31.03.2008/Sayı:180
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Şükrü Aykutlu

Dr. Moreau’nun Adası’nda
sol neye karşı?...

Bilirsiniz, şu Beşiktaş’ın epey popüler bir taraftar grubudur “Çarşı.” Adını, semtin takımı olmasına atfen, semtin en önemli mekanının Beşiktaş Çarşısı olmasından alır; takımı da semti ile ya da onun ayakta kalmasının yegane temeli olan çarşısıyla özdeşleştirir. Bir fenomen haline gelen bu taraftar grubunun en önemli özelliği ise ne Beşiktaşlılık ne de futbolla ilgili bir konudur aslında. Evet, tribünlerde olağanüstü bir performans, muhteşem bir senkronizasyon yeteneği ve yılmayan bir direnç onların ününe ün katmıştır; ama asıl özellikleri ise başkadır: “Çarşı her şeye karşı!” sloganı ile taçlandırdıkları; her şeye rağmen kurulu düzen karşıtı, her daim politik bir duruş sergileyen, külliyen “anarşizan”, gerektiğinde kendi takımına bile karşıtlık içeren bir muhalif tavır...

Konuyla içli dışlıların unutamadığı bir sloganları hâlâ hafızalardadır. Çarşı grubu taraftarları, 2007’de vefat eden ve unutulmaz tribün liderleri arasında yer alan “Optik Başkan” lakaplı Mehmet Işıklar’ın ardından, cenaze töreninde ve sonrasında tribünlerde olağanüstü yaratıcılıktaki o unutulmaz pankartı açmıştı: “Azrail, akıllı ol!”

Çok iyi bir Fenerbahçeli olan dostum Uğur’un espri ile karışık sözleri, “Çarşı”nın bu net muhalif tavrına karşı toplumda oluşan sempatinin teyidi idi sanki:

“Bir daha doğarsam, bu kez Beşiktaşlı olacağım.”

“Niye Uğur, ne oldu ki?”

“Eh baksana, adamlar Azrail’e bile posta koyuyor yahu!”

Kıssadan hisse; ortak düşmanın farkındalık, fikir ve yorum ayrılıklarının her zaman üstündedir. İnce ayar sonra gelir. Herkes bir gün Fenerbahçeli mi olacak, yoksa dostum yeniden doğunca Beşiktaşlı mı olacak geçiniz... Önemli olan Azrail’e karşıtlığımızdır. İster direnişçi ruhumuzla olalım, ister sade bir yaşayan olarak; gerçeklik budur.

***

Bireyin de, toplumsallığın da... Liderliğin de, taraftarlık ve sempatizanlığın da... Radikalizmin de, devrimciliğin de... Politikanın da, solun da... Hasılı, kendini ifade edecek her bir oluşun, her bir duruşun çıkış noktası ve asıl dayanağı olmalıdır “karşıtlık.” Neye karşı olunduğunun net ifadesi... Varoluş, önce karşıta göre kendini tarifle başlar. Tarifin daha ilk maddesi ise, neye karşı gelindiğinin net vurgulanışı olmak durumundadır. Karşıtlığın resmi ne kadar net çizilebilirse, karşı duran da o kadar hak eder önce “muhalif” adını almayı, sonra da “iktidar” adaylığını.

Neredeyse klasikleşmiş bir yöntem farkıdır: “...yapacağız...edeceğiz...getireceğiz..” gibi söylemlerine alışkın olunan sağa, kapitalist ve liberal politikaya karşın; solunsa üslubu tam bir karşıtlık üzerine kuruludur: “...devireceğiz... dönüştüreceğiz... değiştireceğiz..”

Hiç de şaşırtıcı değildir bu üslup farkı politikada. Herkes gibi biliriz ki; liberal, muhafazakar ya da gerici kanatlarıyla sağ, statükonun devamında ya da kökleştirilmesinde uzlaşıcı ve işbirlikçi özellikleri ile öne çıkarken; kendi yelpazesinin her türden rengi ile sol ise, devrimci ya da dönüştürücü/ilerletici vurgusunu bayrak etmek durumundadır. Sistemle uzlaşının adı “sağ”dır. Uzlaşanın yüreğinde yatan ideal, sosyalizm olsa bile, bu gerçeği değiştirmez. Sağın “nirvana”sı faşizmdir. Liberalin yüreğinde yatan ideal özgürlükçülük olsa bile; ittifak ettiği güç kürenin egemenleri ise, bu durum son tahlilde faşizme hizmet ettiği gerçeğini değiştirmez.

…..

Koskoca bir sol aile...

Sosyal demokratından sosyalistine, Marksistinden Troçkistine, Stalinistinden Maocusuna; komünisti ile, anarşisti ile, yeşili, hümanisti, çevrecisi, özgürlükçüsü, zembillisi-zımbırtılısı ile her çiçek ve her böcekten solakların alemi...

Leninist modeli, Stalinist Sovyet deneyi, “tek ülkede sosyalizm” hülyaları, “sürekli devrim” tezleri, “Kültür Devrim”cileri, dünyaya sosyalizm ihraçları, “aşamalı devrim” inançları, enternasyonalleri, “Milli Komünizm” çizgileri, gerilla tezleri, “Özyönetimli Sosyalizm” deneyleri, “Güleryüzlü Sosyalizm” üslupları, parlamentarizm rüyaları, “Milliyetçi Devrimciler”i, “Ulusal Sol”cuları, Avrupa “Elf”leriyle dayanışmacıları, Hocacısı, Kıvılcımlıcısı, Latincisi ya da anarşist renkleri ile saydığımız sayamadığımız bir dolu ses, bu devasa ailenin düşman kardeşleri.

Şu meşhur taraftar grubu “Çarşı”nın da bir “sekt” olarak bu alemin içinde yer aldığını ve sloganını düşündüğümüzde ne uygun düşüyor değil mi solumuzun bu haline: “Çarşı her şeye karşı!” Diğerlerine de... Diğerleri de elbette birbirlerine...

Peki ya emperyalizme?...

Ya monarşiye?...

Ya faşizme?...

Yozluğa, yobazlığa?...

Sömürüye?...

…..

Sanki her şey oldu bitti; ister sosyalist deyin ister milli ya da demokratik, devrim kurtuldu, kürenin vampirlerinin kanı kurutuldu ve sol aldı eline kalemi kağıdı, “ince ayar” aşamasına geçti. Sanırsınız ki böyle...

Gerçekse, “sekt”lerin o bitmek bilmez egosu bu sol ailenin kimbilir hangi genindeki en önemli “parazit” olma özelliğini sürdürüyor? Parazit bünyeyi yiyip bitiriyor. Ana gövde, yani sosyal tabansa bağışıklığını yitirmiş ve kan emici kapitalizmin obezite hali olan küresel sermayenin tüm silahlarına kapılarını ardına kadar açmış, eriyor da eriyor...

…..

Büyük sol ailenin bin bir türlü renginin, kendi devrimini başardığı bin bir türlü ülkesi, toprağı, toplumu var elbette. Ama yok, yetmiyor!... İlle uzlaşılacak ve ittifak edilecek ya bir “parazit”, ya o paraziti bünyeye şırınga eden bir maşa enjeksiyon aparatı, ya da paraziti bu sol bünyeye zerkeden “Dr. Moreau” bulunacak. Bazen “sekt” egosunu tatmin edecek “ama biz bilmemneciyiz” anlayışı, bazen izzet-ikbal sunan bir küresel enjeksiyon, bazense Joost Lagendijk kılıklı parazit zerkediciler. Komünistlere bir parça ondan... Özgürlükçülere az biraz bundan... Kavimcilere bolca şundan... Günde üç öğün yemeklerden sonra bolca kaşık. Afiyet olsun!...

***

Hani nerede “karşı” olmak? Nerede kaldı devrimcinin önce “devirme” güdüsü? Nerede sosyalistin “emeğin doğum yeri”ni ayırt etmeyişi? Nerede alın terinin, nasırlı ellerin ortak bayrağı? Hani nerede İstanbul’dan da baksan, Hakkari’den de, aynı görünmesi gereken emperyalist? Nerede solun ortak imgelemi olması gereken İngiliz, Fransız, Alman kanemiciliği?

Bırakın ince ayar aşamasını, daha henüz “kaba motor” hareketlerinden engelli solun haline bakın: Birinin kolunda Lagendijk hazretleri, diğerinin yakasında Hocaefendisi, ötekinde yobaz siyasetçilere payandalık hizmeti, al gülüm ver gülüm bir iğrenç bataklık muhabbeti. Birisinde “kimlik” alma uğruna reddettiği “iştirak ruhu”, bir başkasında birilerine kimlik yaratma uğruna aldığı bireysel payeleriyle “Cihangir sosyalistliği...”

Oysa onunla bununla uzlaşı aramak yerine “önce karşı olmak”, mevcut devrimimizin korunması için gerekliydi. İnce ayar, yani “devrimin sosyalleştirilmesi kavgası” birlikte verilmeliydi. Günü gelince. Elbet gelecekti...

Önce “karşı” olunmalıydı. Neye mi?

Elbette emperyalizme. Elbette faşizme. Elbette ırkçılığa. Elbette kapitalizme. Elbette sermaye obezi küresellere. Elbette monarşik özlemlere. Elbette “Yeni Osmanlı” kurgularına. Elbette hepsinin müsebbibi o eli kanlı Dr. Moreau’ya:

Batıya ve Kuzeye!...

Oysa bir kısmı, o ünlü eser “Dr. Moreau’nun Adası”ndaki ucube yaratıklar haline gelmeyi tercih ettiler bu büyük ailede. Artık damarlarında akan kanlarda zehir dolaşıyor.

Henüz zehiri yutmamış “Karşı”lar, Ulusal Kurtuluş mücadelesinde buluşmalılar. Elbette yüz yıldır süren ve henüz bitmemiş Milli Mücadele’nin doğru adresinde... İnce ayar, yani devrimin sosyalleşmesi kavgası, daha sonraya...

Günü gelince...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe