| İnan Kahramanoğlu |
Vatansız “sol”un eleştirisi
Alman yazar Goethe, Faust isimli dünyaca ünlü eserinde insanın şeytanla yaptığı bir anlaşma ve bunun sonuçları üzerinde durur. Ancak Goethe kurgu bir karakter çizmenin ötesinde, kapitalist toplumda her türlü insani ilişkinin metalaştığı ve piyasaya sürüldüğü bir eleştirel portre çizer Faust’ta. Faust, arzu ve ihtirasları uğruna ruhunu şeytana satan adamdır. Bu ruhunu şeytana satma eylemininse ideolojik bir arka planı vardır: Kapitalist bireycilik. Dolayısıyla kapitalizmin bireyi aslında çeşitli derecelerde de olsa tipik bir Faust’tur. Faşist Parti’ye yönelik kapatma davasının gündeme bomba gibi düştüğü saatlerde telaşa kapılan, demokrasi ve özgürlük naraları atarak sağa sola hakaret ve tehditler yağdıran yobaz güruhun içinde bir kez daha ortaya çıktı Faust. Ve asgari bir sol vicdanı hâlâ taşıyan herkesin de büyük tepkisini çekti. Tayyip’in yanı başında sağ kolunu ve sıkılmış yumruğunu havaya kaldıran küçük Tayyip’ten bahsediyoruz. Evet bildiniz! Ertuğrul Günay’dan söz ediyoruz. İktidara yaranmak uğruna gazetelerini satılığa çıkaran gazete patronları, köşelerinde iktidara methiyeler düzen köşe yazarları ve ülkenin adım adım Şeriata ve bölünmeye gittiği bir dönemde servetine servet katma peşindeki sermaye çevreleri artık kimseyi şaşırtmıyor bu ülkede. Ama Ertuğrul Günay gibi uzun yıllar sol-sosyalist yelpazede göz önünde bulunmuş, SHP-CHP çizgisinde yıllarca siyaset yapmış, genel sekreterlik gibi bir ikinci adam pozisyonunda milyonlarca Atatürkçü ve solcu insana umut dağıtmış ve son olarak da CHP’de liderlik yarışına girişmiş bir ismin bir anda hızlı bir Şeriatçı olup kraldan fazla kralcı kesilmesini nasıl açıklamalı? Kimileri için şaşırtıcı olsa da bizim için bunun hiç de şaşırtıcı bir durum olmadığını söylememiz gerek. Günay, CHP içinde yer almakla birlikte politik olarak bugün kendisine “özgürlükçü” diyen bir “sol” çizginin temsilcisiydi yakın zamana kadar. Atatürkçülüğe karşı demokrasicilik oyununa katıldı, milliyetçiliği zaten reddeden bir enternasyonalistti. Türban tartışmalarında katıksız bir “özgürlükçü”ydü. CHP’de liderlik koltuğunu kapamayınca eski Refah Partili Mehmet Bekaroğlu ile Müslüman Sol Parti gibi bir komediyi hayata geçirmek istedi; ama olmadı. Ve en sonunda da bildiğiniz gibi AKP’ye geçerek Tayyip’in kanatları altına girdi. Aslında Günay, savunduğu marjinal “özgürlükçü sol” kimliği ile kendisi ile aynı kulvarda yürüyen ama bu politik duruşlarını doğal sonucuna götüremeyen pek çok solcudan farklı olarak AKP’yi dışarıdan desteklemektense içine girip orada kendisine bir yer kapmayı seçti. Demek ki Ertuğrul Günay Türkiye’de sol açısından bir istisna değildir. Tersine, yıllardır AKP başta olmak üzere düzen güçleriyle uzlaşan ve onların taşeronluğuna soyunan bir sol anlayışın son durağıdır. O nedenle Günay’a ve onun temsil ettiği “solculuğa” ışık tutmak son derece önemlidir. CHP milliyetçi programı terk edince Burada yeri gelmişken CHP için de bir parantez açalım. Zira yukarıda bahsettiğimiz üzere Günay, CHP’nin uzun yıllar lider kadrosunda yer almış bir isimdir. Günay’la birlikte CHP’de liderlik yarışına giren pek çok ünlü ismi de sayalım ve CHP’yi bir de bu açıdan değerlendirelim. İlk