| Umut Yalım |
... Ve evlad-ı Fatihan: Havan Hasan Merhaba Sağdıç, nasılsın? Kişinin geçmişi bırakmıyor geleceğini. Benim için geçmiş ve gelecek var yalnızca. Bugün yok. Bugün yalnızca umarsızlar için vardır. Geçmişin olsun ki, geleceğin olsun. Herkeslerin bir “bugün”ü vardır zaten. En önemlisi geçmiş ve gelecek. Velhasıl, konuşmamız gerek...Sağdıç, bir gün varmış ki, o gün olmuş. O gün Oğuz doğmuş. Su var imiş; gök, toprak ve bir de Türk var imiş. Türk’ün ol yüzlü bir oğlu gibi Oğuz doğmuş. Güneşte ısınmış, yağmurda soğumuş. Kurakta açıkmış, toprakta doymuş. Dili: Söz ve saz; eli: Kılınç ve ok; beli: Kızan, kızce çocuk tutmuş. Uyumuş, uyanmış ve büyümüş. Büyümüş, büyümüş ve daha büyümüş. Attila buyurmuş, Hun olmuş. Varmış Alp eteklerine. Batmış Batı Roma. Buyurmuş Kürşad, Çin’e sed olmuş. 41 kere maşallah, 41 çeriden millet olmuş yeniden. Sığmamış enine, taşmış boyundan; atmış kendini Turan illerinden İran ellerine doğru. Tengricilik kalmış, Allah’a varmış. Ancak unutmak olmaz töreyi, geleneği ve hepten Oğuz olan yine Oğuz kalmış: Devlet ve millet. Şimdi bir de ümmed-i Muhammet, yani benim için: İlk Mustafa... Ve Sağdıç, olasılık demiştir ki bir an O: “Daha yol var Oğuz oğul, daha yol var, uz ve yakın yollar. Az hele soluklan, azık ve yolluk sar dolağına; okunu, yay, kalkan, kılınç ve kargını pekleştir sırtlağına. Dinlen, uyu ancak uyuşma Oğuz oğul! Daha yol var, uz ve yakın yollar. Beni yay ve sen ol, Oğuz oğul, sen ol!” Söz tutulmuş, öz katılmış ve Horasan’dan erenler çıkmış akça şahan gölgesinde. Erenlerin berisinde yine nice yiğitler var imiş. Al, yeşil ve sarı bayraklar ucunda, ayça alem sancaklar altında, iki ok ve tek yay imi arasında bir boy yiğit: Adı Kayı imiş. Beyi Ertuğrul Gazi. İki oğlu var imiş: Gündüz ve Savcı. Bir de kız, Dodurga Boyu’na gelin giden. Bir gün olmuş, tam geçer iken Iğdır Ovası’ndan, Can kız Hayma Hatun’un belinden biri tekme atmış hayat kapısına. Ahi piri Şeyh Edebali fısıldamış oğulun kulağına ve demiş ki: Osman, Osman, Osman... Gülmüş çocuk ve anda büyümüş. Çocuk büyürken, Kayı yürümüş. Kayı yürürken, çocuk büyümüş ve Kayı varmış bir gün Domaniç yaylağına. Bakmış etrafına Kayı, etraf dağınık Türkmen boyları ve Tekfur beyleri etraf. Bu iş ne ola Ertuğrul Gazi? Soru yanıta erene dek, Ertuğrul Gazi kocamış idi. Ancak bey kim olacak? Toplandı aksakallılar. Biri dedi ki: “Gündüz olsun, iyi niyetlidir.” Diğeri dedi ki: “Savcı olsun, dirayetlidir.” Başkaları başka dediler, başkaları başka ve başkaları başka... Ancak beyliğe bey gerektir. Bey dediğin, yeğin olur, yiğit olur. Ele-dile-bele sahip olur. Kılıncı sevinci olur, gazadan düşmek üzüncü. Beyliğe bey gerektir, bey beyliğe erektir. Konuşmuş aksakallar, konuşmuş ve düşünmüş. Osman’da karar kılmış. Osman Osmancık iken, birden Osman Bey olmuş. Edebali: “Kabahat bizden, affetmek senden” demiş. Ertuğrul Gazi: “Sevincimdin, övüncüm oldun” demiş. “Hastur!” deyüp başlamış gazaya Osman Bey de. Sonunda da Osman Bey, Osman Gazi Han olmuş. Osman Gazi Han’dan sonra Orhan Gazi Han, Orhan Gazi Han’dan sonra da Sultan Murat Han. Ve velhasıl Sağdıç, artık Urumeli’ndeyiz. Şimdi Istanbul’dan tirene binsem bir kaç gün sürer Üsküp’e varmak. Oysa gerek yok idi 1902’de tirene binmeye Üsküp’e varmak için. Zaten tüm gücümüzle Üsküp’de idik, Timurtaş Bey’den beri. Ocaklar dikmiş idik, köylükler, köprüler, hanlar, hamamlar ve kalalar. Ne güzel idi Vardar Ovası, Kumanova, Kosova ve Dedeağaç. Sağdıç, ne