31.03.2008/Sayı:180
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

“Tuncay Şov” bu kez tutmadı

Tuncay ÖzkanTürkiye’de yaşanan her gelişmeden kendine pay çıkarmaya çalışan siyaset cambazları vardır. Onların derdi aslında siyaset değil kendileridir. Ne olursa olsun yeter ki kendilerinin ismi öne çıksın, kendi propagandalarını yapsınlar. Gerisinin önemi yoktur. Türkiye siyasetinin son dönemde yetiştirdiği en büyük cambaz ise Tuncay Özkan oldu. Aydın Doğan’ın tetikçiliğinden zaman içinde Atatürkçülüğe evrilen Özkan, bir yıl gibi kısa bir sürede Türk siyasetinin yıldızı oldu. Cumhuriyet mitingleri döneminde yaptığı ateşli konuşmalarla gündeme gelen Tuncay, hemen belli çevreler tarafından parlatılarak yeni “Kalpaksız Kuvayı Milliyeci” ilan edildi. Konuşmalarında ABD ve AB’ye küfürler savuran ama bir taraftan da AB fonlarıyla programlar yapan Tuncay, gerek seçimler döneminde gerekse seçimlerden sonra kritik dönemlerde Atatürkçüleri yanlış yönlere sevkederek üzerine düşen vazifesini yerine getirmiş oldu. Seçimler döneminde Atatürkçülere MHP adresi vererek nelere sebep olduğunu defalarca belirttik. Daha geçtiğimiz ay Kanaltürk’teki programında Kürt sorununun çözümü için teröristbaşı Apo’yla diyaloğa geçmeyi savunuyordu.

Örgütlenme alanında geliştirdiği “internet sitesine tıklama” modeli çığır açtı ve siyaset meydanında olması gereken Atatürkçülerin internet başına hapsolmasını sağladı.

Tuncay, son olarak geçmiş olsuna gittiği Cumhuriyet gazetesi önünde en dramatik sahneyi sergiledi. Dayanışma maksadıyla Bodrum’dan İstanbul’a gelen ve havaalanında 100 kişilik kitlesel(?) bir törenle karşılanan Tuncay, kitle tarafından ezilme tehlikesini atlatır atlatmaz ayağının tozuyla yaptığı açıklamada “İlhan ağabeyimi gözaltına aldınız beni de alın” diye haykırmaya başladı. Baktı kitlesel(?) kalabalık gaz, tam kıvamında, “Hukuk bize ne soracaksa sorar, biz hesabını veririz” sözleriyle konuşmasına devam etti. Heyhat! Kendisini kimse gözaltına almıyor. Ama Tuncay bu, yılar mı? Elbette ki yılmadı ve kendini gözaltına aldırma çabalarını Cumhuriyet gazetesi önünde de sürdürdü. Gazetenin önünde gözaltına alınmak için nöbet tutan -daha doğrusu nöbet geçiren- Tuncay, her ne kadar; “Ben hiçbir yere gitmiyorum. Gözaltına alacaklarsa gelsin alsınlar, kimseden korkum yok” diye yırtındıysa da kendini gözaltına aldırmayı bir türlü başaramadı. Böylece kendisine artı puan getirecek “İlhan Selçuk’la gözaltına alındı” söylemini geliştirmesine fırsat verilmemiş oldu. Tuncay’ın gerek havaalanında, gerekse Cumhuriyet gazetesi önünde yaptığı gösteri, oyunculuk bakımından başarısız bir deneme oldu. Bu olaydan bile kendine pay çıkarmaya çalışan, reklam peşinde koşan Tuncay’ın samimiyetsizliği yüzünden okunuyordu. Böyle bir durumda bile insanın kendi reklamının peşinde koşması ayrı bir ahlâk sorunu.

Bu arada Tuncay’ın gerçek niyeti de açığa çıkmış oldu. Daha önceden ortaya atılan “Tuncay kapağı CHP’ye atmak istiyor” iddiaları kanıtlanmış oldu. Hem de birinci ağızdan. Geçtiğimiz Pazar günü Denizli’de Bizkaçkişiyiz Denizli Platformu tarafından düzenlenen etkinliğe katılan Tuncay; “Ben CHP’ye üyelik başvurusu yapacağım. Kabul ederlerse oradayım, yoksa Mustafa Kemal’in bayrağını açıp Türkiye’yi dolaşacağım.” dedi. Böylece Tuncay’ın niyeti de ortaya çıkmış oldu. Önce CHP’ye bir tık, ardından da Meclis’e bir tık. Tuncay’ın Atatürkçülüğü de Meclis’in ceylan derisi koltuklarına kadar olacak. Atatürkçülerin var olan potansiyelleri biraz daha eritilecek, umutları ve heyecanları bir kez daha kırılacak ve Tuncay Özkan görevini yerine getirmenin huzuru içinde TBMM’de muhalefetçilik oynayacak. Plan bu. Bu planı bozacak tek şeyse devrimci bir yapının devreye girerek halkı örgütlemesi ve bu sahte yapıları tasfiye etmesi. Böyle bir yapının da eli kulağında, kimse merak etmesin.


Hadi kimi savunuyor?

Hadi UluenginGeçtiğimiz hafta yaşanan operasyonlar ve gözaltılar Türkiye’deki bazı kesimleri adeta şok etti. Bilindiği gibi Ergenekon operasyonu kapsamında geçtiğimiz haftasonu Cumhuriyet gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk başta olmak üzere, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, İstanbul Üniversitesi’nin sabık rektörü Kemal Alemdaroğlu ile birlikte yine İşçi Partisi’ne bağlı Ulusal Kanal’ın ve Aydınlık dergisinin yöneticileri gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu serbest bırakılırken, başta Perinçek olmak üzere Aydınlıkçılar tutuklanarak cezaevine gönderildi. Operasyonlar ve gözaltılar İşçi Partililer üzerine yoğunlaşarak devam ediyor.

Bu gözaltılar ve tutuklamalar bir anda Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü ve özellikle gözaltına alınma biçimi üzerinden bir tartışma başladı. Tepkiler genelde İlhan Selçuk gibi 80’ini aşmış biri için yapılan muamelenin reva görülemeyeceği üzerineydi. Bu nedenle de Doğu Perinçek’in tüm yırtınmalarına rağmen kendisini ön plana çıkaran pek olmadı. Anlayacağınız bu olayın yıldızı İlhan Selçuk oldu ve Perinçek cezaevini boylamasıyla kaldı. Tam da “Adama destek olan bir kişi bile kalmadı” dediğimiz anda imdadına eski dostu, Hürriyet yazarı, Brüksel lahanası Hadi yetişti.

“Nasıl yani?” diyeceksiniz. İlk başta biz de pek anlayamadık ama gerçekten de öyle. Hadi üşenmemiş, ta Brüksel’lerden eski lideri Perinçek’i savunan bir yazı döşenmiş. “Ergenekon Bağı Yok ve Olamaz!” başlıklı yazıyı görünce itiraf edeyim ki ilk başta şaşırdım. Ama yazıyı okuyup bitirince de gülmekten kendimi alamadım. Bugüne kadar yazılarında Perinçek hakkında Allah rızası için bile tek bir iyi kelime kullanmayan Hadi’nin başına taş mı düştü, yoksa çaktırmadan Perinçek’le dalga mı geçiyor diye düşünmedim değil. İyisi mi yazıdan bazı bölümleri aktaralım ve birlikte karar verelim.

“Lütfen, bugünkü tarihi bir tarafa kaydedin. Aşağıdaki iddiama da mim koyun. Ve gün gelir eğer yanıldığım ortaya çıkarsa, yüzüme bilhassa vurursunuz. Bu takdirde de, hiç yüksünmeden özür dileyeceğimi şimdiden ilan ediyorum. Hayır, Cuma sabahı gözaltına alınan ve bazıları salınan, bazıları da tutuklanan ‘zanlılar’dan(!) hiçbirinin ‘Ergenekon Çetesi’yle organik ilişkisi yoktur! ‘Şüphe’ fostur. Üstelik, buna, her kılığa ve her kisveye bürünen ve daha da bürünecek olan Doğu Perinçek adındaki malûm şahsı bile dahil ediyorum.”

