07.04.2008/Sayı:181
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak Özgür Erdem

AKP’ye karşı mücadelenin merkezi

Menderes Gibi Geldi Menderes Gibi Gidecek

AKP Devlete Karşı

Ordu Düşmanları

Vatan satıcı AKP

AKP’nin iktidara geldiği günlerde, “Ilımlı Hilafet, Kökten Batıcılık” başlıklı başyazımızla ilk değerlendirmelerimizi yazmıştık. “İlk taviz: Vatan” arabaşlığıyla başlayan yazımızda şu vurguyu yapmıştık:

“Tayyip’in ilk sözlerinin Kıbrıs’ta Belçika modeli olması elbet Kıbrıs meselesini iyi bilmemesinden değil. Bu, Tayyip’e atalarından kalma bir mirastır; Osmanlı’nın son dönem padişahları da, sadrazamları da göreve gelmek için mutlaka Batılıları memnun etmek gerektiğini düşünerek Batılı devletlere tavizler verirlerdi. Taviz denilen şeyin toprak olarak görülmemesi gerek, çünkü verilmek istenen vatan toprağıdır. Onlar için kutsal olan vatan değil başka şeylerdir.” (Gökçe Fırat, sayı 17, 18.11.2002)

Ve AKP iktidarının neler yapacağını şu şekilde öngörmüştük:

“AKP iktidarının Türkiye’yi büyük bir çıkmaza sürükleyeceği daha şimdiden or-taya çıkmıştır. Kıbrıs sorununda ilk sınavında AB’den yana tavır alan Erdoğan’ın AKP’sinin Kürtçe eğitim ve yayın başta olmak üzere AB uyum yasalarını uygulamaya koyması ve Kuzey Irak’taki olası ABD saldırısında ABD’yi destekleyecek bir politika izlemesi Türkiye açısından zorlu bir sürecin kapıda olduğunu göstermektedir.

Bağımsız milletvekillerinin desteği de alındığında Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaşacak olan AKP iktidarı böyle bir çaba içine girdiği anda toplumsal gerginliğin artmasına da yol açabilir.”

Yaptığımız tespitlerin süreç içerisinde nasıl doğrulandığını bazen üzülerek gördük. AKP iktidarının 8. ayına girdiğimizde, 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesinin hemen ertesinde “Türk’ün Ateşle İmtihanı” başlıklı yazımızda AKP iktidarının bir bilançosunu çıkarmıştık:

“Türkiye Cumhuriyeti, geçtiğimiz 8 ayı bu hükümetle geçirmiştir. Son 8 ayda Türk Devletinin ne kadar kırmızı çizgisi varsa hepsi paspas olmuş durumdadır.

8 ayın kısa bir bilançosunu yapalım:

1-)Kıbrıs hemen hemen elden çıkmıştır.

2-)Kuzey Irak’ta kukla Kürt devleti kurulmuştur.

3-)ABD Türkiye’ye karşı silahlı harekata başlamıştır.

4-)PKK neredeyse yasallaşmıştır.

5-)PKK Ortadoğu çapında hareket etmeye başlamıştır.

6-)Ordu pasifize edilmiştir.

7-)Devlet Şeriatçı kadrolarla doldurulmuştur.

8-)Türban devlet giysisi haline gelmiştir.

Bu 8 ay az, AKP biraz daha iktidarda kalsın dersek önümüzdeki 8 ayda neler olacağını da bilelim:

1-)Kıbrıs tümden kaybedilecek, Rauf Denktaş Kıbrıs’tan sürülecek.

2-)ABD Türkiye’yi Kuzey Irak’tan atacak.

3-)Kuzey Irak’taki Kürt devleti resmen ilan edilecek.

4-)PKK’nın başı hapisten çıkıp, yasal siyasete atılacak.

5-)Cumhurbaşkanlığı kaldırılıp Başkanlık sistemine geçilecek, sonra bu Başkanlık Hilafete dönüştürülecek.

6-)MGK kaldırılacak, Genelkurmay Halifeye bağlanacak.

7-)Başı açık gezmek yasaklanacak.

8-)Atatürkçülerin idam edilmesi için Hilafet orduları kurulacak.” (Gökçe Fırat, sayı 35, 21.07.2003)

Şimdi dönüp baktığımızda, öngördüğümüz gelişmelerin bir bir gerçekleştiğini görüyoruz.