akla gelen isimlerden birisi Fikri Sağlar’dır. O da CHP’de genel sekreterlik yapmıştır. Bir dönem genel başkanlığın da en güçlü adaylarından birisidir. Bu Fikri Sağlar bir önceki yerel seçimlerde PKK’nın başını çektiği sözde sol ittifakın Mersin Belediye başkan adayıdır. CHP çizgisinin İnönü’den sonraki genel başkanlarından birisi olan Murat Karayalçın da, CHP’de genel başkanlıktan olunca kurduğu SHP çatısı altında PKK ile ittifak yaparak aynı dönemde seçimlere girmiştir. Zülfü Livaneli ve Ercan Karakaş gibi ünlü İkinci Cumhuriyetçileri de saymamak olmaz. Yalnız başta da söylediğimiz gibi, bu İkinci Cumhuriyetçi ve Kürtçü isimleri Atatürkçü ve solcu diye halkın önüne çıkaran parti PKK’nın partisi değil, Atatürk’ün partisi olduğunu iddia eden CHP’dir! CHP’den hâlâ bir şeyler bekleyenlere duyurulur. Peki nasıl olmuştur da CHP’nin seksen sonrası en önemli mevkilerini işgal edenlerin bir tanesi bile Atatürkçü değilken neredeyse tamamı azılı birer Kürtçü ya da İkinci Cumhuriyetçi çıkmıştır? Tabii bu tablo içinde düşünüldüğünde Ertuğrul Günay’ın geldiği yer hiç de sürpriz olmamaktadır. İşin esası şudur: CHP Atatürk’ün ölümünden sonra milliyetçi programı terk etmiştir. Bunun sonucunda da emperyalizmle işbirliği içine girilmiş ve Atatürk’ün Altı Ok’u bilinçli olarak yok edilmiştir. Sonuç ortadadır. Antiemperyalizmin ilk şartı: Atatürkçülük CHP parantezini kapatıp, kaldığımız yerden devam edelim. Ülkemizde solculuk ve hatta sosyalistlik iddiasında bulunup AKP faşizminin ülkede bu ölçüde egemenlik kurmasına sebep olan, AKP faşizminin toplumsal meşruluk kazanmasını sağlayan, AKP’ye muhalifmiş gibi gözüken ama her türlü eylem ve söylemiyle AKP’nin değirmenine su taşıyan bir kısım “sol” daha bulunmaktadır ve bu “sol”, CHP’ye oranla çok küçük olmasına rağmen yine de mide bulandırmaktadır. Türk siyasetine peydah olmuş, özgürlük ve demokrasi adı altında emperyalizmin her türlü projesinin gönüllü askerliğini yapan, Şeriatçıdan çok Şeriatçı, Kürtçüden çok Kürtçü bu solculuğun maskesini düşürmek de artık farz olmuştur. Sağın ve solun birbirine girdiği bir ortamda gerçek sol tavrı hatırlatmak önemlidir. Çünkü bugün Türkiye’de gerçek sola her şeyden çok daha fazla ihtiyaç var. Ertuğrul Günay gibi sahte solcuların geldikleri noktayı sorgulamak da ancak böylesi bir amaç söz konusuysa anlamlı olabilir. AKP’nin yedeğine düşen bu solun önce adını koymak gerekir. Bu sol vatansız soldur. Dolayısıyla mesele sadece bir çıkar ilişkisinin dışında aynı zamanda da ideolojiktir. En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Vatansız solculuk bizzat egemen merkezler tarafından ezilen dünyada piyasaya sürülmüş ve milliyetçi solun karşısında desteklenmiştir. O nedenle bu vatansız solculuğun her türlü politik olay karşısında takındığı sahte muhalif görüntüye rağmen açıkça Amerikan emperyalizminin ve AKP faşizminin yedeğine düşmesi kaçınılmazdır. Antiemperyalist olmak içinse önce Atatürkçü olmak gerekmektedir. Türkiye’de Atatürkçülüğe, Misak-ı Milli sınırlarına, Türk kimliğine ve Cumhuriyet’e karşı konumlanan her türlü siyasi hareket ister sağ ister sol olarak adlandırılsın, eninde sonunda emperyalizmin hizmetine girmek zorundadır. Ertuğrul Günay dahil bu çizgideki solcu aydınların ve sol grupçukların ideolojik konumlanışları da zaten tümüyle Atatürkçülük ve Türk düşmanlığına dayanmaktadır. Ufuk Uras da AKP’ye katılsın! Günay örneği bu politik çizginin doğal bir sonucudur ama aynı çizgideki vatansız solculuğun da şu anda aynı rotada ilerlediği ve yine doğal olarak aynı durağa varacağı bilinmelidir. Bunun en bariz kanıtlarından biri “Meclisteki tek sosyalist milletvekili” pozlarındaki Ufuk Uras’tır. Uras, kendisine sorarsanız, AKP’ye karşı mücadele etmektedir ama Meclis içindeki duruşu dikkate alındığında hiç de öyle olmadığı ortadadır. Uras ilk olarak cumhurbaşkanlığı oylamasında Meclis salonunda hazır bulunarak Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı oylamasının meşruluk kazanmasına yardımcı olmuştur. Ne de olsa Ordu ve laik milliyetçiler Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşıdır ve özgürlükçü kimliğiyle Uras’ın milliyetçilere karşı cephe alması kadar normal bir durum yoktur. Ancak Uras’ın ateş olsa cürmü kadar yer yakacak olan desteğine Gül’ün hiç ihtiyacı olmamıştır. Zira Uras’ın milliyetçilere karşı desteklediği Gül’ün seçilmesinde “milliyetçi” MHP’nin desteği yeterli olmuştur. Uras da oylamaya katılarak sadece MHP ve AKP cephesine naçizane katkısını sunmuştur. Aynı Uras türbana özgürlük tanıyan değişiklik paketinin kabulünde de AKP ve MHP cephesinin peşinden gitmiş ve “sosyalizm” adına gericiliğin sembolü türbanın yasal kılıf kazanmasına yardımcı olmuştur. Uras AKP’ye yönelik kapatma davasına da karşı çıkmaktadır. Anlayacağınız Ufuk Uras’la Ertuğrul Günay arasında sadece nüans farkı vardır. O nedenle Uras da bir gün ÖDP gibi marjinal bir parti yerine AKP’yi tercih ederse kimse şaşırmasın! AKP’nin kucağındaki vatansız “sol” Türkiye’nin son beş yıllık tüm önemli gündem maddelerini incelediğimizde de bu tür bir solculuğun aslında yalnızca AKP ve onun arkasındaki emperyalist güçlerin planlarının taşeronluğunu üstlendiği rahatlıkla görülecektir. Kıbrıs’ta referandum öncesi ABD ve AB, Denktaş düşmanlığında gemi azıya almışlardır. AKP iktidarı Denktaş’tan kurtulmaya çalışmaktadır. TÜSİAD çözüm adı altında Denktaş’ı yalnızlaştırmaya çabalamaktadır. Şeriatçı ve liberal basın da Denktaş’a hakaretler yağdırmaktadır. Bizim vatansız sol ne yapmıştır peki? Bu cephenin peşinde Denktaş düşmanlığı! AB bir diğer önemli gündem konusudur. AKP, AB sürecinin en hızlı savunucusudur. TÜSİAD AKP’ye AB sürecini daha da hızlandırma çağrısı yapmaktadır. Liberal ve Şeriatçı basın katıksız AB destekçisidir. AB ise Kürt sorunu, azınlık hakları, idamın kaldırılması, anadilde eğitim, sözde Ermeni soykırımı gibi konularda Türkiye’yi sıkıştırmaktadır. Bizim vatansız sol burada da tahmin edeceğiniz gibi yine bu Avrupacı ve Amerikancı cephenin izindedir. Özellikle ÖDP’li solcular AB’nin emperyalist bir kutup olduğunu görmezden gelip, AB üyelik sürecini sosyalist çevreler içinde bile açıkça savunmuşlardır. 301. maddenin kaldırılması hâlâ tartışılmaktadır. Bu maddenin değiştirilmesi AKP’nin AB’ye verdiği bir taahhüttür. ABD zaten 301’e karşıdır, Şeriatçı ve liberal basın “301 kalksın” demektedir. TÜSİAD da aynı cephenin değişmez elemanı olarak 301’e karşıdır. Peki bizim vatansız sol nerededir? Tabii ki “301 kalksın” kampanyasının en başında! Türban ve Gül’ün cumhurbaşkanlığı konusunda takınılan tavrı Ufuk Uras örneğinde zaten ortaya koymuştuk. AKP’nin kapatılmasına da aynı uğursuz ittifak topyekûn karşı çıkmaktadır. Şimdi bütün bu gündem maddelerini alt alta toplayın ve ABD-AB-AKP-TÜSİAD cephesiyle kol kola yürümenin nasıl bir solculuk olduğunun cevabını vermeye çalışın! Vatansız solun milliyetçilik düşmanlığı Vatansız sol kendisini ideolojik planda milliyetçilik düşmanlığında ortaya koyar. Milliyetçilik düşmanlığı o kadar abartılmıştır ki, işbirlikçi oligarşinin tüm unsurlarıyla yan yana gelmek pahasına bu çizgi inatla sürdürülür ve sorgulanmaz. Hatta öyle ki, bugün Türkiye’de solcu olmanın temel kıstası neredeyse milliyetçiliğe karşı çıkmak olmuştur. Oysa bizim bildiğimiz solculuğun temelinde antiemperyalizm vardır. Vatansız solculuğun medyadaki önemli isimlerinden birisi olan İsmet Berkan bir televizyon programında birkaç kez antiemperyalizmden bahseden konuşmacıya; “İki de bir de antiemperyalizm deyip duruyorsunuz. Ben antiemperyalist falan değilim” diyerek açıkça duruşunu belirtmişti. Antiemperyalizmin olmadığı yerde solculuktan bahsetmenin imkanı yoktur; dolayısıyla vatansız solculuğun ismi dışında solculukla yakından uzaktan alâkasının bulunmadığını sinek pislemedik bir yere not etmek gerek. Radikal çevresinde solculuk yapan bir başka isim olan Murat Belge de bu açıdan tipik bir örnektir. Belge AKP’nin kapatma davası karşısında apar topar Anayasa’yı değiştirme arayışlarını bile savunacak kadar AKP yandaşıdır. Anlı şanlı bir profesör ve “entelektüel”in her yazısında dönüp dolaşıp AKP’yi bir şekilde aklamaya girişmesi karşısında ne demeli? Sonuçta Belge’nin yaptığını Vakit tipi yobaz gazetelerinde örümcek beyinli pek çok adam yapmaktadır. Peki ama Belge gibi bir eski “sosyalist”i Vakitçi yobazlarla aynı safta buluşturan şey nedir? Zira Belge AKP savunuculuğunda o kadar ileri gitmektedir ki, “Tarihe Saygı” başlıklı bir yazı döşeyip AKP’nin bir yıkım esnasında ortaya çıkan tarihi Bizans eserlerine saygı adına yıkım projesini değiştirdiğinden dem vurup burada bile ince bir AKP propagandası çekmektedir bize. Oysa Belge’nin tarihe saygı gösteriyor dediği AKP’nin malum belediye başkanı; “Tükürürüm böyle sanatın içine diyerek” sanata, tarihe ve kültüre ne kadar sahip çıktıklarını göstermişti. Örnekleri çoğaltmak mümkündür ama bu kadarla yetinmek ve bazı çıkarsamalarda bulunmak gerek. İsmet Berkan, Murat Belge ve Radikal çevresini, Altan Kardeşlerden, Orhan Pamuk ve Hasan Cemal’e kadar uzanan aydın takımını birleştiren ortak payda milliyetçilik düşmanlığıdır. Ancak milliyetçilik düşmanları bunlarla sınırlı değildir. Kendilerini sosyalist, komünist, Marksist olarak adlandıran ÖDP, EMEP, TKP gibi “sol” particiklere kadar uzanan geniş bir cephe bu isimlerle aynı çizgi üzerinde bir araya gelmektedir. Bunların ortak özelliği Atatürkçülüğü bir tek parti faşizmi ve Cumhuriyet’i de bir baskı rejimi olarak adlandırmalarıdır. Milliyetçilik de tabii faşizmden başka bir şey değildir! Ve bunlar işi gücü bırakıp Atatürkçülükle ve milliyetçilikle hesaplaşmaya kalktıkları anda kendilerine en yakın müttefik olarak Şeriatçıları, Kürtçüleri ve doğal olarak emperyalist güçleri bulmaktadırlar. Bu andan itibaren bu tip solculuk milliyetçiliğe ve Atatürkçülüğe düşman ama AB-ABD cephesinde ve AKP şakşakçısı bir politik duruşa yol açar. Marksist-liberal işbirliğinin ideolojik temeli: Vatansızlık Atatürk’e ve milliyetçiliğe olan düşmanlık, Marksist ve liberaller arasında da bir işbirliği yaratmıştır. Tabii bu işbirliğinin de en son noktada yine AKP faşizminin desteklenmesine vardığını hemen belirtelim. Fethullahçı Zaman gazetesinin yazar kadrosunda ünlü liberal ve Marksistlerin bir arada ve tek bir koro halinde Şeriatçılarla aynı söylemi kullanarak AKP’yi destekleyen yazılar yazmaları bu ittifakın en somut göstergesidir Bu ideolojik yakınlaşmanın temelinde her iki ideolojik yaklaşımın vatansızlık üzerine kurulu olması yatar. Marksizm, enternasyonalizm yoluyla vatan fikrini burjuvaziye maledip kozmopolit yanıyla da milliyetçiliği bir burjuva ideolojisi olarak mahkum ederek solun gündeminden çıkarırken, liberaller de küreselleşme sürecinde ulusal sınırları korumaya dayalı milliyetçiliği gericilik olarak ilan ederler. Böylelikle Marksist enternasyonalizmle liberalizmin vatansızlığı aynı zamanda bir de milliyetçilik düşmanlığına dönüşür. Mehmet Ali Aybar, Uğur Mumcu ile yaptığı söyleşide özellikle 70’lere giden süreçte TİP’in Kuvayı Milliyeci söylemine karşı gelişen enternasyonalist çizginin bizzat o dönem ülkeye yurtdışından sokulan Marksist kitaplar yoluyla toplumda yayıldığını belirtir. Darbe ortamında pıtrak gibi çoğalan sol yayınlar, Sovyetçi, Pekinci ve Arnavutlukçu pek çok sol fraksiyonun ortaya çıkmasına ve TİP’le gelişmeye başlayan millici sol çizginin yok olmasına yol açar. Böylelikle günümüze kadar ulusal bir sosyalist çizginin ortaya çıkmasının önü baştan kesilir. Vatansızlığın yarattığı yabancılaşma: Türk düşmanlığı Vatansız solun milliyetçilik düşmanlığı aynı zamanda ciddi bir yabancılaşmaya da yol açar. Solculuk sonuçta halkın çıkarlarını her şeyin üstünde gören bir anlayışla, halk için ve halkla birlikte mücadele etmeyi öngörür. Ancak bizim vatansız sol bariz biçimde Türk halkına düşmandır. Bu solculuk her ne kadar teorik çerçevesini emek-sermaye çelişkisi ve bunun sonucu olarak burjuvazi-proletarya arasındaki mücadele olarak tanımlasa da; güncel politik tavırları incelendiğinde tek dertlerinin Türk düşmanlığı olduğu görülecektir. Bunlar işçi haklarını ve emekçi mücadelesini savunmayı da bırakıp Türk düşmanlığının propagandasını yapmaktadırlar. Örneğin bu vatansız solun yıllardır değişmeyen gündemi 301. maddenin kaldırılmasıdır. Yani Türklük tanımının Anayasa’dan çıkartılması. İyi de bunun işçi sınıfının burjuvaziye karşı olan mücadelesiyle ne alakası vardır? Üstelik, bu ülkede işçi sınıfının baş düşmanı AKP iktidarıdır ama bizim vatansız solcular AKP’ye 301. maddeyi değiştirme çağrısı yapmaktadırlar. Türk düşmanlığının aslında halk düşmanlığının ta kendisi olduğunu da burada vurgulamak gerek. Bu ülkenin asli unsuru olan Türk Milleti’ni yok saymak, bütün Türkleri birer faşist olarak damgalamak sonuçta ciddi bir yalnızlığı ve yabancılaşmayı da beraberinde getirir. Bu, vatansız sol açısından psikolojik bir travma durumuna yol açar; zira halk için yola çıkan ama o halka düşman olan bir politik ucube yaratılmıştır. Türk halkı için solculuk yapma zemini ortadan kalktığında vatansız sol yeni fakat çıkmaz bir yola girer: Türk’e karşı Kürt’ü desteklemek. Sonuçta örgütlenecek, uğruna mücadele edecek bir kitleye ihtiyaç vardır. O nedenle Kürt uydurmasını sahiplenmek dışında bir çıkar yol kalmaz. Kürt milliyetçiliği bunların AKP ve AB-ABD destekçisi çizgilerine de tam uyumludur; zira bu emperyalist güçler de Türkiye’de ne hikmetse bir tek Kürtlerin haklarını savunmak için vardırlar. Ancak Türk milliyetçiliğine karşı çıkıp Kürt ırkçılığına saplanmanın da bir açıklaması yapılmalıdır; çünkü durum son derece patolojik bir hal almaktadır. Bu noktada “ezilen Kürtler” edebiyatı ortaya atılır. Ama ezildiği iddia edilen Kürtler bütün iç ve dış iktidar odaklarının tam desteğini arkalarına almaktadırlar. ABD, PKK ile Türk devletini masaya oturtmak için çabalarken, AB, Kürtlerin demokratik hakları için bastırmaktadır. TÜSİAD gibi büyük sermaye temsilcileri zaten Kürt sorununa demokratik çözüm önerilerini daha Özal zamanında yayınladıkları Güneydoğu raporları ile göstermişlerdir. AKP hükümeti deseniz zaten Kürt-İslamcı bir partidir ve Kürtleri baş tacı etmektedir. Kürt sorununu ilk telaffuz eden devlet yetkilisi Tayyip olmuştur. Abdullah Gül de cumhurbaşkanı seçilir seçilmez soluğu Güneydoğu’da almış ve Kürtlerle kucaklaşmıştır. Kürtler de AKP’ye olan desteklerini sandıkta verdikleri oyla göstermişlerdir. Böylece bizim vatansız solun payına seçimlerde ancak bindelik dilimde oy düşerken, Kürt bölgelerinde AKP’nin oyu DTP ile başa baş gitmektedir. Kürtçülük batağına saplanan vatansız sol Kürtlerden umduğu desteği alamaz ama PKK kuyrukçuluğu yanına kâr kalır. Ulusal Sol ideoloji: Vatan savunması TÜRKSOLU ise bu ucube sola karşı ezilen dünyanın sömürgecilik karşıtı Ulusal Kurtuluş çizgisini 21. yüzyılda sadece Türkiye için değil, bütün ezilen dünya için bir ideolojik devrimci çizgi olarak yeniden ortaya çıkarmıştır. Sömürgeciliğin yarattığı yıkıma karşı milliyetçi direniş ve bunun politik hattı olarak vatan savunması TÜRKSOLU ile birlikte yeni bir Ulusal Kurtuluş cephesi yaratmıştır. Bugün bu özgürlükçü sol TÜRKSOLU’nu her fırsatta karalamaya çalışsa da, TÜRKSOLU ortaya koyduğu politik çizgi ile istisnasız her alanda Amerikan emperyalizminin ülke içi ve bölgesel planlarına karşı çıkmış; sermayeye, AKP iktidarına, Kürt bölücülüğüne ve sahte milliyetçilere karşı antiemperyalist bir duruş sergilemiştir. Yine TÜRKSOLU, çıktığı ilk günden itibaren yaptığı bütün politik analizleri doğrulanan ve bu nedenle dost-düşman bütün kuvvetler tarafından ne diyeceği merak edilen bir hareket haline gelmiştir. Vatansız solun işbirlikçiliği nasıl bir ideolojik sapmaya dayanıyorsa, TÜRKSOLU’nun şaşmaz politik öngörülerinin ve tavizsiz antiemperyalist duruşunun da bir ideolojik dayanağı elbette vardır. Bu Ulusal Sol ideolojidir. Atatürkçü, milliyetçi ve sosyalist sentezdir. Bu ideoloji kendisini vatan savunması hattında konumlandırmış ve bu yolda güçlenerek ilerlemekte ve bir Ulusal Kurtuluş partisine dönüşme aşamasındadır. Bu parti yalnızca AKP iktidarıyla değil, onun koltuk değneği olan bu vatansız solla da kaçınılmaz bir hesaplaşmaya girecektir. Hesaplaşma vakti artık çok yakındır.
|