| Yılmaz Ekinci |
Demokrasiye araç diye binenler hukuk durağında inerler Başsavcı görevini yapıyor
Recep Tayip Erdoğan’ın en yakını, müşaviri Mehmet Metiner: ‘Bizler o zaman kurtuluşun Şeriatta olduğuna inanmıştık. Cihat hazırlıkları içindeydik. 28 Şubat bu gidişe dur dedi. Demokrasiyi kurtardı.” Kemal Baytaş (21.3.2004) Asker, 28 Şubat sürecinde Cumhuriyet’in yanı sıra demokrasiyi de kurtarmış. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görevi Cumhuriyet’in ilkelerini ve kazanımlarını korumaktır. Başsavcı, Anayasa ile siyasi partiler konusunda yetkili kılınmış olup Anayasa’nın 69. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince yüklemiş olduğu görevi yerine getirmektedir. Dava açmadan önce Başsavcı; “Cumhuriyet’in temel ilkelerini, 85 yıllık kazanımlarını yok saymanın, halkı ayrıştırmaya ve çatışmaya götüreceği açıktır” diye 17 Ocak 2008 tarihinde iktidarı uyarmıştır. Başsavcı, türbanla ilgili Anayasa değişikliği girişimiyle ilgili olarak daha önce iki partinin yakın geçmişte kapatılmış olduğunu da hatırlatmasına rağmen AKP ve MHP uyarıyı ciddiye almamışlardır. Cumhuriyet’in müeyyidesi Yargıtay Başsavcısı, “laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle AKP’nin kapatılması istemiyle 14 Mart 2008 tarih ve saat 16.30’da Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davasını açmıştır. Savcılık iddia makamı olup karar yüce mahkemenindir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni CMK’ya göre; “Savcılıkların hazırladıkları iddianameler ancak ilgili mahkemenin kabulünden sonra alenileşebilmektedir.” Ancak, Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Arena programında; “Bu hususun ceza davasıyla ilgili olduğunu, bu davanın kendine özgü bir dava olduğunu, Başsavcının iddianameyi Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu an davanın açılmış olduğunu ve ‘Kabul Kurulunun’ ret veya kabul yetkisinin bu davada geçerli olmadığını, ancak eksiklik olması halinde davayı iade etmeden eksikliklerin talep edilebileceğini ve ayrıca hakkında kapatma istemiyle dava açılmış bir iktidar partisinin çoğunluğuna dayanarak bu davadan kurtulma amacıyla yapacağı Anayasal ve yasal değişiklikler, bahsi geçen odak olma özelliğini daha da yoğunlaştırır. Hukukun üstünlüğü ve ilkelerine uymayan bu husus ayrı yeni bir kapatma davasına sebep olur” açıklamasını yapmıştır. Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan; “Laikliğe aykırılık 163. maddedeydi. Kaldırıldı suç olmaktan. Suç olmaktan çıkartılmış bir şeyi biz hâlâ suçmuş gibi gündeme getirip parti kapatıyoruz” diye açıklama yapmıştır. Devlet siyasallaştırılmaya kalkışılırsa karşı taraf resmi uyarma görevini yapma hakkına sahip olur. Eskiden hakim ve savcılarla ilgili soruşturmaları Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bağımsız müfettişleri yaparken şimdi Adalet Bakanlığı müfettişleri yapmaktadır. Gerçekten demokrat olmak isteniyorsa, öncelikle hakim ve savcılar tam bağımsız hareket edebilir duruma getirilmelidir. Siyasi liderin hiç sorumluluğu yok mu? Yargı bağımsız, tarafsız ve yürütmenin egemenlik sahası dışında kalmalıdır. İngiltere’de demokrasiye atılan ilk adım 1215 yılındaki Özgürlükler Sözleşmesi (Magna Carta) değil midir? Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararıyla 24 kez siyasi parti kapatılmıştır. Bunlardan 16 tanesi şekil bakımından kapatılmış olup, esastan 8 tanesi kapatılmıştır. Esastan kapatılanların dördü bölücülük, dördü ise Şeriatçılık nedeniyle kapatılmıştır. Saadet Partisi’nin rozetinde dört küçük yıldız ve bir de büyük yıldız bulunmaktadır. Bu dört küçük yıldız; Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’ni ifade etmektedir. Fazilet Partisi’nin kapatılma gerekçesinde Merve Kavakçı’nın türbanla Meclis’e girmesi vardır. Refah Partisi’nin kapatılma gerekçesi de türban olup, AKP’nin kapatılma istemi gerekçesinde ise türban yanında laiklik karşıtı söylemler de yer almakta. Bir partinin 4 kez benzer gerekçelerle kapatılmış, diğer partilerin de aynı gerekçelerle kapatılma olasılığıyla karşı karşıya kalmasında siyasi liderin sorumluluğu yok mudur? Diğer partilerin kapatılma nedeni olmuş eylem ve söylemleri, Başsavcının iddianamesinde belirtildiği üzere yeniden tekrarlamanın yani tarihin tekerrürünün mantıklı açıklaması olabilir mi? Partisinin kapatılması için dava açılan Başbakan RTE 12 Eylül 1980’e kadar Mili Selamet Partisi gençlik kollarında yöneticidir. 1984 yılında, Refah Partisi İl Başkanı olur. 1998’de “dini nefreti körüklemekten” hapse girer ve siyaset yasağı alır. 2000 yılında AKP’yi kurar ve 14 Mart 2008 tarihinde de partisinin kapatılmasının yanı sıra tekrar şahsına siyaset yasağı getirilmesi amacıyla sadece kendisi hakkında 61 adet suçlamayla dava açılır. Başsavcı; “Bir tehlikenin var olduğu ve tehlikenin de yeterince yakın olduğu, davalı partinin eylemlerinin öngördüğü toplum modelini oluşturmaya elverişli bulunduğu, iktidarları süresince her geçen gün riskin arttığı görülmektedir. AKP ve Genel Başkanı Erdoğan’ın demokrasiyi çoğulcu değil çoğunlukçu olarak algıladıklarını gösteren eylem ve demeçleri olası bir ‘çoğunluk diktasının’ açık işaretidir” diye ifade etmektedir. Partinin simgesel figürü olan Başbakan RTE ve partisi çok ağır bir suçlamanın hedefi ve muhatabı olmuştur. Laik devlet, hukuk devleti ve ulus devlet nitelikleri demokrasinin vazgeçilmez üç temel niteliğidir. Bu temel üç niteliğin hedef alınmadığını izah edebilecek tek bir kişi var mıdır? Laikliğin teminatı bireyler değil devlettir AKP’ye açılan dava hukukidir ve mevcut yasalara da aykırılık taşımamaktadır. Aksini düşünmek demokrasiyi bilmemektir. “Laikliğin teminatı biziz” diye hukuk yerine birey teminatı konulmaya kalkışıldı. Birey hiçbir zaman hukuksal güvence olamaz. Çünkü birey ve hükümetler bugün vardır, yarın yoktur. Hükümetlerin ve bireylerin yaşam süresi devletin yaşam süresi yanında çok kısa kalır. Uyarıların dikkate alınmaması üzerine rejim, yargı kurumu vasıtasıyla kendini korumaya geçmiştir. Demokrat Parti “Türkiye küçük Amerika olacak”, “Her mahallede bir milyoner yetişecek” söylemiyle 1950’de yasama ve yürütme erkini ele geçirince dış politikada ABD’ye bağımlılığa yöneldi. Demokrat Parti, Cumhuriyet’in büyük yatırımlarını yaratan ve dışarıdan 1 tek kuruş bile almadan Cumhuriyet’in kurumlarını yaratan hazineyi yedi yılda tükettikten sonra dengesi bozulan ekonomiyi düzeltmek için borçlanmaya sarılmıştır. 300 milyon dolar borç alabilmek için Cumhurbaşkanı Celal Bayar, ABD yollarına düşmüştür. “Bu borcun altından kalkılamayacağını” belirten İsmet Paşa’nın derisine saman doldurmaya kalkışanlara, İsmet Paşa Meclis kürsüsünden şöyle sesleniyordu: “Sizi tarihin kürsüsünden ibret ile seyrediyorum.” 1954 yılındaki seçim sonuçlarından sonra Celal Bayar demokrasi adına “İnce demokrasiye son” diyordu. 1958 yılına gelindiğinde Menderes Çorlu’da; “Bu demokrasi değildir. Bu bir kan davasıdır” dedi. 28 Nisan 1960 tarihinde birtakım basın ve muhalefetin sesini kısmak amacıyla “Tahkikat Komisyonları” oluşturuyordu demokrasi adına. Turgut Özal 163. maddeyi kaldırarak laiklik karşıtlığını suç olmaktan çıkarmıştır demokrasi adına. 1970’li yıllarda Başbakan Süleyman Demirel; “Bu Anayasa bize bol geliyor” diyordu demokrasi adına. 1990’lı yıllarda Tansu Çiller, bir elinde Kur-ân’ı Kerim, diğer elinde 99’luk tespih; “Devlet dinin emrindedir” diyordu demokrasi adına. Yine aynı yıllarda Necmettin Erbakan; “Kanlı mı olacak, kansız mı olacak” diyordu demokrasi adına. Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz; “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyordu demokrasi adına. “Elhamdülillah şeriatçıyım”, “Ben İstanbul’un imamıyım” diyen Başbakan RTE, partisinin Kızılcahamam kampında; “Ön seçim meçim yok. İmama uyun yeter” diyordu demokrasi adına. Apronda kurbanlık deve kesmeye kadar getirilen Türkiye’de sağın liderleri, Meclis çoğunluğunun her şeyi yapmaya muktedir olduğuna inanarak bireysel düşünceleri doğrultusunda yönetim sergilemeyi yeğlemişlerdir. Laik, demokratik bir ülkede, dinsel amaç veya gereksinimlere göre yasa çıkarılamaz. Türban serbestisi bu temel ilkeyi çiğnemekte, laikliğe ve dolayısıyla demokrasiye darbe vurmaktadır. Türk Anayasası’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen 4 maddesine karşın, iktidar 8 Haziran 2007 tarihinde “Sivil Anayasa” adı altında “Yeni Anayasa” siparişi yapmıştır. İnsan haklarıyla, laikliği çakıştıramazsınız. İnsan hakları bireyi ilgilendirir. Laiklik ise bireyi değil devleti ilgilendirir. Devlet insan değildir. İnsan hakları ile laiklik arasında bağ kurulamaz. Bir ülke laik olabilir ama demokratik olmayabilir. Sorun türban değil, dinin siyasete alet edilmesi noktasında türbanın kullanılma sorunudur. Yargının olmadığı yerde hukuk, hukukun olmadığı yerde demokrasi olmaz. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 12 Ekim 2007 tarihinde TÜBİTAK tarafından düzenlenen ödül töreninde MEB Müsteşar Yardımcısı Mehmet Temel’in türbanlı öğrenci Elif Büşra Doğan’a ödül verilmesiyle ilgili açıklamasında; “...adı geçen öğrencinin diğer öğrencilerden ayrı olarak sonradan salona geldiği, günlük kıyafetiyle gayri ihtiyari sahneye çıktığı dikkate alındığında, Bakanlığımız ilgililerinin başı kapalı olarak ödül alınması hususunda kusurlu olmadıkları anlaşılmıştır” demiştir. Bu arada aklıma bir fındık reklamı geldi. Reklamı size aktarmak isterim. Çünkü çok hoşuma gidiyor: “Yersen!” Lütfen affınızı diliyorum. Durup dururken bu da nerden çıktı diyeceksiniz. Birden aklıma geldi ve sizlerle paylaşmak istedim. Dönemin AKP Grup Başkan Vekili Eyüp Fatsa: “Anayasa Mahkemesi’ni kaldırabiliriz.” Çıkarttıkları yasaların hukuka ve Anayasa’ya uygun olup olmadığını belirleyen Anayasa Mahkemesi’ni kaldırabileceklerini söylüyor. Yargının olmadığı yerde hukuk, hukukun olmadığı yerde demokrasi olmaz. Hukuk devleti kuvvetler ayrılığına dayanır. Demokrasi adına hukuk çiğnenmek istenirse ve hukuk iktidarın uzantısı haline gelirse, gücü eline geçiren iktidar diktatör olur. Bu rejimin adı da demokrasi olmaz. Ankara Kulisi programında dönemin Meclis Başkanı Bülent Arınç: “AİHM kararları bireysel müracaatla verilmiş kararlardır. Bunu bir genelleme haline getirerek bağlayıcı olduğunu söyleyemezsiniz. Bunlar münferit kararlardır.” Başkan’ın bir hukukçu olarak bilmemesi mümkün değildir. AİHM, şahıstan şahısa değişebilecek kararlar almaz. Alınan kararların Avrupa demokrasilerinde kabul gören temel kriterlere dayandırıldığını bilmesi gerekir. Nur Batur’un; “Gönlünüzde İslama dayalı bir devlet mi var?” sorusuna ise cevap vermemiştir. Bülent Arınç’ın “Kaldırabiliriz” dediği Anayasa Mahkemesi şayet 27 Mayıs Milli Devrimi’nden önce kurulmuş olsaydı, Anayasa ihlalleri engellenebilir ve belki de ihtilal olmayabilirdi. Anayasa’nın 6. maddesi: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk Milleti, egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir suretle, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.” Anayasa’nın 7., 8. ve 9. maddeleri ise “egemenlik yetkisinin hangi organlar” eliyle kullanılacağını düzenlemektedir. Anayasa’nın 68-69. ve Siyasi Partiler Yasası’nın bu doğrultudaki 93-103. maddeleriyse siyasal partilerin kapatılabilmesi koşullarını düzenlemektedir. TBMM her istediğini yapamaz Yasama yetkisi TBMM’ye, yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’na, yargı yetkisi ise Bağımsız Mahkemelere verilmiştir. Yani “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, TBMM her istediğini yapabilir anlamına gelmemektedir. Egemen ve bağımsız her devletin, kuruluşundan kaynaklanan partiler üstü bir devlet politikası vardır. TBMM’nin kendisine verilmeyen yetkileri kullanmaya kalkması Anayasa ihlali olur. Çünkü hiçbir organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkiyi kullanamaz. Geçen dönem YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, Meclis Başkanı Bülent Arınç’a; “Bugün Parlamento çoğunluğuna güvenerek belki bir şey olmayacağını düşünebilirsiniz. Ama geçici çoğunluklar sona erdiği zaman karşınıza yargıç çıkar” demiştir. Geçen dönem TBMM Başkanı Bülent Arınç, dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Mustafa Bumin’e vermiş olduğu cevapta; “Bu Anayasa Mahkemesi’ni, ben Meclis’in yapabileceği bir Anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim! Ben Meclis’im, her şeyi yapabilirim: Yüce Divan yetkisini Anayasa Mahkemesi’nden alabilir miyiz? Alabiliriz! Her yasanın Anayasa Mahkemesi’ne gitmesini engelleyebilir miyiz? Engelleyebiliriz.” 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Arınç’a cevabi açıklamasında; “Arınç padişah yetkisi ile Meclis’in yetkisini birbirine karıştırdı” diyor ve ekliyor: “Kaldırırsın ama kaldıramazsın.” Fransa Kralı 14. Louis’in “Devlet benim” sözü, 21. yüzyılda Türkiye’de biraz daha mütevazi olarak TBMM’den yansıdı: “Benim Meclis’im.” Prof. Mümtaz Soysal: “Geçen yıl Meclis’in gerçekleştirdiği Anayasa değişikliğiyle 90. maddeye bir tümce eklenmişti.” Tümce: “Temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir yasayla, bir uluslararası antlaşma arasında çatışma çıkarsa antlaşma hükümlerine üstünlük tanınacağı” karara bağlanmıştır. Mümtaz Soysal bu bağlamda; “Yasa da çıkarsanız, Anayasa Mahkemesi’ni de kaldırırsanız türban yasasıyla ilgili tartışmanın adresi Strazburg Mahkemesi (AİHM) olacaktır” demiştir. Bülent Arınç, Nur Batur’a; “Tabuları yıkıyoruz.” Hangi tabular yıkılıyor? “Zamanı gelince konuşurum.” “Meclis şamar oğlanı değildir.” “Benim arkamda millet var. Beni eleştirenler bir arkalarına baksınlar, ne var?” “Benden odun gibi olan, ancak gerçek sözler duyarsınız.” “Özgürlüklerin sınırını TBMM belirler.” Özgürlüklerin sınırlarının Meclis tarafından belirleneceği sistemden söz edenler, demokrasiden söz etmektedirler. Demokrasi ile totaliter rejimler arasındaki en önemli farklardan biri olan “güçler ayrılığı” ilkesinin özüne yönelik ve rejimin özüyle ilgili düşünceleri net ve açık.
|