güzel idi oralar. Güzeldiler çünkü bizimdiler. Şimdi çer ve çöp ve kan ve revan. Tıpkı Türk’ün soluğunun artık olmadığı diğer yerler gibi. Şimdi Istanbul’dan yayan yapıldak yürüsem Üsküp’e, kaç günde varırım Sağdıç? Oysa Istanbul’dan yürümeme yine gerek yok idi 1902 yılında. Yürüdüğüm her yollar zaten Üsküp’ün sokakları, caddeleri ve kaldırımları idi; o 1902 yılında. “Neden takıldın 1902 yılına?” Anlatayım, Sağdıç. Dediydim zaten: Timurtaş Bey ile geçtik ol Urumellerine, kendimize topraklar seçtik. “Hastur” deyüp yürüdük durmadan, ta içrelerine Beyaz Adam illerinin. Gazalar yaptık, gazi ettik toprakları. Velhasıl, Türk ettik ol yurtları. Bir elimizde kargı-kalkan-kılınç, bir yanımızda Sarı Saltuk var idi ve bir de Otman Baba. Dilimizde Oğuz dili, elimizde Oğuz oku, belimizde Oğuz soyu yürüdük ve büyüdük bu topraklarda, ta bindokuzyüzlere dek. Ve Osmanlı bundandır şöyle koydu şol adımızı: Evlad-ı Fatihan... “Peki neden 1902?” Anlatayım, Sağdıç. Orta Asya’dan başladı yolculuğumuz. Horasan’da durak verdi. “Hu” deyüp çıktık yine yolumuza. Karaman’da soluk verdik. Bu kez de, “Hastur” deyüp vardık şol yeşil Urumeli’ne. Gaza yapıp, gazi olduk. Gaza yapıp şehit olduk. Hakkını verdik Oğuz olmanın; Türk olmaya layık olduk. Böyle geçti 1300’ler. Böyle geçti 1400’ler. Böyle geçti 1500’ler, bin600’ler, bin700’ler ve bin8yüzler. Geldik bindokuzyüzlere. Osmanlı çoktan unutmuş idi Osman Gazi Han’ı. Başka bir şeyler olmuş idi. Zaten tüm bir bin8yüzler de böyle geçmiş idi. Osman’sız, yani Türklükten habersiz bir Osmanlı. Bizle bal olan Balkanlar artık hevenk hevenk insan ölüsü ve kan idi. Bin8yüzlerin başında başlayan Sırp ve berisinden gelen Beyaz Adam destekli Yunan-Bulgar ayaklanmalarıyla, Türkler gül yaprakları gibi tek tek kıyıldı, soyuldu ve yakıldı. Bugün Sırp-Yunan-Bulgar toplamı 27 milyondur, Sağdıç. Türk ise 4,5 milyon. 200 yıl önce, Sırp-Yunan-Bulgar’dan çok olduğumuz topraklardan 5 milyon kırıla ve 5 milyon sürülerek bugün 4,5 milyon kaldık. Oysa bu sayı bugün en az 40 milyon olurdu; kırıl ve sürülmese idik. Neyse, bunun vebali yapanların ve Beyaz Adam’ın oyununa uyanların boynuna. Peki neden 1902? İşte o tarihte, bugünden 100 yıl daha az kırıl ve sürülmüşken, Üsküp’ün bir evinden naralı bir ağlama sesi gelmiş idi. Ailenin 11’inci çocuğu, bir erkek. Adını Hasan koymuşlar idi. Hasan doğar doğmaz, sımsıkı tutmuştu babasının baş parmağını. O ne güç idi? Babası: “Asker olacak bu çocuk, belli” demişti. İlerki yıllar gösteriyordu ki zaten, asker olmasa bile, asker olmak zorundaydı Hasan. Diğer tüm Türk erkekleri gibi. Durum ve gidiş yavaş yavaş bunu işaret ediyordu. Genelde yurt, özelde de elde kalan son Rumeli toprağı Makedonya, gerek Beyaz Adam ve gerek Rum ve Bulgar işbirlikçileri ile şırıngayla çekilen bir kan gibi yavaş yavaş ve sızım sızım elden çıkıyor idi. Artık durum öyle vahimdi ki, baştakiler farkında olsalar bile durumu kabulleniyorlardı. Günü geçiştirmek için, Beyaz Adam ile işbirlikçiler arasında mekik dokuyorlardı. Ancak ora Türklüğünü düşünen kimseler yok idi. Ancak bir gün çıkacak idi elbet; çünkü çıkmak zorundaydı. Makedonya’nın sinsi ve yavaş elden çıkmasına karşın, Hasan gereğinden hızlı büyüyor idi. Bu bir gereklilikti zaten. Koşullar bunu ister istemez sağlıyordu. Çevresindeki yaşıtları da aynı durumdaydı. Duygu ve akıl olarak, ağabeylerine epey yetişmiş idi Hasan. Büyük mavi gözleri denli büyüktü artık. Nasıl büyük olmasın ki? Pazara giden anasını