Görüldüğü gibi Hadi, Perinçek’in suçsuz olduğu konusunda bayağı iddialı. Hadi’nin neden bu kadar emin olduğu meselesine de geleceğiz ama şunu belirtmeden geçmeyelim. 80 öncesinin sıkı Aydınlıkçılarından olan Hadi, yıllarca beraber çalıştığı Perinçek’i şüphesiz ki çok iyi tanıyordur. O bilmeyecek de biz mi bileceğiz? Ama Hadi’nin gerekçesi aslında çok da sağlam değil. Şöyle ki, “Tamam, ‘Aydınlık’ adlı varákparede çetecileri tabii ki ‘mánen’ (!) sahiplenmiştir. Ama aynı zamanda, ilk tevkifat ertesi ‘uyarımıza rağmen öncü parti disiplininden yoksunluğun götüreceği yer işte burasıdır’ gibisinden bir “serzeniş”te(!) bulunmuştur” diyor.

Yani Aydınlık dergisinin söz konusu çete operasyonlarında gözaltına alınan kişileri sahiplendiğini kabul ediyor. Ama kendilerinin bu çevreleri bu tür yollara sapmamaları konusunda uyardıklarını ve parti disiplinine de davet ettiğini belirterek aslında onlarla hiçbir bağının olmadığını iddia ediyor. Ama Hadi’nin yazdıklarından, Perinçek’in gözaltına alınanları uyaracak kadar yakın olduğu sonucu çıkar. Anlayacağınız Hadi, savunayım derken Perinçek’i ele vermiş. Belki de bilerek yapmıştır, günahı boynuna.

Hadi, son gözaltına alınanlardan hiçbirinin Ergenekon tarzı bir çete örgütüne bulaşmayacak kadar aklı başında adamlar olduğunu söylüyor: “…Bir nebze kafası çalışan insan üç-beş kafadarın derme çatma ‘fedai teşkilat’ına(!) asla sermaye yatırmaz ki, işte ‘komplo teorisi’ni daha baştan çürüten hayati nokta da budur… Kaldı ki, malûm sicilinden dolayı zeka hacmi bab’ında en tartışmalı şahıs olduğu su götürmeyen o Doğu Perinçek bile söz konusu ‘Ergenekon’ bağlantılı değildir. Olamaz.” Yani diyor ki, gözaltına alınanlar içinde en kafasızı Perinçek’tir ama o bile böyle bir örgütlenmenin içerisinde yer almaz.

Hadi Perinçek’i böyle savunuyorsa vay Perinçek’in haline! İşte bu ifadelerinden dolayı Hadi Perinçek’i savunuyor mu yoksa dalga mı geçiyor diye ikilemde kaldık. Varın buna siz karar verin. Perinçek’in zeka seviyesi ile ilgili yorum yapmayacağız. Sadece ainesi iştir kişinin deyip geçeceğiz.

Perinçek tutuklanırken “Ben böyle örgütün emrine girmem” diye bağırmıştı hatırlarsanız. Bizce bunda haklılık payı olabilir. Ne de olsa kendisi bugüne kadar daha büyük örgütlerin emrindeydi.

Not: Bu arada Hadi’nin yazısının başındaki iddiasını da unutmadık. Dua etsin ki yanılmamış olsun. Biz yüzüne vurmak için hazır bekliyor olacağız.


Hıncal Uluç’tan erken veda

Ergun Babahan
Ergun Babahan

Hıncal uluç
Hıncal Uluç

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının AKP için açılmasını istediği kapatma davasının basına yansımasını geçtiğimiz hafta ayrıntılı olarak incelemiştik. Köktendinci gazeteler Başsavcıya karşı bir karalama kampanyasına başladılar. Bir taraftan “Kapatabiliyorsan Milleti de Kapat” tarzı meydan okuyan manşetler atılırken, bir taraftan da “Başsavcı yargılansın” tarzında kelle ister bir tavır sergilediler. Diğer taraftan liberal köşe yazarları da; “AKP’yi kapatırsanız daha güçlü gelirler” tezleriyle kafaları ablukaya almaya başladılar.

Bu süreçte özellikle Sabah gazetesinin takındığı tutum ön plana çıktı. Dava açılması isteminin ertesi günü “Meclis’i de Kapatın” manşetiyle çıkmıştı. İşte bu manşet Sabah yazarlarından Hıncal Uluç’un isyan bayrağı çekmesine neden oldu. TMSF’nin eline geçtikten sonra AKP yanı ağır basmaya başlayan Sabah’ın Çalık grubuna satılmasından itibaren ise tamamen iktidarın borazanı haline geldiği hemen her kesim tarafından gözleniyordu. Sabah, TMSF’ye geçerken de Çalık’a satılırken de köşesinden okurlarına seslenen Hıncal Uluç, kovulmadan buradan gitmeyeceğini ve burada Cumhuriyetçilerin sesi olacağını ifade etmişti. Ancak yukarıda bahsettiğimiz manşet, Uluç’la Sabah arasındaki ipleri kopma noktasına getirdi.

25 Mart tarihli “Zamanlardan ‘Veda’ Zamanı!..” başlıklı yazısında Sabah’ın aldığı tavrı “besleme basın” tavrı olarak niteleyen Uluç, olası bir kopuşun sinyallerini verdi. Zaman zaman gazetedeki Nazlı Ilıcak, Emre Aköz gibi yazarlarla da polemiğe girmekten çekinmeyen Uluç, gazetenin genel çizgisinin dışında duruyordu. Gazetede kalmak konusundaki kararlılığını yavaş yavaş yitirdiğini söyleyen Uluç, bir operasyona kurban gitmeden okurlarıyla vedalaşmak istemiş.

Sabah’ın gitgide habercilikte taraf olmaya başladığının altını çizen Uluç, “Meclis’i de Kapatın” manşetini sert bir dille eleştiriyor. Ayrıca İlhan Selçuk’un serbest bırakıldığı haberinin gazetede yer almamasının affedilmez olduğunu belirtiyor. Hıncal Uluç’un bahsettiği operasyon ise gazete içi bir operasyon değil. Uluç, Ergenekon tarzı bir operasyondan bahsediyor ve okurlarına şimdiden “Hoşçakalın” diyor. “…Bir gece sabaha karşı beni de alıp götürebilirler… Yazılarımla bir yeraltı örgütünü üye olmadan yönetmek gibi bir suçla alıp götürebilirler beni... Muhalifim ya... Cumhuriyetçiyim ya... Laikim ya!... Böyle bir şey olduğunda bu ülkenin satılmış, adanmış kalemleri timsah gözyaşı bile dökmezler... Ardımdan söverek, vatanın, milletin bir faşist puşttan, bir dangalaktan kurtulduğunu yazarlar keyifle üstelik…” Daha sonra Menderes devrinde gazetecilere yapılan muamelelerden örnekler veren Uluç yazısını şöyle bitiriyor: “Yani… Bir sabah beni bu sayfada bulamayabilirsiniz... Üstelik ardımdan köşemi ‘bembeyaz’ da bırakacaklarını sanmıyorum... Biri anında yerleşir, merak etmeyin… Balçiçek’in durumuna düşmeden.. Ben de, köşem de buradayken, hele bir veda edeyim dedim işte...”

Burada Uluç’un Balçiçek Pamir örneğini vermesi önemli. Belki hatırlarsınız, 17 yıl Sabah gazetesine hizmet veren, Yazı İşleri Müdürlüğü ve köşe yazarlığı yapan Balçiçek Pamir, geçtiğimiz yıl TMSF’nin aldığı bir kararla işten çıkarılmıştı. Antalya’da gazete için Altın Portakal Festivali’ni izlerken gazetenin İnsan Kaynakları bölümünden aldığı bir telefonla atıldığını öğrenen Pamir’in işten çıkarılışı ve tebliğ yöntemi tartışmalara neden olmuş ve tepki çekmişti. Daha sonra konu ile ilgili açıklama yapan Pamir, Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan’ın kendisiyle görüşmediğini belirtmişti. Bu da Türk basın tarihinin en çirkin olaylarından biri olarak tarihteki yerini aldı.

Uluç’un yazısının yayınlandığının ertesi günü NTV’de bir programa katılan Ergun Babahan ise manşeti savunurken Uluç’a da güle güle dedi. “…Hıncal Uluç’un rahatsızlığı bizim ‘Meclis’i de Kapatın’ manşetimizden dolayı. O manşet bizzat ben Belçika’dayken benim tercih ettiğim, benim attığım bir manşettir. Sorumluluğu da tamamen bana aittir… Şu görüşüne katılıyorum, yarın ben de gidebilirim buradan, benim köşem de bembeyaz kalmaz, mutlaka biri yerleşir.” Babahan, Uluç’a; “Biz seni kovmayız ama sen bu gazeteye katlanmak zorunda kalırsın. Ama katlanmak istemiyorsan kapı açık” mesajını veriyor. Görünüşe göre Sabah’taki kavga kısa bir süre daha sürecek gibi.


Vakit’e soru: Abdüllatif Şener masonsa Tayyip ne?

Tayyip Erdoğan, ABD’deki Yahudi kuruluşu ADL’den “Cesaret Ödülü” alırken.

Tayyip Erdoğan, ABD’deki Yahudi kuruluşu ADL’den
“Cesaret Ödülü” alırken.

Son dönemde Türk siyasetinin yükselen yıldızı kim diye sorsak çoğunuz herhalde Abdüllatif Şener cevabını verir. Gerçekten de özellikle son haftalarda neredeyse Tayyip kadar göz önünde oluyor, medyada yer alıyor, adeta attığı her adım takip edilip haberleştiriliyordu. Özellikle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın AKP hakkında açtığı kapatma davasından sonra Şener’in ismini daha sık duyar olduk. Kapatma davasının AKP aleyhine sonuçlanma ihtimaline karşın gidilecek yeni bir oluşumun lideri olarak ortaya sürülen Şener de yaptığı açıklamalarla bu kanıları doğrular nitelikte tutum sergiliyordu.

22 Temmuz seçimleri öncesinde aday olmayan Şener herkesi şaşırtmıştı. AKP’nin kurucuları arasında Tayyip, Gül ve Arınç ile birlikte adı öne çıkan Şener, geçtiğimiz dönem kabinede de Başbakan Yardımcılığı gibi önemli bir görevde bulunmuştu. AKP’nin diğer önde gelen üç üyesine göre biraz daha ılımlı biri olarak yansıtılan Şener’in adı bir ara cumhurbaşkanı adayı olarak da geçmişti. Hatta Deniz Baykal da Şener’in adaylığı ile ilgili “Düşünebiliriz” açıklamasını yapmıştı.

Kapatma davasının açılması ile ilgili yaptığı yorumlarda diğer AKP’liler kadar sert olmayan Şener, ideal lider olarak ön plana çıkmaya başlamıştı. Kendisi de yaptığı açıklamalarda yeni oluşum için açık kapı bırakır tarzda konuşarak beklentileri boşa çıkarmıyordu.

Abdüllatif Şener geçtiğimiz hafta ise Şeriatçılar tarafından bambaşka bir habere konu edildi. Vakit gazetesinin haberine göre Şener mason olmuştu. Şener’in Vakit tarafından mason olarak suçlanmasına neden olan olay ise şu: Ankara’daki Tandoğan, Kale ve Yıldız Rotary Kulüplerinin ortaklaşa düzenlediği bir etkinliğe katılan Şener burada bir konuşma yapmış. Toplantının sonunda da kendisine katılım belgesi verilmiş ve “şeref üyeliğine” seçilmiş. Haberi sürmanşetten veren Vakit de Şener’i mason ilan edip hedef tahtasına oturttu. Konu ile ilgili soruları cevaplayan Yıldız Rotary Kulübü Başkanı Aytuğ Atabek, bu soruların Şener’e sorulması gerektiğini söyledi. Şener’in öğretim üyeliği yaptığı TOBB ETÜ’den yapılan açıklamada ise Şener’in kendisine iletilen davetlere ayrım yapmaksızın vakti ölçüsünde katıldığı belirtildi.

Abdüllatif Şener’in mason olup olmadığını bilemeyiz. Bizi pek ilgilendirmiyor da. Ama burada Vakit’in ikiyüzlü tutumuna dikkat çekmek gerekir.

Hatırlarsınız ABD’de Tayyip’e Yahudi kuruluşu ADL tarafından cesaret ödülü verilmişti. Bu ödülü alan ve Yahudi olmayan tek kişi de Tayyip’tir. İşte Şeriatçı kaypaklık böyle bir şeydir. Tayyip Yahudilerden ödül alınca hiç ses çıkarmazlar. Ya da TBMM’deki en kalabalık ikinci dostluk grubu İsrail olunca ve onun üyelerinin çoğunluğunu AKP’liler oluşturunca yine ses çıkaramazlar. İsrail tarafından öldürülen Filistinliler üzerinden “kutsal dava” propagandası yaparlar ancak İsrail Başbakanı Türkiye’de Tayyip’i ziyaret ederken gıkları çıkmaz. Şimdi başlıktaki sorumuza geri dönelim: Şener masonsa Tayyip ne?


Tebrik...Tebrik...Tebrik...Tebrik...Tebrik...Tebrik...

Ulusal su manifestosuYukarıdaki küpür, Birgün gazetesine ait. Yandaki ise Taraf gazetesinden. Bu küpürleri buraya almamızın sebebi, sözkonusu gazeteleri hazırlayan arkadaşların “ulusal” ve “milli mücadele” kelimelerine gösterdikleri hassasiyet(!).

Söz konusu gazetelerde yukarıdaki kelimeleri görünce gözlerimize inanamadık.

Ya Ahmet Altan’la İsmet Berkan’ın kafasına tuğla düşmüştü ya da bizim. O nedenle birkaç defa tekrar tekrar bakmamız gerekti. Bildiğiniz gibi her iki gazete de sözümona “sol” kesimin yayınladığı gazetelerdir ama fikriyatına baktığınızda liberallikten geçilmez. Bu iki Obeziteye karşı milli mücadelegazetenin başında bulunan insanlar da hepinizin tanıdığı gibi solcu geçinirler ama solculukla uzaktan yakından alakaları yoktur. Üstelik gerek Taraf’ın gerekse Birgün’ün kitabında “Ulusal”, “Milli”, “Milliyetçilik” gibi kelimeler yazmaz. Bu gibi kelimelere ve siyasetlere karşı alerjileri vardır. Bütün yayın çizgileri, Türklüğe düşmanlıktır.

Mesela siz gidip de Ahmet Altan’a “Milli” deseniz adam cin çarpmışa döner, tüyleri diken diken olur, kaçacak yer arar. Ama tüylerinin diken diken olması milli hislerinin kabarmasından kaynaklanmaz. Çünkü söz konusu zatın milli bir duygusu yoktur. Tam tersine milliyetçiliğe olan düşmanlığından dolayı tüyleri dikelir.

O nedenle söz konusu yayın organlarında “milli mücadele” ve “ulusal” kelimelerinin geçtiği haberler görünce kendilerini tebrik etmek istedik. Gerçi gönül isterdi ki kendilerine birer plaket de verelim ama plakete yazık diye düşündük.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe