| Arif Bakır |
Kemalist devrim sürecinde
Marksist sol, mandacılar
ve Sömürgeciliğin Ortadoğu’daki çılgınlığı ve ülkemiz üzerindeki gizli- açık programları artık halkımız tarafından fark edilmektedir. Bu nedenle yönetim gittikçe sertleşmekte, halka karşı olduğunu gizlememektedir. Bu durum diyalektik süreç içinde bir Kemalist devrimi de gündeme taşımaktadır. Yönetim ne kadar sertleşirse, Atatürkçü devrim olanakları da artmaktadır. Halkın büyük kısmı balkonlardan bayraklarını indirmemekte, Kemalist bir hareketi beklemektedir. Tabii bu durumda Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi Batı, halkın kafasını karıştıracak bütün programları devreye sokmaktadır. Birbirinden çok farklı dünya görüşü gibi görülen bu üç görüşün bugün aynı yolda birleşmeleri aslında çok şaşırtıcı değildir. Ülkemizin Kemalist yükselişine karşı Batının başta din olmak üzere bütün ideolojik aygıtlarını devreye sokması ilginç bir süreci de başlatmıştır. Ülkemizdeki Marksist sol, yani işbirlikçi sol, ne yaptığını biliyor gibi görünmüyor. Bir işçi sınıfı devrimi mi düşünüyor? Fakat sömürgecilik karşıtı bir tutum içerisinde değil, hatta küreselleşmeyi savunmakta. Yoksa ırkçı, faşist Batı kökenli ayrılıkçılığı Marksist devrim mi zannediyor? 1917 Ekim Sosyalist Devrimi başarıldığı zaman Lenin olsun, Sultan Galiyev olsun bütün uğraş ve çığlıklarına rağmen Avrupa işçi sınıfı birkaç cılız destek dışında devrime omuz vermedi. Sosyalist devrim Avrupa’ya ve dünyaya ihraç edilemedi. Ve devrim, dünya emperyalist sistemin ortasında yalnız kaldı. Bu olay ezilen uluslara çok önemli bir ders oldu. Sömürgeci ülkelerin işçi sınıfına güvenilemeyeceği gibi bir gerçek ortaya çıktı. O zamana kadar Avrupa’da görülen ufak tefek proleter devrimler bir daha hiç görülmedi. Ama Ekim Devrimi’nden sonra başta Büyük Türk Devrimi olmak üzere pek çok milliyetçi devrimler başarıldı. Bu devrimlerin günümüze kadar yaşayıp yaşayamamış olmaları bu yazımızın konusu dışındadır. Hem yaşam hem de diyalektik süreç bize kapitalist işçi sınıfı önderliğinde bir sosyalist devrimin olamayacağı gibi bir gerçeği öğretti. O zaman ülkemizde Marksist solun iki seçeneği vardır: Ya Batıya bağlılığını devam ettirerek ne görev verilirse onu yapmak; bölücülükse bölülücülük, türbansa türban. Ya da halkının yanında yer alarak Kemalist yükselişe katkıda bulunmak. Bunun dışında hiçbir hareket sol değildir. Çünkü halkının yanında değildir. Artık komprador sol, kof sol sloganlarla bir yere varılamayacağını görmek mecburiyetindedir. Mandacılık sorunu ise en önemli sorun olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü Kurtuluş Savaşı’ndan çok önce toplumumuzun bilinçaltına işlenmiş olan aşağılık kompleksi etkisini sürdürmektedir. Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda sadece sömürgecilikle mücadele etmemiş, mandacılıkla da çetin bir uğraş vermiştir. O’nu silah arkadaşlarından ayıran ve O’nu “Tek Adam” yapan da bu konuda gösterdiği kesin tavırdır. Atatürk’ün ölümünden sonra ise O’nun kurduğu parti mandacılar tarafından teslim alınmış, Amerika ile yapılan İkili Anlaşmalarla ülkemiz emperyalizmin kuyruğuna takılmıştır. Daha sonra çok partili rejim adı altında mandacılar iktidarı işbirlikçilere terk etmişlerdir. Mandacılığın ana karakteri, Batı kaynaklı sosyal demokrat, demokratik sol ya da liberal söylemlerdir. Bunlar iktidarı işbirlikçilere teslim ettiklerinden beri devamlı muhalefette kalmışlar, yönlerini hep Batıya çevirmişler, işbirlikçilerin ülkeyi uçuruma sürükleyen her türlü uygulamasına seyirci olmuşlardır. Atatürkçülüğü Batılılaşma ve kapitalistleşme olarak dayatmaktadırlar. Kısacası mandacılar iflah olmaz kapitalist sistem savunucularıdır. Ülke sorunlarının çözümünü daima Batıda ararlar; çünkü bilirler ki kendi halkları adam olmaz. Tam bağımsızlığı anlayamadıkları için, mandacıların en büyük korkusu Atatürkçülüktür, Altı Ok’tur. Günümüzdeki mandacılık anlayışı Cumhuriyet dönemindeki mandacılıktan daha tehlikelidir; çünkü Atatürkçü söylemleri maske olarak kullanır. Sivil toplum örgütlerinin büyük bir kısmının yönetimini mandacılar işgal etmektedir. Bu sayede halkın devrimci potansiyeli sürekli eritilmektedir. Bunun en acı örneği ise 22 Temmuz öncesi Cumhuriyet mitingleri ve ardından yaşanan hüsrandır. Atatürkçülerin en ciddi mücadele edeceği kesim mandacılar olmalıdır. Mücadele yolu ise basittir: Devrim ilkelerinden ödün vermemek. Bir de sahte milliyetçiler vardır. Kemalizmin en temel ilkelerinden biri milliyetçiliktir. Buradaki milliyetçilik antiemperyalist bir öz üzerine oturmaktadır. Bu öz diğer Kemalist ilkelerle tam bir bütün oluşturur. İşte sömürgecilik bu ilkeleri kırmak için kendi güdümünde, halk düşmanı, etnik bir Türk milliyetçiliğini yaratmıştır. Bu milliyetçiliğin emperyalizm açısından raydan çıkmaması için ise mutlaka İslami bir kavram ile birleştirilmesi gerekiyordu. Türklük ile İslamı birleştirerek Türk-İslam sentezi söyleminde Amerika’nın yönlendirdiği bir milliyetçilik oluşturuldu. Bunun da amacı yükselen halk muhalefetinin önünü kesmek, “Türk” ile “sol” kelimelerinin yan yana gelmesini önlemekti. Oyun çok açık oynanmaktadır. Mandacılık dediğimiz sahte Atatürkçülük, Türk-İslam sentezli sahte milliyetçilik şu anda Kemalist devrimin önünü kesmek için piyasaya sürülmüştür. Sahte milliyetçilerin gericiliğini gören halk, laiklik çığırtkanlığı yapan mandacılara, mandacıların Batıcılığını görenler ise milliyetçilik çığırtkanlığı yapan sahte milliyetçilere yönelerek, bu cendereden nasıl çıkacağını bilememektedir. Bu durumda da çözüm yine aynıdır: Unutturulmaya çalıştıkları devrim ilkelerine kayıtsız şartsız bağlılık. Artık günümüzde ülkemizin emperyalist sisteme entegre edilmiş olması ya da sistemin kuyruğuna takılması emperyalizme yetmemektedir. Sağlam antiemperyalist ilkelerle kurulmuş olan bu Cumhuriyet’in Wilson prensipleri gereği küçük devletçiklere ayrılması gerekmektedir. Bu nedenle yıllardır uygulanan sahte Atatürkçülük (mandacılık) ve sahte milliyetçilik ülkemizin parçalanması konusunda halkımızı savunmasız bırakmaktadır. Atatürkçülüklerin bu yönde daha gayretli mücadelesi gerekmektedir. TÜRKSOLU ve Milli Mücadele Derneği bu gayreti en iyi şekilde göstermektedir. Kemalist ideolojinin sağlamlığı yurdumuzu mutlaka aydınlığa çıkaracaktır.
|