AKP'yi Kapatın Faşist Partiyi Kapatın

Demokrasiyi Korumak İçin Kapatılmalı Kapatın Gitsin

Kürt-İslam Faşizmine Geçit Yok Türk Çiftçiye "Ananı da Al Git!" Kürt Teröriste "Ananın Yanına Dön!"

Tayyip Ananı da Al Git! NATO Mollası Müslüman Ülkesini Amerikan Üssü Yapacak 

AKP Şeytanın Emrinde İsrail Seninle Gurur Duyuyor 

III. Abdülhamit AKP'nin Siyasal İdeolojisi Kürt-İslam Sentezi

 Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Devlet Var Gericiliğin Bayrağı Türban

AKP iktidarının işbirlikçi ve vatan satıcı yanı, iktidara geldikleri andan itibaren ortaya konmaya başlandı.
AKP’nin siyasi ideolojisini Kürt-İslaamcılık olduğu da sık sık vurgulandı.

AKP Şeytanın emrinde!

AKP iktidarının ABD’nin Ortadoğu planlarında taşeronluk yapacağı ilk günden itibaren vurguladık. Nitekim Tayyip’in Bush’la ilk görüşmesini gerçekleştirdiği Kasım 2002’den itibaren AKP’nin Amerikan işbirlikçiliğini defalarca yazdık. Hatta birkaç kez kapak yaptık: “NATO Mollası Müslüman Ülkesini Amerikan Üssü Yapacak”, “AKP Şeytanın Emrinde.”

Ve daha ABD Irak’a saldırmadan önce AKP’nin aldığı Türk topraklarını ABD askerlerine açma kararını “Dinsiz ve Namussuz Molla” diyerek eleştirdik:

“AKP, kendine verilen vazife gereği Amerikancı bir savaş hükümeti kurmuştu. Meclis’te 300’den fazla AKP milletvekilinin Türk topraklarını Amerikan askerine açma kararı, bu gerçeği kanıtlamış oldu.

Ancak bu oylamanın çok daha derin anlamları da var. AKP iktidarı tümüyle işbirlikçi bir Vahdettin geleneğinin yeniden Türkiye’nin başına geçmesidir. Böylece Türkiye 80 yıl önce def ettiği işbirlikçi ve ajan halife geleneğine geri dönmüş oldu.” (Gökçe Fırat, sayı 23, 10.02.2003)

AKP’nin Amerikancı uygulamaları devam ettikçe TÜRKSOLU’nun bu konu hakkındaki değerlendirmeleri de sürdü. Tayyip’i ABD’nin hedefindeki İran Devlet Başkanı Ahmedinejat’la karşılaştırdığımız kapak da büyük ilgi görmüştü: “İki İmam Farkı.”

AKP’nin yalnızca ABD’nin değil, İsrail’in de işbirlikçisi olduğunu “İsrail Seninle Gurur Duyuyor” kapağımızla vurguladık. İsrail-AKP ilişkilerinin bir dökümünü çıkardığımızda şu gerçeklerle karşılaştık:

“AKP iktidarına İsrail ne kadar hayran olsa yeridir. Çünkü AKP iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail’le en sıkı ilişkiler kuran, askeri, ekonomik ve siyasi her alanda işbirliğinin geliştirildiği ve en son İsrail’in Lübnan işgalinde olduğu İsrail politikalarına Türkiye hükümetinin en çok angaje edildiği bir dönemin sorumlusudur.” (Ali Özsoy, sayı 113, 07.08.2006)

Son aylarda ABD’nin İran’a operasyon düzenleme çalışmalarında AKP’nin aldığı rolü de pek çok yazımızda inceledik, bir kere de kapak yaptık: “Bush’tan Gül’e: İran’a Marş Marş”

Son olarak Dick Cheney’in Türkiye ziyaretinin ardından şu değerlendirmeyi yaptık:

“Cheney’in Türkiye ziyaretinin gündemi aslında ABD’nin kısa ve orta vadedeki planlarının da bir göstergesi. Ancak bu planlara alet olmak, Türkiye’ye pahalıya patlayacak. Bir yandan Türk Ordusu Afganistan’a gönderilirken, diğer yandan da İran operasyonu için hazırlıklar yapılıyor. Tüm bunlar olurken ABD’nin bize yönelik bir başka dayatması ise Kuzey Irak’taki Kürt devleti.” (Özgür Erdem, sayı 180, 31.03.2008)

