil, kendilerini seçeceğiydi. Ancak AKP’yi, faşizmi ve emperyalizmin doğasını asla anlayamadıkları için çuvalladılar. İşin acı olan tarafı hatalarının bedelini Türk milleti ödüyor. TÜRKSOLU çok daha önceden AKP iktidarının kaçınılmaz olarak gireceği diktatörlük yolunu saptamış ve uzlaşma uman güçleri uyarmıştı. 172. sayımızda başyazımızda “Bu İş Şemdinli’de Biter” öngörüsü yapıyor ama AKP’nin aslında kendi sonunu da hazırladığını duyuruyorduk. Ergenekon adı altında yürütülen faşist sindirme operasyonunun aslında anti-faşist Türk direnişini tetikleyeceği saptaması, daha herkes faşizme gözlerini yumarken TÜRKSOLU sayfalarında yer aldı: “Burada kritik nokta ise örgütlenmektir. Aslında faşistler toplumun kendi karşısında örgütlenmesine karşıdırlar. Onlar suskun toplum, sindirilmiş toplum istemektedirler. Toplum susacaktır, örgütlenmeyecektir ki faşizmi rahat rahat getirebilsinler. Ama bu sindirme operasyonunun bir de ters etkisi var. Yine tecrübeyle sabittir ki faşist uygulamalar toplumun örgütlenmesine engel olmaz aksine örgütlenmeyi zorunluluk haline getirir. AKP’liler istiyorlarsa örnek aldıkları faşist rejimlerin nasıl yıkıldığına bir baksınlar, toplum susmuş mu!..” (Gökçe Fırat, sayı 171, 28.01.2008) Türk sabahının müjdecisiyiz Bugün AKP’nin kapatılma davası açıldı. Kürt-İslam faşistleri ile demokrasiyi ve vatanı savunan Cumhuriyet güçleri arasında arasındaki mücadele hiç olmadığı kadar sertleşti. TÜRKSOLU’nun Cumhuriyeti ve demokrasiyi savunmakla sorumlu kurumlara yaptığı çağrılar, er ya da geç faşizme karşı son umut, son çare olarak gündeme alınıyor. AKP’ye kazandırılan vakit, faşist iktidarın karşı önlemlerle baskılarını daha da arttırabilmesine neden oldu. Son gözaltılar ve tutuklanmalar, faşist sindirme operasyonunun Kuvvet Komutanlarına kadar dayanması bunun en açık göstergesiydi. Toplumu korkuyla ve sindirerek teslim almak isteyenlere karşı, TÜRKSOLU yine görevini yaptı. AKP’ye karşı direniş bayrağı sokaklarda bir tek TÜRKSOLU’nun “Kapatın gitsin” sloganıyla dalgalandı. Ne yazık kı Başsavcı Yalçınkaya’yı ve direnen Cumhuriyet kurumlarını başka hiçbir dernek veya parti savunmaya sesaret edemedi. TÜRKSOLU ise “Sabahın Bir Sahibi Var” başlıklı başyazısıyla sabahın müjdecisini ve çıkış yolunu duyuruyordu: “Bu noktadan sonra artık AKP açısından da Tayyip açısından da uzun ince yolun sonu görünmüştür. Bugüne kadar AKP’nin günüydü. Ama AKP tüm Türkiye’yi bir “gece”ye mahkum edip bunu Aydınlık Türkiye olarak göstermeye çalışmaktadır. Uyaralım, gece bitmek üzeredir.” (Gökçe Fırat, sayı 179, 24.03.2008) AKP’nin en büyük gücü karşıtlarının dağınıklığı ve devrimci olmamasıydı. En son faşist baskıların sonucunda bile AKP karşıtları mücadele etmek yerine Başbakana uzlaşma ve geri adım atma çağrısı yaptı. Onların atabileceği bir geri adım, uzlaşabilecekleri bir ABD kucağı olabilir. Ancak artık Türk halkı atılacak bir geri adım kalmadığını gördü. Faşizm uzlaşma istemiyor. Talep ediyor. Vatanmızı, ekmeğimizi, onurumuzu, geleceğimizi, Cumhuriyetimizi... Halk artık geri adım atamayacağı bir uçurumun kenarında olduğunun farkında. Antifaşist direniş istiyor. Hiçbir yerde de anti faşist halk güçleri “uzlaşma” çağrısının peşinden gitmez. TÜRKSOLU halkı yanıltmadı. Kandırmadı. Uyardı. Doğru yolu gösterdi. Doğru söyleyen bu devrimci evlatlarını Türk milleti artık bağrına basıyor. 10. köyde buluşuyoruz. Ne mutlu artık TÜRKSOLU var. Ne mutlu faşizme karşı direnişin devrimci partisini hep birlikte kuruyoruz: “Görüldüğü gibi toplumu neredeyse tümüyle teslim almasına ramak kala, faşizme karşı çıkanların hâlâ bir çözümü bulunmamaktadır. Bir çözümü olmadığı gibi bu kesimler faşizme karşı mücadeleyi engelleyerek faşizme zaman kazandırmaktan başka bir şey de yapmamaktadır. Bu noktada yanlışlardan uzak durmak ve doğruya yönelmek ön plana çıkmaktadır. Doğru fikir, zafere götürecek tek güvencemizdir. Faşizme karşı bir uzlaşma ve sağduyu aramak en büyük aptallıktır. Gün sağduyu değil faşizmle mücadele günüdür. Faşizmin önüne bugün dikilmezseniz yarın hiç dikilemezsiniz. Faşizme karşı mücadele ise ancak devrimcilerin işidir. Dünyanın hiçbir ülkesinde faşizme karşı mücadeleyi iş çevreleri, bürokrasi, ordu vermemiştir. Faşizm her defasında bu kurumları çabucak yutmuştur. Faşizmin yutamayacağı tek güç halkın kendisidir! O nedenle halkı seferber etmek yerine İttihatçı kafayla girişilecek darbe, baskın vb. her tür teşebbüs yanlıştır. Türkiye’yi faşizmden kurtaracak olan şey İttihatçı komplolara bel bağlamak değil, Atatürkçü devrimci bir partiyi inşa etmektir! Faşizmin gerici siyasetinin karşısına devrimci partinin Atatürkçü siyaseti çıkarılmadığı sürece, faşizmin gayrimeşru her tür tertip örgütünün karşısına halkın partisi ile, devrimci yapı ile çıkılmadığı sürece sonuç alınamaz. Ve her şeyden önce faşizmin gerici siyasetini yıkacak olan, onu halktan tecrit edecek olan şey ilerici bir siyasettir. O nedenle siyaset dışı her çözüm kısa vadede kolaymış gibi durur ama uzun vadede yanlışlığı ortaya çıkar. O nedenle devrimci siyaseti yapacak devrimci partiyi kurmak ve faşizme karşı bu parti ile çıkmak tek akılcı yöntemdir. Halka, mücadelesine ve partisine güvenelim! Faşizm halkı asla yenemez!” (Gökçe Fırat, sayı 180, 31.03.2008)
|