taciz eden Rum ya da Bulgar zabitlerine karşı kim döğüşecekti yoksa? Ağabeyleri babaları yanında iş tuttuğundan, Hasan 9-10 yaşlarında o zabitlere kafa tutmak zorundaydı. Tutmasa ezilecekti. Ancak tüm karşı çıkışlarında bir sopa kırılıyor idi sırtında. Kırılıyor idi ancak anasını da yabana bırakmıyordu. Sırtında kırılan sopalar biliyordu Hasan’ı. Ve biliyordu ki Hasan daha o yaşında, bir gün sırtı o sopaları kıracaktı. Daha var idi Hasan, daha var idi ancak o günlere... Üsküp güzel yerdir, Sağdıç; çünkü biz güzeliz. Hanları güzeldir, hamamları, köprüleri, köşkleri, sokakları ve türküleri pek güzeldir; çünkü bizim elimiz güzeldir, kolumuz, dilimiz, yüzümüz, gözlerimiz, sazımız, ruhumuz ve gönlümüz güzeldir çok. Bu el, bu gönül yapmıştır o yapıları. Yamru yumru, çarpuk çurpuk şeytan yüzlü taşları soluğumuzla işleyerek melek yüzlü anıtlara dönüştürmüşüzdür. Başkası yapabilir miydi? Yapamadıkları ortada. Hâlâ da yapamıyorlar. İşte bu hamamların birinin önünde durduydu bir gün Hasan. Baktıydı bir 10 dakika durmadan. Bakarken fesi düşmüştü başından. Ne kocaydı o öyle. Ağzını açmış ve nara sallayan bir kabadayı gibiydi sankiyse kapısı hamamın. Kubbe fesiydi. Kubbenin üzresindeki çinili delikler de gözleri. O binlerce gözleriyle izliyordu Hasan’ı sankiyse. Hasan her göze tek tek baktıydı. Ancak sayamadı. O kadar çoktular ki! Adını sordu Hasan hamamın; ancak yanıt vermedi hamam. Belkiyse küçük görmüştü hamam Hasan’ı. Tenezzül etmemiş idi. Belkiyse de bir derdi vardı hamamın. Efkarı ağırdı. Hasan bunu anlayamamıştı. Ya da anlamıştı da, o da yediremiyordu kendine bu derdi. Soğuktu hamam ancak sıcak bir hava üflüyordu. İçresini çekiyordu sürekli hamam. Hasan da çekiyordu içresini. Önüne bir rakı konsa, bir dikişte içebilirdi Hasan. Hamam da... Karşılıklı bir türkü tutturabilirlerdi. Örneğin; “Bir Fırtına Tuttu Bizi.” Bir fırtına da sankiyse tutmuştu cidden. Sessiz bir fırtına. Bir içre fırtına. Tüm organlarımızı allak bullak eden bir içre fırtına hem de. Hiç içresine girmemişti Hasan hamamın. Girmeye de çekiniyordu. Yine girmedi. O efkar havasını bozmak istemedi hamamın Hasan. Efkar kurşun geçirmiyordu çünkü. O yaşta bile nasıl bir efkara tutunmuştu Hasan? O yaşta öyle bir efkar, devlet batırır ve devlet kurar idi. Velhasıl, efkar kar gibi yağmıştı Üsküp sokaklarına; çünkü yıl 1912 idi. Ve Balkan Savaşı. Ve Hasan o hamama bir daha giremeyecek idi. Sakalları göbeğinde paşalar bir savaş daha kaybetmiş idiler. Edirne, Selanik, Manastır ve de Üsküp, kurşun atılmadan yeşil çuhalı bir masada verilmiş idi. Manastırlı genç subayların tomruk tomruk gözyaşları arasında Timurtaş Bey’in onlara emanet ettiği sancak Rumeli’nden sökülmüştü. Arkasından da Rumeli Türklüğü. Hasan bir sabah uyandı. Baktı ki, kurulmuştu çoktan denkler. Pencereye koştu, dün kurşuna dizilen Türkler hâlâ oldukları yerde duruyorlardı. Sıra kendisine ve ailesine mi gelecekti? Olmayacak iş değildi. Bir daha baktı pencereden ve yaşıtı Ömer’i gördü. Fesi ve başı ayrı yönlerde. Dün Ömer, bugün Hasan; neden olmasın? Farkeder miydi zaten? Türk, Türk idi; ad değil, et önemli idi onlar için. Ne kadar Türk eti, o kadar kâr. Bu hesapla kazancı da büyük oldu zaten onların: 5 milyon kırılan, 5 milyon sürülen Türk. Allah’dan belalarını mı istiyorlar? Daha ne olsun ki? Neyse, Sağdıç. Daha sonra sürdürürüz bunu. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar, iyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|