Cumhuriyet yıkıcısı AKP’ye karşı
Atatürk kararlılığı

TÜRKSOLU, AKP’nin Cumhuriyet rejimiyle hesaplaşma niyetinde olan Şeriatçı bir hareket olduğunu en başından itibaren savundu. AKP iktidarının henüz başlarında Cumhuriyet yıkıcısı karakterini öne sürerek şu uyarıyı yaptık:

“AKP iktidara geldiğinde tüm bu icraatlarını bu kadar hızlı yapabileceği, bu kadar fütursuzca devlet rejimini değiştireceği tahmin edilmiyordu. 30 yıllık Kıbrıs Davası’nı bir günde satan, 40 yıllık MGK’yı 6 ayda tasfiye eden Tayyip, 80 yıllık Cumhuriyet’i de bir yılda halifeliğe dönüştürebilir. Tayyip’in 10 aylık icraatına direnen kuvvetler, hâlâ tehdidin tam olarak farkında değil. Bu nedenle direniş zayıflıyor, kaleler bir bir teslim ediliyor. Tayyip’in Menderes’ten ve Erbakan’dan farklı olmadığının, hatta onlardan daha tehlikeli olduğunun bilincine varmak gerekiyor. Tayyip’e direnen kuvvetlerin direnmekten öte, Tayyip iktidarına son verecek taarruza geçmeleri gerekiyor.

Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk; “Gericiliği nerede görsem tepelerim, tepelerim, yine tepelerim” diyordu. Yani gericiliğin iktidarda olması da hiçbir şeyi değiştirmiyor. Cumhuriyet’i korumak yalnızca hilafet heveslilerini her defasında tepelemekle mümkün.” (Özgür Erdem, sayı 39, 15 Eylül 2003)

Türbana karşı Atatürk kararlılığı

TÜRKSOLU, türban tartışmalarına Atatürkçü tavrıyla katıldı. Türbanı bir özgürlük meselesi olarak değil, gericiliğin toplumsal yapıyı biçimlendirme çabasının bir aracı olarak gördük. Ve türbanın aslında en tehlikeli işgal olduğunu ortaya koyduk:

“Türban deyip geçmemek gerek, herşeyden önemli göstergedir türban. Ülkeniz işgal edilse, işgalciyle savaşırsınız. Faşizm gelse, faşizme karşı mücadele edersiniz. Kurumlar ele geçse de, siyasi mücadele yürütebilirsiniz. Ama türban en büyük işgaldir, onunla savaşamazsınız.

Türbanın girdiği yere Şeriat girer, özgürlükler gider. Şeriatın girdiği toplumda türbanla mücadele edecek bir muhalefete izin verilmez, bu tür laik partiler kurulamaz, zaten siyasi mücadelenin kendisi de yasaktır.” (Gökçe Fırat, sayı 175, 25.02.2008)

AKP’nin Şeriatçı hedeflerine ulaşmak için türbanın bir aşama olduğunu vurguladık:

“Türban, burka, çarşaf gibi örtüler Şeriatçı rejimleri simgeler. Türbanlanmış kadınların sayısının artması, Tayyip, Devlet, Musin, Necmettin gibilerini özledikleri rejime daha fazla yaklaştırmaktadır. Bu iş önce üniversitelerde türban-örtü meselesi olarak başlayacak, sonra tüm toplumsal yaşama kendisini dayatacak, rejim değiştirilecektir.” (Nur Arslan, sayı 173, 11.02.2008)

Türban konusunda Atatürk kararlılığıyla mücadele edilmesi gerektiğini tekrar tekrar ortaya koyduk:

“Türk kadınının namusuna ve iffetine hakaret eden, dil uzatan Kürt-İslamcılara seyirci kalacak mıyız? Türkiye bir Türk Devleti olarak, Türk vatanı olarak mı kalacak, yoksa ABD sömürgesi Federe Kürt-İslam Devleti mi olacak?

Sorunun Türkler açısından tek bir çözümü var. Atatürk çözümü: “Gericiliği nerede görürsem tepelerim, tepelerim, tepelerim.” (Ali Özsoy, sayı 174, 18.02.2008)

Kürt-İslamcılığa hayır

Bugünlerde pek çok basın yayın organında görmeye alıştığımız Kürt-İslam terimini henüz 44. sayımızda 24 Kasım 2003 tarihinde kullandığımızı da hatırlatalım: “AKP Kürt-İslam Devleti İstiyor” başlıklı yazımızda AKP’nin Kürtçü köklerine dikkat çekmiştik.

AKP’nin Kürt-İslamcılığının ideolojik bir tavır olduğunu ve devlet düşmanlığında ortaya çıktığını vurguladık. Kürtçülükle İslamcılık arasında dönemsel değil, tarihsel bir ittifak olduğuna dikkat çektik:

“Türkiye’nin Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı Şeriatçı ve Kürtçü hareketleri, AKP iktidarı altında adeta bir cephe örgütü kurmuştur. Bugüne kadar Kürtçülük ve Şeriatçılık hep ayrı kanallarda akar ve tek bir nehirde birleşmezken, bu dönemde bu iki yatak birleşmiştir. Dolayısıyla kurulacak faşist rejimin niteliği Kürt-İslam faşizmidir. Bugün Şeriatçılığın da, Kürt ırkçılığının da köktenci yanı tek bir hedefe yönelmektedir: Cumhuriyet, Atatürk ve Türkler. Dolayısıyla Kürt-İslamcı faşizm; Atatürk, Cumhuriyet ve Türk düşmanlarını buluşturan bir faşizm türüdür.

Örneğin Hitler’in Nazizmi Alman ırkçılığı ve Yahudi düşmanlığı ile niteleniyordu, bizim Tayyibimizin faşizmi ise Kürt ırkçılığı, Şeriatçılık ve Türk düşmanlığı ile nitelenmektedir.” (Gökçe Fırat, sayı 128, 26.02.2007)

Cumhuriyet düşmanı Cumhurbaşkanı olamaz

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına adaylığı döneminde TÜRKSOLU şu değerlendirmeyi yaptı:

“Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın zihniyeti arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de Atatürk ilkelerine ve Cumhuriyet’e karşıdır. Bunu ‘değişmeden’ önce ve sonra defalarca bizzat kendi sözleri ve eylemleriyle kanıtlamışlardır.

Türk Milleti sadece Tayyip Erdoğan’a değil, bu Kürt-İslam faşizmi zihniyetine karşı olduğunu milyonların tepkisiyle göstermişti. Önemli olan sadece Çankaya’yı korumak değil, Türkiye’ye ‘Büyük Kürdistan’ ve ılımlı Hilafet özlemcilerine karşı savunmaktır. Türkiye’yi ABD emperyalizminin sömürgeci işgal ve parçalama planlarına teslim etmemektir.” (Ali Özsoy, sayı 137, 07.05.2007)

Gül’ün Cumhurbaşkanı olur olmaz çıktığı Güneydoğu gezisini ise “Kürtlerin Cumhurbaşkanı” sloganıyla kapaktan eleştirdik:

“AKP’nin tüm iktidar süreci Kürtçülüğün serbest bırakıldığı ve sıfıra indirilmiş PKK terörünün yeniden azdığı ve PKK’nın bir örgüt olarak kat be kat güçlendiği bir dönem olmuştur. Gül’ün gezisi ancak bu sürecin bir sonucu olarak değerlendirildiğinde gerçek anlamına kavuşabilir.” (Özgür Erdem, sayı 154, 17.09.2007)

Kürtçü AKP

AKP’nin yalnızca Şeriatçılığı değil, Kürtçülüğü ve PKK-DTP ile olan ittifakı üzerine de defalarca defalarca değerlendirme yaptık. 22 Temmuz seçiminin hemen öncesinde AKP’yi şöyle eleştirdik:

“Tayyip Erdoğan PKK’ya ‘masaya oturma’ çağrısı yaptı. Bu açıklamalar terörü daha da azdırdı. O masanın koalisyon masası olduğu bugün ortaya çıktı. Bugün Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmesine karşı çıkan, bunu provokasyon ve bataklığa sürüklenmek olarak nitelendiren Tayyip Erdoğan, Kürt-İslamcı iktidarını koruyabilmek için açıkça DTP’yle yani PKK’yla koalisyon kurabileceklerini ilan etti.” (sayı 145, 09.07. 2007)

22 Temmuz’dan sonra da şu değerlendirmeyi yaptık:

“Gerçeklerden en göze çarpanı AKP’nin Güneydoğu’da yaşadığı oy patlaması olarak gösterilmektedir. Gerçekten de AKP’nin bu bölgede oylarını çok büyük oranda artırdığını görmekteyiz.

Bu, AKP’nin iktidarda bulunduğu dört yıl boyunca izlediği Kürtçü politikanın sonucudur. Kürtler, AKP’nin de tıpkı PKK gibi bir Kürtçü parti olduğunu görmüşler ve AKP’ye o nedenle oy vermişlerdir.

Dolayısıyla AKP’nin bu bölgede aldığı oyların PKK’nın güç yitirmesi olarak gösterilmeye çalışılması en büyük aldatmacadır. AKP’nin aldığı tüm oylar PKK’nın bölgede ne kadar güçlendiğinin kanıtıdır. Zaten bağımsız adaylarla seçimlere giren PKK’nın bağımsızlar dışındaki oyların AKP’ye verilmesi çağrısı ortadadır.” (Gökçe Fırat, sayı 148, 06.08.2007)

Şehit cenazelerinin çok arttığı Mayıs-Haziran aylarında terörün AKP iktidarı döneminde bu derece artmasının bir tesadüf olmadığını ortaya koyduk:

“Terör niye azdı diye soruyorlar. İşte yanıt: Türkiye’yi ‘Türk’üm’ diyemeyen, ‘Kürtlerin gücü yeterse bağımsız devlet kurabilir’ diyen bir Kürt-İslamcı yönetiyor.

Türkiye’yi şehitlere ‘kelle’, terörist başına ‘sayın’ diyen bir Kürt-İslamcı yönetiyor.

Kahraman Türk askerlerini şehit kabul etmeyen, 10 yıl önce ‘gençlere savaşma eğitimi verememiş intihar cellatları’, bugün ise ‘yan gelip yatanlar’ diyerek Mehmetçiğe dil uzatan ‘ağzıyla beyni arasındaki irtibatı kopmuş’ bir Kürt-İslamcı Türkiye’yi yönetiyor.” (Ali Özsoy, sayı 143, 18.06.2007)

AKP kapatılmadan olmaz

AKP’nin kapatılması çağrısını da ilk olarak TÜRKSOLU yaptı:

“Cumhuriyet ve demokrasi kendisini koruyacak kurumlara ve mekanizmaya sahiptir. Kürt-İslam faşizminin baskın seçim oyununun tek çıkar yolu AKP’ye karşı sonuna kadar, tavizsiz mücadele etmekten geçmektedir.

Cumhuriyet güçleri, 27 Nisan açıklamasının ve halkın kitlesel uyarısının arkasında durmalıdır ve mücadeleyi mantıklı sonuçlarına ulaştırmalıdır. Bunun tek yolu da Kürt-İslamcı faşizm ittifakının iki partisi olan AKP ve DTP’nin acilen kapatılmasından geçmektedir. AKP ve DTP’nin kapılarına kilit vurulmalı ve basit bir tabela değişikliğiyle yeniden faaliyete geçmelerinin önüne geçecek düzenlemeler yapılmalıdır. Bu partilerin yöneticileri de yargılanmalıdır. Cumhuriyet ve Türk düşmanlarının yeri Çankaya ya da TBMM değil, Yassıada’dır. Cumhuriyet sisteminin içinde Kürt-İslam faşizmine yer olamaz!” (Kaya Ataberk, sayı 137, 07.05.2007)

Ancak kapatma davası için iddianame hazırlandıktan sonra da AKP’nin kapatılmasının tek başına yeterli olmayacağını vurgulayarak şu önemli çağrıyı yaptık: “Parti kapatmak ama parti kurarak”

“AKP’yi kapatmak sonuca götürecek bir adımdır. Ama toplumumuzun makus talihini değiştirecek kararlar mahkemelerde değil siyaset sahnesinde alınır.

O nedenle AKP’nin temelli kapatılması için davayı açacak olan Başsavcı değil, ‘Ben bu tarihi de, bu talihi de değiştirmeye hazırım, kararlıyım’ diyecek, devrimci partiyi kuracak yürekli insanlardır, devrimcilerdir...

Yani AKP’nin karşısına alternatifi devrimci partiyi kurmadan alınacak bir kapatma kararının bir anlamı olmayacaktır.

Başsavcıya yine de teşekkür edelim ama gevşemeyelim ve kaldığımız yerden yolumuza devam edelim...” (Gökçe Fırat, sayı 178, 17.03.2008)


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe