07.04.2008/Sayı:181
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Kadını özgürleştiren Atatürk’tür

Kadını özgürleştiren Atatürk’tür3 Nisan günü, tarihimizdeki en önemli günlerden birinin yıldönümü... 3 Nisan 1930 günü Meclis’ten geçen Belediyeler Kanunu ile Türk kadınına “Belediye Meclisi’ne seçmek ve seçilmek” hakkı tanınmıştır. Cumhuriyet Meclisi’nin aldığı bu karar, Türk Devriminin kadını özgürleştirme hareketinin de en önemli adımlarından biri olarak tarihe geçmiştir.

Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen Türk Devriminin toplumsal alandaki en önemli adımları Türk kadının özgürleştirme alanında atılmıştır. Türk kadınını özgürleştirmeden ve toplumsal hayatın içinde hak ettiği noktaya getirmeden Türk toplumunun çağdaşlaşamayacağını her fırsatta dile getiren Atatürk, Türk devriminin örnek insan modeli olarak hep kadınları ön plana çıkarmıştır. Her devrimin yarattığı bir insan modeli vardır. Devrimin ilk yıllarında yetişen bu örnek insanlar bir anlamda devrimlerin kat ettiği aşamaları da ortaya koyan önemli göstergelerdir. Bu anlamda Türk Devriminin toplumsal adımlarının atıldığı 30’lu yıllar incelendiğinde Atatürk’ün kadınlar üzerinde özel bir önemle durduğu görülür. Bu dönemde öne çıkan örneklerin hemen hepsinin kadın olması da ayrıca anlamlıdır. Sabiha Gökçen ve Afet İnan bu dönemin simgeleri olarak tarihe geçmiştir. Bu örneklerden özellikle Sabiha Gökçen’in kaydettiği başarı gerçekten de takdire değer. Dünyanın ilk kadın savaş pilotu olarak da tarihe geçen Sabiha Gökçen, Türk kadınına fırsat verildiğinde neler yapabileceğinin de güzel bir örneğidir.

Bugün Kürt-İslam Faşizminin yaratmak istediği toplumda önce başının kapatılması ve sonra da evlere kapatılarak toplumsal hayattan tamamen dışlanması tasarlanan Türk kadınının karşı karşıya bulunduğu tehlike gözden kaçırılmamalıdır. AKP iktidarı ile yeniden kadının toplumsal yaşamın dışına itilmeye çalışıldığı bugünlerde 30’lu yıllarda Cumhuriyet’in Türk kadınına tanıdığı özgürlüğün önemi bir kez daha anlaşılıyor.
Türklerin tarih sahnesine ilk çıktığı dönemlerde Hakan’la birlikte devlet yöneten kadın, daha sonraki dönemlerde toplumsal hayatın dışına itilmiştir. Hatta Osmanlı döneminde iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine eşit tutulduğu bir dönem yaşanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra ise bizzat Atatürk’ün çabaları sonucu Türk kadını yeniden toplumsal yaşamda hak ettiği yeri almaya başlamıştır. İşte 3 Nisan 1930 tarihinde Meclis’ten çıkan kanun, bunun ilk adımıdır. 26 Ekim 1933’te ise kadınları Köy İhtiyar Heyeti için seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. 3 Aralık 1934’te Anayasa’nın 10. ve 11. maddelerinde geçen “her erkek Türk” ifadesi kaldırılarak “kadın, erkek her Türk” ifadesi konulmuştur. 5 Aralık 1934’te ise TBMM, kadınlara milletvekilliği için seçme ve seçilme hakkını tanımıştır. Böylece Türk kadını, bugün bize demokrasi timsali olarak gösterilen pek çok ülkeden önce belli özgürlüklere sahip olmuştur.

11 Mart 1930 tarihinde Türk Kadınlar Birliği, Sultanahmet’te düzenlediği bir mitingle TBMM’ye teşekkür eder. 1935 seçimlerinden önce ise Türkiye’nin en büyük meydanları seçim nutukları atan kadınlarla doludur. 1935’lerin Türkiye’si bu anlamda 2000’li yıllardan kat kat ileridir.


İkisine birden tek ders

Che GuevaraBu hafta Hadi’yle Mümtaz’er’e bir şey oldu. Medyamızın güzide iki yazarı iki gün arayla Küba ve Che üzerine yazılar yazdılar. Ne olmuş ki, bu konuda yazı yazamazlar mı? Yazabilirler tabi. İsteyen istediği konu hakkında yazı yazabilir. Ama her iki yazının da ortak bir vurgusu vardı ki bu nedenle köşemizde bir kez daha bu zat-ı muhteremlerin seviyesiz kelamlarına yer vermek zorunda kalıyoruz. Sözünü ettiğimiz vurgu her iki yazıda da “Atatürk ve Che” resimlerini yan yana getirenlere. Bahsi geçen iki yazar akılları sıra isim vermeden bizi eleştiriyorlar ve bunu yaparken de Küba’daki rejim ve Che dayanaksız iddialarla karalanıyor. Atatürk ve Che resimlerini yan yana kullanan tek siyasi akım olarak da bu vatandaşlara cevap vermek bize düşüyor.

Cevap hususunda önceliği Brüksel Lahanasına tanıyoruz. 1 Nisan tarihli “Fidel’e destan cehalet bostan” başlıklı yazısında Küba’daki rejim ve sosyal düzen’le ilgili ipe sapa gelmez bilgiler verildikten sonra “Büyük Kemal Atatürk’le totaliter başıbozuk Che Guevara’nın resmini yanyana koymak gafletiyle avunan o hazin ve o cahil ‘ulusalcı’ taife” diyerek aklı sıra bizi hedef tahtasına oturtuyor. Küba’yla ilgilenmeye başlamasının gençlik dönemlerinde başladığını söyleyen Hadi,-kendisi bu döneme cinnet yıllarım der ve bildiğiniz gibi o dönem Hadi, hızlı bir Aydınlıkçı olarak Perinçek’in kanatları altındadır- Küba’yla ilgili yazdığı şeylerin ne kadar saçma olduğunu bildiği için gidip yerinde incelediğini belirtme ihtiyacı duymuş. Hadi’nin dediği özetle şu ki, Küba hiç de bize anlatıldığı gibi bir yer değilmiş: “Dehşet ayrıcalıkla donanmış ve militarist oligarşiyle bütünleşmiş çok azınlık bir “kızıl burjuvazi”; onun denetlediği fahişelikle “turist tırtıklayan” ve “orta halli” olmaya çalışan gayet cüzi bir şehirli kesim; ve nihayet, sefalet içinde yaşan sonsuz geniş kitleler! İşte Fidel Castro’nun Küba’sı budur ve gerisi koca, koskoca bir yalan ve efsanedir!" Yine Hadi’nin iddiasına göre Küba bir sosyalist cennet” değil “sosyalist kerhane”ymiş. Özetle Hadi, Küba’da insanların sersefil, kadınların ise külliyen fahişe olduğuna getiriyor. Hadi Küba’ya ne zaman gitti bilmiyoruz, onu yazmamış. Hatta ben şahsen gitmediğini ve kafadan attığını da düşünüyorum. Bütün bu izlenimleri neresinden uyduruyor ona da akıl sır erdirmek zor. Tamamen hamasi duygularla yazılmış olan bu iddialara şöyle bir cevap verelim: 11.4 milyon nüfusa sahip Küba’da ekonominin yüzde 78’i devlet kontrolündedir. İşsizlik oranı yüzde 1.9, enflasyon oranı da yüzde 3.6’dır. Ekonomide tarımın payı yüzde 4.6, sanayinin yüzde 26.1 ve hizmet sektörünün ise yüzde 69.3’tür ve bu veriler ekonomide gelişmişliği simgeler. Okuma yazma oranı yüzde 99’dur. Eğitim ve sağlık tamamen ücretsizdir ve Küba tıp alanında dünyanın en ileri ülkesidir. Bu verileri nereden mi aldık? Hadi’nin de yazarı olduğu Hürriyet gazetesinden. Sizce kendi gazetesinin bile okumayan bir adam ta Küba’lara kadar gidip gözlem yaparak bunu size objektif aktarabilir mi? Hadi’nin yaptığı en hafifinden ahlaksızlıktır. Bizi buradan vurabileceğini düşünmesi ise kafasızlığına kanıttır. Bu nedenle kendisine hayatta başarılar diliyoruz.

Mümtaz’er’in derdi ise başka. Mümtaz’er bizi eleştirirken fırsat bu fırsat Che ye ve sola olan kinini de kusuyor. 30 Mart tarihli “Che Guevara ve darbeciler” başlıklı yazısına “Onun bir ermiş kişi, örnek bir insan veya bir destan kahramanı olduğuna inananlar var” diye başlıyor. Che’nin aslında bir masal kahramanı değil, epeyce kan dökmüş bir profesyonel devrimci olduğunu belirten Mümtaz’er “Che Guevara bir cani idi” diyerek hükmünü veriyor. Yazı boyunca Che’nin ne kadar cani biri olduğunu anlatıp duruyor. “Aslında, Che Guevara’nın bir ‘gerilla önderi’ olarak kısa zamanda yayılan şöhretinin arkasında acımasızlığı yatar. Yakaladığı kişileri anında, bizzat kendisinin infaz ettiği ve bu yolla çok sayıda cinayet işlediği onu göklere çıkartan kaynaklarda da yer alır” diyerek kin kusmaya devam eder. Mümtaz’er’in buraya kadar söylediklerinin içerisinde sadece bir doğru var. O da Che’nin profesyonel devrimci olduğudur. Kan dökücülüğü ise tamamen Mümtaz’er’in uydurmasıdır. Che’nin verdiği gerilla mücadelesinde dökülen kan şüphesiz Batista’nın döktüğü Kübalı kanından fazla değildir.

“Türkiye’den bakalım: 1970’li yıllarda cinayet işleyenlerin örnek aldıkları kişi Che’dir. Öldürülen binlerce kişinin üzerinde Che’nin hayaleti dolaşmaktadır. Efsaneler bir tarafa Che Guevara, bizim canımızı çok fena yakmıştır.” Bu alıntı da aynı yazıdan. 80 öncesi Türkiye’de meydana gelen çatışmaların da tek sorumlusu olarak Che’yi gösteriyor Mümtaz’er. Che’yi örnek alan solcuların Türkiye’de cinayet işlemeye başladıklarını söyleyen Mümtaz’er aslında bir bakıma kendini aklamaya çalışıyor. Bildiğiniz gibi Mümtaz’er de 80 öncesinde çatışan taraflardan birine mensuptur. O dönem MHP’nin içerisinde yer alan Mümtaz’er aslında çatışma ortamının başlıca sorumlularından biridir. Bütün bunları sola ve Che’ye yükleyerek kurtulabileceğini zannediyorsa aldanıyor.

Belki de Mümtaz’er’in derdi devrimci bir kişilik karşısında duyduğu eziklikten kaynaklanıyordur. 80 öncesinde hızlı ülkücü olan Mümtaz’er, darbeder sonra dönmüş ve Özal’cı olmuştur. İktidar olduğu dönemde Çiller’in danışmanlığını yapan Mümtaz’er, döne döne bugün açıktan Kürtçülüğü savunur hale gelmiştir. Bu nedenle tavizsiz bir devrimci olan ve ölümüne kadar da yolundan sapmayan Che gibi bir karakterin altında ezilmesi gayet doğal.

Son olarak bu iki sivri zekalı yazara şunu hatırlatırız ki; biz tavizsiz Atatürkçü, tavizsiz antiemperyalist ve tavizsiz sol bir hareketiz. Che ile vurmaya çalışmak bizi zayıflatmaz, güçlendirir. Çünkü nereye giderseniz gidin Che’nin tüm dünyada tek bir anlamı vardır: Devrim!


Bülbül Perinçek

Doğu PerinçekYürütülen Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklanan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, soruşturmanın yıldızı olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. İlhan Selçuk ve sabık rektör Kemal Alemdaroğlu ile birlikte gözaltına alındıktan sonra, Selçuk ve Alemdaroğlu’nun serbest bırakılması sonucu soruşturma kapsamında tutuklanan en popüler isim haline gelen Perinçek, sorgulama sırasında takındığı tutumla yine gündeme geldi.

Bilenler bilir, Perinçek, siyasi yaşamı boyunca verdiği ifadelerle ünlenmiştir. Hele bu ifadelerinden özellikle 12 Mart döneminde verdiği yüzlerce sayfalık ifade ise literatüre girmiştir. 12 Mart darbesinden sonra bütün sol gruplar gibi Perinçek ve Aydınlıkçılar da gözaltına alınır ama içeride en fazla Aydınlıkçılar vardır. Çünkü Perinçek sorguda çözülerek bütün örgütü deşifre etmiştir. Daha sonra örgüte özeleştiri veren Perinçek, bu hareketine gerekçe olarak örgütün hapishanede bir arada bulunmasının daha doğru olacağını düşündüğünü belirtmiş. Bir de tabii çelikleştirme hikayesi var. Yine iddialara göre Perinçek bütün örgütü ele vererek örgüt mensuplarının hapishane ortamında çelikleşmesini sağlamak gibi bir amaç da güdüyordu. Perinçek’in bu ilginç ifade hikayesini ayrıntılı olarak eski kayınbiraderi olan Gün Zileli’nin yazdığı anılarında bulabilirsiniz.

Her neyse. Biz yine Ergenekon’a geri dönelim. Perinçek burada da verdiği onlarca sayfalık ifade ile soruşturmanın bülbülü olmayı başardı. Kemal Alemdaroğlu’nun bile susma hakkını kullanmayı akıl edebildiği soruşturmada yılların “kurt” politikacısı Perinçek’in her zamanki gibi konuşkan bir tavır sergilemesi, sizi bilmem ama bizi pek şaşırtmadı. Tutuklanan diğer Aydınlıkçıların bile en azından suçlamaları reddettiği göz önüne alındığında Perinçek’in soruşturmadaki yeri bir kez daha ortaya çıkıyor. Belki de “Bu işin aslını bize anlatsa anlatsa Perinçek anlatır.” diye düşünüp özellikle onu gözaltına almışlardır.

Soruşturma ile ilgili basında yer alan haberlerden öğrendiğimize göre Perinçek’in ifadesinde birbirinden ilginç şeyler var. Perinçek sorgusunda kendisi aleyhinde ifade veren Tuncay Güney hakkında “Homoseksüel” “CIA ajanı” derken, yine kendisi aleyhine ifade veren Zekeriya Öztürk’ü de “ajan provakatör” ilan etti. 40 yıllık siyasi yaşamı boyunca Perinçek’in çok farklı yönleri ortaya çıkmıştı ama kendisinin “Homoseksüel uzmanı” olduğunu bilmiyorduk. Demek ki Tuncay Güney’le o kadar yakın ilişkileri varmış.

Perinçek’e bir destek de Rusya’dan geldi. Perinçek’in de piyonu olduğu Avrasyacılık hareketinin ideoloğu Aleksandr Dugin, Perinçek’in tutuklanmasından sonra yaptığı açıklamada “Rusya’yla yakınlaşma lobisi” olarak adlandırdığı Perinçek’in tutuklanmasının ABD’nin Rusya’ya karşı bir komplosu olduğunu belirtti ama kendisini pek ciddiye alan olmadı.

Son olarak Perinçek’in yeni mektup arkadaşından bahsedelim.

Tekirdağ F tipi cezaevi’nde kalan Perinçek, yalnız geçen F tipi günlerinde kendine bir mektup arkadaşı edindi. Perinçek’in mektupları da en az kendisi kadar ünlüdür. Başbakanlardan en büyük sermaye gazetelerinin genel yayın yönetmenlerine kadar geniş bir yelpazeyle yazışan Perinçek’in yeni mektup arkadaşı da bir gazeteci.

Kim mi?

Hürriyet gazetesinden Ahmet Hakan Coşkun.

Savunmasını da Ahmet Hakan’a yazdığı mektuplar üzerinden yapan Perinçek yine Aydın Doğan’a sığınıyor.


kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa...

Ve MHP sokağa indi. Yıllardır AKP’nin Türk düşmanı uygulamalarına karşı Türk milletini itidal çağrılarıyla pasifize eden MHP sonunda harekete geçerek AKP’ye isyan bayrağını açtı. Geçtiğimiz hafta sonu Mersin’de miting düzenleyen MHP, AKP’yi çok sert eleştirdi. Seçimlerden beri AKP’ye her konuda yardımcı olan MHP, hatırlayacağınız gibi Abdullah Gül Çankaya’ya çıksın diye elinden tutmuş, türbanın serbest bırakılması için meclis’ten karar çıkmasında birinci derecede etkili olmuştu. Kendilerini kınamak isteyen emekli Türk subaylarını döverek gerçek yüzlerini ortaya koyan MHP’lileri biz de eleştirmiştik.

Ama bu son mitinglerine diyecek bir şey bulamadık. Hele mitingin içeriğini öğrenince tabiri caizse küçük dilimizi yuttuk. Çünkü MHP’nin Mersin’de düzenlediği mitingin adı “Balık çiftliklerine hayır” mitingiydi. Mersin’in Anamur ilçesinde düzenlenen mitinge MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ile MHP Mersin Milletvekilleri Behiç Çelik, Kadir Ural ve Akif Akkuş katıldı.

Mitingde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın balık çiftliklerini Mersin’de kurma girişimi protesto edildi. Ülke gündemi her gün alt-üst olurken MHP’nin çevre sorunlarına gösterdiği duyarlılık gözlerimizi yaşarttı.

Perihan Mağden

Eşek!!!

Radikal yazarı Perihan Mağden’i bilmem tanır mısınız? Tanırsınız tanırsınız. Kendisi ikinci cumhuriyetçi, liberal solcu, Kürtçü, devlet ve ordu düşmanı, anti-Türk ama en önemlisi de Atatürk ve Cumhuriyet düşmanıdır. Bütün bu sıfatları bünyesinde toplayan bir zat-ı şahaneyi tanımamak zaten bir insan için “hayat damarlarından birinin kopmasıyla” eşdeğerdir (Atatürk’ten yapılan alıntı tamamen Mağden’i gıcık etme amaçlıdır). Atatürkçüleri ve milliyetçileri Türkiye için birinci tehdit olarak algılayan Perihan Mağden, bütün ömrünü milliyetçilere karşı mücadeleye vakfetmiştir. Öyle ki, hemen her yazısı hakaret unsuru içeren Mağden, 301. Maddeden defalarca yargıç önüne çıkmıştır.

İşte bu zat-ı şahane, son zamanlarda yaptığı Türk düşmanlığı beğenilmiş olacak ki, gazetenin en son sayfasında bulunan köşesi, dördüncü sayfaya alınmış. Her neyse, bu Perihan Mağden 1 Nisan tarihli yazısında AKP’ye kapatma davası açılmasını kabul eden Anayasa Mahkemesine ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına ateş püskürüyor. Yazının bir yerinde de diyor ki; “Ben mesela dindarla da, dinciyle de yaşarım. Kemalist başıbozuklarla yaşayamam oluyorum”.

Sevsinler seni, Kemalist başıbozuklarla yaşayamazmış!

Sanki Kemalistlerde senin gibilerle yaşamaya çok meraklıydı.

Sadece şunu söyleyeyim eşeklerle (Mağden üslubuyla EŞŞEKLERLE!!!) bile OLUNUR ama seninle OLUNMAZ!

Eşeklerin en azından gözleri güzel!

AKP gerçekten çok ilginç bir parti. İlginçliği şuradan ki, çok farklı kesimler bu partiyi öyle yada böyle destekleyebiliyorlar. Türkiye’deki bütün azınlıkların desteğini alan AKP, Yunanistan’ından Kıbrıs Rum Kesimine, ABD’sinden AB’sine, Afrika’nın adını bile duymadığımız ülkelerinden Barzani ve Talabani’ye kadar pek çok kesim bu partiye bir şekilde arka çıkıyor. Hadi ABD ve AB’yi anladık. Ne de olsa AKP, bunların tüm dediklerini Allah kelamı belleyip yerine getirmeye çalışıyor. Kürtçüsünü, Ermeni’sini, Rum’unu anladık. AKP iktidarı onlara yarıyor. Yunan’ını, Barzani’sini anladık. AKP’nin uygulamaları Türk devletini bunlara karşı zayıflatıyor. Son günlerde AKP’ye öyle bir kesim destek oldu ki biz bile ilk gördüğümüzde şaşırdık kaldık.

AKP hakkında açılan kapatma davasına Perihan Mağden’den sonra en sert tepkiyi travestiler gösterdi. Ankara’da kurulan travesti ve transseksüel derneği “Pembe Hayat” üyesi İclal Işıl, düzenlediği bir basın açıklamasıyla AKP’ye karşı açılan kapatma davasını protesto etti.

Basın açıklamasında AKP’yi desteklemediğini özellikle vurgulayan Işıl, “AK Parti’nin kapatılması olayını doğru bulmuyorum. Daha çok gerginlik olabileceğini düşünüyorum. Türkiye’nin şu an gergin olmayan bir ortama ihtiyacı var. Bu durumda kesinlikle bunu kabul etmiyorum. Yakışmıyor yani. Yani ben AK Parti’yi desteklemesem bile böyle bir olayı desteklemiyorum” diye konuştu. Anlaşılan travestiler 22 Temmuz seçimlerinde destekledikleri Baskın Oran’ı meclise gönderemeyince akacak başka mecra buldular.

 

Son Gazimizi kaybettik

Yakup SatarKurtuluş Savaşımızın son gazisi Yakup Satar’ı geçtiğimiz hafta memleketi Eskişehir’de kaybettik.

Şanlı mücadelenin hayattaki son kahramanı Yakup Satar, 1898 yılında Kırım’da doğdu. Kırım’dan Eskişehir’e göç eden Satar, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu saflarında Basra Cephesi’nde savaştı.

1. Dünya Savaşı’nı takip eden Milli Mücadele’ye katılan Yakup Satar, Sakarya Savaşı’na katıldı.

Savaştan sonra da yine memleketi olan Eskişehir’e dönen Yakup Satar, burada çocuklarıyla birlikte yaşıyordu. 6 çocuğu bulunan Satar’ın 50’ye yakın da torunu vardı.

Kanlarıyla bu toprakları sulayan, bizlere “Tam Bağımsız Türkiye” bırakan Milli Mücadele şehitlerimizi bir kez daha saygıyla anıyoruz. Türk Milleti, Yakup Satar’a ve tüm şehitlerimize minnettardır.

Mekanları cennet olsun.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe