07.04.2008/Sayı:181
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak Gökhan Özbek

Korksun emperyalistler, korksun işbirlikçiler!
“Geçemeyecekler,
faşizmi ezeceğiz!”

Korksun emperyalistler, korksun işbirlikçiler!

Düşünün, altı yılda TÜRKSOLU’nun mücadele ettiği adamları, fikirleri! Şimdi kim nerede ne yapıyor?
Peki TÜRKSOLU?
Yürüyor!
Nereye mi?
Devrime!
Müjdeler olsun ki ezilenler için yeni bir dönemeçteyiz. Küreselleşme palavralarına inat, ezilen ulusların bağımsızlığını kazandığı, dahası düşmanı topyekûn yok edeceği bir dönemeçteyiz.
Yıllar önce TÜRKSOLU şöyle bir kapakla çıkmıştı Türk halkının karşısına: “Korksun Emperyalistler, Korksun İşbirlikçiler!” O kapak kime, niçin yazılmıştır hatırlanmaz bile ama bugün o kapak bize yol gösteriyor artık. Bizim korkulacak bir şeyimiz yok ama onların kaybedeceği, korkacağı o kadar çok şey var ki!

“8 Temmuz’dan 8 Nisan’a sancılı doğum!”

8 Temmuz 1919 Mustafa Kemal’in apoletlerini söküp, düzenle bağlarını kesip devrimciliğe atıldığı gün olarak tarihe geçmiştir. Aslında o gün dünyada yeni bir çağın başladığı bir gündür: Mazlum milletler çağı. Mazlum ulusların kutsal bağımsızlık ateşinin yakıldığı gündür. O ateş ki asırlar boyu bir kordur mazlumların yüreğinde. Kimi zaman alevlense de Karaburun’da Bedrettin yiğitleriyle, acıyla dağlanmıştır hep Pir Sultan gibi darağaçlarında. Kimi zaman adı isyan olmuş Köroğlu gibi Bolu Beyi’ne. Kimi zamansa Dadaloğlu olmuş özgürlüğü elinden alınan halkının adına; ama o ateş hiç mi hiç sönmemiştir.

Peki nasıl oldu da 8 Temmuz’da yakılan o ateş önce Türk Milleti’ni, sonra bütün mazlum ulusların yüreğini sardı? 8 Temmuz’u farklı kılan, başarılan Türk Devrimi’nin ötesinde; Batıdan, emperyalizmden, dahası zalimden kopuşun adı olmasıdır. Yenilecek tek korkunun korkular olduğunun ispatlanmasıdır. Prangalanmış beyinlerin özgürlüğe kavuşmasıdır. Kısacası düzenden kopup yeni bir düzen kurma kararlılığını gösterebilmektir.

8 Temmuz 1919’dan 8 Nisan 2002’e gelindiğinde aradan geçen 83 yıl aslında ezilen ulusların ezen uluslardan kopma mücadelesinin tarihidir. 83 yıldır ezilen uluslar o gerçeği hep biliyordu: “Batı zalimdi, sömürgendi ve ona karşı bağımsızlık olmazsa olmazdı...” Kimi zaman bu mücadele sekteye uğrasa da, kimi zaman düşen milletler olsa da, aslolan Doğu hep kazanıyordu. Önce Türkiye... Sonra Asya; Hindistan, Çin, Vietnam... Sonra Afrika; Cezayir, Fas, Mısır... Sonra ve hep sonra… Latin Amerika, Ortadoğu… Kısacası mazlum ulusların çağı yaşanıyordu ve emperyalizm hep kaybediyordu.

O gün, 8 Nisan 2002 günü artık çağın adının değiştiği bir gündü. Kimilerinin sıradan bir gazetenin ilk sayısı olarak eline aldığı TÜRKSOLU, yayınladığı manifestosuyla artık bir şeylerin değişeceğini gösteriyordu. O gün o manifestoda yayınlanan gerçekler, bırakın söylenmeyi, düşünülmesi bile zor olan şeylerdi. Dahası, düşünülen ve eyleme dökülen fikirler ilk defa belli bir sistematikte eritilerek yeni bir şey ortaya koyuyordu. Türk Ulusu’na sol düşünce çağrısı yaparken, Türk Ulusu’nun tarihle yüzleşmesini sağlıyordu. Bütün mazlum uluslara çağrı niteliğinde olan Kuvayı Milliye geleneğini uygulamaya çağırıyordu.

Elbette bunu yaparken olmazsa olmaz antiemperyalizmdi ve mazlum uluslara yeni çağı müjdeliyordu. “… Tüm ezilen uluslar, bağımsızlığa kadar kendi yurtlarında verdikleri savaşı, bağımsızlıktan sonra emperyalist metropole taşımalı ve emperyalizmi kendi evinde yok etmelidir. Emperyalizm yok edilmedikçe tam bağımsızlık mücadelesi bitmemiş demektir.”

Bu başlı başına devrimdi. Bu emperyalizmi yok etme kararlılığının adıydı. Bu “mazlum ulus çağı”ndan “antiemperyalist çağ”a geçişin müjdesiydi. “Antiemperyalist çağ”a geçmenin tek yolu vardı ve bunun adı antikapitalizm olarak değerlendirilmişti. Batı emperyalizmini yıkmakla sorunun çözülmeyeceğini, Batı medeniyetinin tasfiyesiyle yerine mazlum ulusların kendi medeniyetini ortaya çıkarması gerektiğinin altını çizerken.

Bunun için yükseltilecek tek bayrağın “milliyetçilik” olduğunu anlatıyordu. En sonunda herkese, her ulusa sesleniyordu: “TÜRKSOLU, Türkiye’de devrim yapma kararlılığının ideolojisidir.” Bu bir çağrı değildi, devrimcinin görevinin devrim yapma zorunluluğu olduğunu vurguluyordu.

Tarih ezilen uluslar için yeniden kırılırken, kendisinden önceki bütün anti-emperyalist birikimi içinde bulunduran ve bu hareketlerin ivmesini mazlum ulusların devrimiyle birleştirmeye çalışan TÜRKSOLU, tarihin tersine kırılan yönelimini yeniden doğru yöne yönlendiriyordu.

Evet, tarih 1919’da ezilenler için kırılmıştı fakat bu kırılma süreklilik gösteremeden, dahası diğer antiemperyalist hareketlerle buluşamadan, Mustafa Kemal’in ölümüyle önce deforme edilip, sonra yok edilmişti. Bundan sonraki Ulusal Kurtuluş mücadeleleri kısmen başarıya ulaşsa da; bölgesel, kıtasal, dahası ezilen uluslar için bir antiemperyalist kutup oluşturamamıştı. Çağ “mazlum uluslar çağı”ydı fakat mazlum uluslar her türlü zorluğa rağmen elde ettikleri bağımsızlığı emperyalizmi yeryüzünden silemediği için yeniden elde etmek zorunda kalıyorlardı. Oysa emperyalizm yok olmadan, tarih akışının ezilenlerin lehine kırılma şansı yoktu.

Burada TÜRKSOLU kritik bir tespit ışığında yola koyuldu: Emperyalizmi yok etme kararlılığı. Üstelik bütün dünyada sosyalizmin bittiği palavraların söylendiği, mazlum ulusların çağının bitip “küresel çağın” başladığı iddia edildiği dönemde! Kısacası bir umut ışığının varlığının ötesinde umudun tarifi bile yapılamazken, TÜRKSOLU o meşhur sloganıyla yeniden herkese haykırıyordu: “Artık TÜRKSOLU var!”

Var olan TÜRKSOLU ezilenlere umut olurken, ezenlere de korku salıyordu; yeni bir terminolojinin, yeni bir ideolojinin varlığını da yanında getiriyordu. Bunun adı “Ulusal Sol”du. Elbette bu ideoloji kendisinden önceki birikimi içinde barındırıyordu ama onların bir taklidinden öte, devrimci diyalektikle doğru ve yanlışları ayıklayan ve elde ettiklerini antiemperyalist sistematik içerisinde yeniden konumlayan ama bununla da yetinmeyip üstüne kendine özgü bir terminolojiyle yeni bir şeyler katan bir karargah konumundaydı.

TÜRKSOLU’nun ortaya çıkışı artık beklenen doğumun gerçekleştiğini ortaya koyuyordu. TÜRKSOLU elbette Türkiye’de devrim yapma kararlılığının adıydı fakat daha başlangıcında bunun sadece Türk Ulusu’na bir kurtuluş müjdesi olmadığını, dahası nerede antiemperyalist bir ateş varsa orada TÜRKSOLU’nun olacağını söylüyordu.

İlk kapağında Arafat’ın olmasının ve “İntifadaya Devam” denmesinin nedeni buydu. Yeni bir çocuktu ama bu çocuk diğerlerinde farklıydı; tıpkı Mustafa Kemal gibi. Bu çocuk hızlı büyüyecekti; çünkü ezilenler devrimci ideolojiye muhtaçtı.

Ezilenler kiminle mücadele ettiyse, TÜRKSOLU da onunla mücadele ediyor, edecek!

Altı yıldır TÜRKSOLU kiminle kime karşı mücadele etti? Bunun cevabı çok net aslında. Ezilenler yıllardır kiminle mücadele ettiyse onunla mücadele etti.

Kimi zaman Atatürk oldu emperyalizme karşı, kimi zaman Turan Emeksiz oldu Menderes diktatörüne karşı.

Kimi zaman Ortadoğu’da El-Fetih’ti adı, kimi zaman gerillaydı Che ile omuz omuza çarpışan.

Adı Nâsır’dı, adı Galiyev’di, adı Deniz’di, adı Ho Şi Min’di, adı Fanon’du, adı Nâzım’dı…

TÜRKSOLU bugün ne yapıyor diye düşünülecekse, kendisinden öncekiler ne yapıyorsa onu yapacak.

Diktatörler mi var?

Yok edecek!

Bağımsızlıktan söz edilemiyor mu?

Bağımsızlığa yeniden kavuşulacak!

Üçüncü Dünya kendisine muhtaçsa orada olacak.

Peki nasıl mı?

Diktatörleri devirecek, bağımsızlığı kazanacak ve bu ateşi Üçüncü Dünya’ya yayacak tek bir gerçek var: Devrimci ideolojinin devrimci örgütü.

Onun için TÜRKSOLU hiç korkmadı kendisine saldıranlardan.

Onun için hiç çekinmedi düşmanlarından ve onun için düşmanları hep korktu TÜRKSOLU’ndan.

Düşünün, altı yılda TÜRKSOLU’nun mücadele ettiği adamları, fikirleri!

Şimdi kim nerede ne yapıyor?

Peki TÜRKSOLU?

Yürüyor!

Nereye mi?

Devrime!

Müjdeler olsun ki ezilenler için yeni bir dönemeçteyiz. Küreselleşme palavralarına inat, ezilen ulusların bağımsızlığını kazandığı, dahası düşmanı topyekûn yok edeceği bir dönemeçteyiz.

Yıllar önce TÜRKSOLU şöyle bir kapakla çıkmıştı Türk halkının karşısına: “Korksun Emperyalistler, Korksun İşbirlikçiler!”

O kapak kime, niçin yazılmıştır hatırlanmaz bile ama bugün o kapak bize yol gösteriyor artık.

Bizim korkulacak bir şeyimiz yok ama onların kaybedeceği, korkacağı o kadar çok şey var ki!

Elbette TÜRKSOLU da ve onunla özleşen “Ulusal Sol İdeoloji” de hayatın içinde olan bir anlayış.

Ve her ideolojinin nasıl ki bir örgütü varsa ve nasıl ki bir önderi varsa, TÜRKSOLU’nun da var, var olacak!

Beklenen doğumun arkasından gelen o örgüt, “devrimci parti” artık aramızda olacak.

Ve önder “Ulusal Sol İdeoloji”nin ideologu Gökçe Fırat yol göstermeye devam edecek.1


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe