31.03.2008/Sayı:180
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövDemokrasi bunun neresinde?

Tekelci sermayenin egemen olduğu küresel yönetim demokrasiden payını hiçbir yönüyle almamıştır. Sözlü savunmasına bakılırsa, yaptığı “demokrasi” ve “özgürlük” adınadır, ama ona böyle bir yetki aktaran yoktur, eylemlerinin hesabını vermeğe yanaştığı da görülmemiştir.

Uluslararası büyük sermayenin örgütleri olan Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kuruluşları, işleyişleri, en üst düzey karar-vericiliğin biçimlenmesi, oy verme yöntemi ve yönetim merkezi paranın, üstelik Amerikan dolarının, egemen olduğunun kanıtlarıdır. Bunlardan Dünya Bankası gerçekte üç kurumun bileşiminden oluşuyordu: Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD), Uluslararası Gelişme Birliği (IDA) ve Uluslararası Maliye Kurulu (IFC). Banka ve IMF Amerika’nın çağrısı üzerine bu devletin kendi toprağında (Bretton Woods, New Hampshire) aynı toplantıda (1-22 Temmuz 1944) oluşturulmuşlardı.

Bankanın kurucu belgesine göre amacı savaş ekonomisinden barış koşullarına geçerken yabancı özel sermayeyi desteklemekti. IMF’nin belgesine göre ise, amacı uluslararası ticaretin yayılması ve dengeli biçimde büyümesi, bunun için de ödemelerde süreyi kısaltmak ve durgunluğu sağlamaktı. Yöneticiler kurulunda kararlar genelde oy çokluğuyla alınıyor, ama ABD bu örgütlere yaptığı parasal katkı nedeniyle oyların üçte-birini elinde tutuyor, başka bir deyimle onun istediğine karşı bir karar alınmıyor. Her ikisinin de merkezi ABD başkenti olan Washington’dadır. Yöneticiler kurulu her ikisinde de genelde aynı kişiler olduklarından, toplantıları aynı haftanın başka başka günlerinde yapılmaktadır. Merkezleri ulaşım kolaylığı için aynı kentin birbirlerine çok yakın sokaklarındadır.

Dünya Ticaret Örgütü de (WTO) bir Bretton Woods yaratığıdır. Ancak, ABD Kongresi bu örgütün Amerikan egemenliği üstünde kısıtlayıcı bir etkisi olabileceğinden bir süre kuşku duyduğu içindir ki, onun yerine Gümrükler ve Ticaret Genel Antlaşması (GATT) uzun süre işlev gördü. Konumunda yeterli açıklık yoktu, ama çok-yanlı ticaret antlaşmalarını belirledi ve uyguladı. Dünya Ticaret Örgütü’nün GATT’ın yerine resmen geçmesi yıllar sonra (1 Ocak 1995) yer aldı. Bu değişim GATT’ın Uruguay toplantısında sessiz sedasız gerçekleştirildi.

Bu yeni adım “tekelci sermayenin özgürlüğü” için ek bir gelişmeydi. Bağımsız bir hukuksal kimliği vardı, çalışanları ve yönetenleri öteki ikiz kuruluşlardakilere (Banka ve IMF) benziyordu ve yetkileri arasında sermaye ile ürünleri küre çapında dolaştırmak da vardı. Öte yandan, hükûmetler biçimindeki resmî yönetimler, ne denli demokratik olurlarsa olsunlar, onların karar-verme ve yargı ayrıcalıklarına karışamıyorlardı. Böylece oluşan üç-başlı büyük para canavarı, daha doğrusu bu uluslararası ağın başındakiler ulus-devlet yönetimlerine hesap vermiyorlar; o yönetimler de kendi halkları önünde sorumlu olmuyorlar. Özellikle az gelirli ülkeler üstünde kurulan bu demokrasi-karşıtı baskının etki alanı gelişmiş ülkelerin yurttaşlarını da artık artan ölçülerde içine alıyor.

Üç-başlı bu yönetime 1973’de bir dördüncüsü eklendi. Bir tür “Küresel Yönetim” olan bu gelişme günümüzde kısaca “G8” diye adlanıyor. O yılların petrol bunalımı ve doların tek değişim birimi olarak sarsıntı geçirip değerinin düşmesi ve bunlardan doğan parasal sıkıntılara ortak çözüm bulmak için büyük sermaye kuruluşlarının istekleri üstüne oluşturulmuştu. Bir çeşit “bunalımları çözme birliği” görevi yapacaktı. Önce ABD, Britanya, Batı Almanya ve Fransa’nın maliye bakanları, yani dört kişi bir araya geldiler. Onların yerini sonra dört başkan ya da başbakan aldı. Japonya ile İtalya 1975’de eklenince altı, Kanada’nın 1976’da katılmasıyla yedi ve Rusya’nın da (değişimi ve dağılımının ardından) 1998’de eklenmesiyle sekiz kişi oldular. Sermayesinin sınırlı olması nedeniyle Rusya küresel yönetimin yüzde-yüz üyesi olarak onaylanmadığından, kimi toplantılara Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı çağrılmıyor bile. Ama bu küme, ister G8 ister G7 olarak, yılda bir toplanıp küre için tekelci sermaye çıkarları doğrultusunda ve halkların demokratik denetim haklarının sözünü bile etmeyerek kararlar veriyorlar.

***

Yukarıda sınırları çizilen küreselleşme biçiminin başını kuşkusuz ABD çekiyor. Bu ülkede 1970’lerden önce iş çevreleri eski türden baskı örgütlerinden yararlanıyorlardı. Örneğin, Ticaret Odası, Amerikan Petrol Enstitüsü, Ulusal Kömür Birliği gibi. 1968 kuşağının baş kaldırması o toplumu da etkiledi. Tüketim ekonomisinin tutsağı olmaya karşı çıkan yeni kuşağın desteğine sağlıklı çevreden yana olanlar da katıldı. Gene aynı yıllarda, ekonomi alanında Asya’dan birkaç ciddî rakip de belirdi. İş çevreleri bu yeni durumda başka türlü yaklaşımın gereğini duydular. Ronald Reagan’ın 1980’de başkan seçilmesi Amerikan ve küre ekonomisinin büyük sermaye çıkarlarına hizmet edecek biçime sokulması için bir fırsat yarattı. Siyasal ve kültürel gündemi kendi denetimleri altında tutabilmek için ortak kaynaklarını eyleme soktular. 1929 bunalımını izleyen yıllarda aşağı sınıflar yararına atılmak zorunda kalınan adımlardan geri dönüş başladı.

Buldukları geniş kapsamlı çözüm doğrudan kendi temsilcilerini sanki “sivil toplum kuruluşları” görünümü altında örgütlemek oldu. Ancak, gerçek amaçlarını saklayarak önayak oldukları kuruluşları maskelemek izledikleri tek yöntemdi. Örneğin, “Amerika’yı Güzel Tutalım” adını taşıyan kuruluşu çevrenin çöplenmesine karşıymış gibi gösterirken, çöpe atılanların yeniden kazanılmasını zorunlu kılacak tüm girişimleri baltalamaktan geri durmadılar. Bu davranışta halka söylemek istedikleri şuydu: Çevre temizliği üretici endüstrinin değil, tüketicinin sorumluluğundadır. Bu türlü kuruluşlara para verenler arasında şunlar vardı: Exxon, Mobil, Ford, DuPont, Arco, AT&T, Philip Morris, Chevron USA, Procter ve Gamble ve benzerleri. Tutucu Gelenek Vakfını, Amerikan Girişim Enstitüsünü ve Eğitim İşleri Enstitüsünü onlar kurdu. Tekelci sermayenin halkı aldatan bu maskeli tavırlarına örnekler Mark Megalli ve Andy Friedman’ın büyük sermayenin öne çıkarıp sıradan yurttaşı kandıran kuruluşlarını konu edinen kitaplarındadır. Bütün bunları “demokrasi” ve “özgürlük” adına yaptıklarını söylerken, her iki kavramı da alaya aldıkları ortadadır.

Halkı yanıltma eylemlerine karar verenler en büyük çok-uluslu kuruluşların (genelde “CEO” diye anılan) en üst düzey yöneticileridir. Bunlar kendi aralarında “işverenler yuvarlak masa toplantıları” da yaparlar. 1972’de gerçekleşmiş olan ilkine bu konumda kırk iki kıdemli işveren katılmıştı. En büyük endüstri kuruluşlarını, bankaları, iletişim ağını ve kamu hizmet kurumlarını temsil ediyorlardı. Aralarındaki rekabeti bir yana koymuş, ortak paydalarda birleşmişlerdi. Bu tavırla halka ulaştırmak istedikleri ileti de şuydu: Bize ne yararsa, halka da o yarar! Bu deyim Amerika’da eski bir tekerlemedir. O ülkede çok kişinin bilip yinelediği şu tümceyi anımsayalım: “General Electric” kurumuna ne yararsa, Amerika’ya da o yarar!

Bu yuvarlak masa katılımcıları genel olarak halkı temsilden çok uzaktır. Tümü tekelci sermayeyi savunan yaşlı beyaz erkeklerdir. İçlerinde bunun dışında kalan görüşlere yer yoktur. Bir tek kişi işçiler, kadınlar ve siyahlar için bir söz etmez. Ama kısaca “NAFTA” diye bilinen “Kuzey Amerika Özgür Ticaret Antlaşması”nı coşkulu biçimde desteklemişlerdir. Bu uğurda ilk maskeli ön cephe örgütünü de onlar oluşturdu. Ama bunu yapanlar NAFTA’nın üç üyesinden biri olan Meksika’da işçi haklarını çiğnemiş olmakla üne kavuşmuşlardı.

Bir Amerikalı yazar (William Gleider) “Halka Kim Söyleyecek? Amerikan Demokrasisine İhanet” başlıklı kitabında bu durumu “kiralık demokrasi” sözcükleriyle tanımlıyor. Tekelci sermayeye dayalı endüstrinin sözcüleri uzman görüşü dedikleri araştırmaları yayar, yurttaş görüşü görünümünde metinler hazırlar, kamuoyu soruşturması diye sayılar yayınlar, elektronik posta iletileri ulaştırır ve resmî karar yerlerini telefon ve telgraf yağmuruna tutarlar. Büyük sermaye kamuoyunu bu yollardan kendi desteğinde tutmağa çalışır. Kendileriyle bu işi başarmak için doğrudan bağlantılı olan aracı kuruluşlar bu çabalarıyla bir yılda milyarlarca dolar kazanırlar. Halkla ilişkiler için bu parayı gözden çıkaran büyük sermaye bunun birkaç katını kazanacağını bilmektedir.

Yalnız Amerika’da kitle iletişim araçları üstünde egemen olarak halkı yanıltmakla görevli 170.000 uzman vardır. Gazeteler, dergiler ve haber toplayan kuruluşlar bunların verdikleri metinleri kullanır. Bu yayın ve basın organlarının kendi bildirmenleri (muhabirleri) bu sayının beşte-birine bile ulaşmaz. Haber içeriğinin yarısına yakını tekelci sermayenin paralı iletişimcilerinden gelir. Yurttaşa açık toplantılarda konuşan, önerileri vurgulayan ve kararlara öncülük eden, ama kendilerini “ev hanımı” diye tanıtanlar gerçekte bu yaymaca kuruluşlarının görevlileridir. Sanki onlar halkı simgeleyen sıradan kişilerdir. Ama mektup kampanyalarını onlar yürütür, basıma hazır yazıları sütunlara onlar sızdırırlar.

Siyasete girmek ya da girmiş olup da kalmak isteyenler bu baskı kümelerinin avuçları içindedir. Siyaset, artık, para isteyen bir uğraş olmuştur. Adaylar ellerini ceplerine atmak zorundadırlar. Ama başkalarının büyük harcamaları karşısında bu da yetmeyebilir. Büyük sermayenin kurulu düzeninin buyruğu altına girmekten ve kendilerini onların gölgesinde meclislere taşımaktan başka çıkar yol genelde yok gibidir. Her aday paralı çevrelerin etkisi, giderek baskısı altındadır. Büyük sermaye yalnız onları değil, onların siyasi partilerini de, o partilerin gündemlerini de kendi kanatları altına alır. Tanıtım kuruluşları kim parayı verirse, ona hizmet eder. İstedikleri para da büyük sermayededir.

Adayları meclislere taşıyacak ve orada tutacak güçte olanların istedikleri şunlar olmuştur: Önce, hükûmet iş dünyasının buyruğu altına bütünüyle girmelidir. Büyük sermayeye önceden konmuş olan vergiler çok aşağılara çekilmelidir. Küre çapında başkalarıyla yarışacak olan işte bu büyük sermayeydi. Bu nedenle, devlete vergiyi onlar değil, küresel rekabette bir ağırlığı olmayan aşağı sınıflar ödemelidir. Özel kuruluşların birleşmelerine ve büyümelerine konmuş olan sınırlar da kaldırılmalıdır. İşçi sınıfının haklarını, bir ölçüde bile olsa, korumak için konan ölçüler de yok edilmelidir. Gene büyük sermayenin eli kolu çevreyi, bu yoldan doğayı ve kişi sağlığını korumak gibi düşüncelerle bağlanmamalıdır. Bunun sonucu olarak, işsizlik artacak, sendikalar zayıflayacak, ücretler düşecek ve çalışma koşulları zorlaşacaktır. Ama milyonerlerin ve milyarderlerin sayıları katlanacak, büyük sermaye daha da güçlenecektir. “Amerikan demokrasisi” denen şey, sonuçta, bu noktaya gelip çakılmıştır. Amerika’daki egemen güçlerin istediği de buydu.

Aynı çevreler Sovyet ekonomisinin çöküşünü ve devletin parçalanmasını da sevinçle karşıladılar. O kadar ki, Amerikan yönetiminde ve düşüncesinde önemli bir yeri olan Francis Fukuyama insanlığın gelişmesinin son aşamasına ulaştığını ve kürenin genel bir tüketim toplumuna dönüşmesiyle “tarihin sonuna gelindiğini” ileri sürdü. Tekelci sermaye temsilcileriyle onların uyumlu hükûmetleri vakit yitirmeden Doğu Avrupa ile eski Sovyet cumhuriyetlerinin içlerine dalarak onları sınırlarını açmağa ve ekonomilerini özelleştirmeğe zorladılar. Aynı çevreden ordular gibi uzmanlar bu ülkelere akın ederek katıksız kapitalizme “geçiş” yollarını gösterdiler. İşte, GATT da o sıralarda daha güçlü WTO’ya dönüştü ve NAFTA, Maastricht damgalı Avrupa Ortak Pazarı ve Asya-Pasifik Ekonomik Topluluğu (APEC) ortaya çıktı. Reagan’dan sonra Başkan Bill Clinton da aynı küreselleşme gündemini ve ona bağlı dış siyaseti izledi.

Oysa, Fukuyama’nın ileri sürdüğü sonuç sermayeci düzenin tarihi sona erdiren bir zaferi değildi. 1929 ekonomik bunalımıyla savaş koşullarından çıkan Amerika’da büyük sermayenin ağırlığı her zaman vardı, ama pazarın yanında devletle sivil toplum eksik olmamıştı. Pazarı büyüten bu üçünün de varlığıydı. İşçinin de cebinde pazardaki ürünü satın alacak para bulunuyordu. Sovyetler’deki ve Doğu Avrupa’daki uygulamayı sınırsız egemenlik sahibi bir tekelci sermaye çökertmemişti. Ayrıca, Doğu blokundaki uygulama çökmüştü, ama kapitalizmin karşısında onun eleştirisi olan sosyalizmin yok olması diye bir şeyin geçerliliği de ileri sürülemezdi. Sosyalist düşünce kapitalizmin bulunduğu yerlerde ister istemez vardır.

Ancak, Amerika’da tekelci sermaye sınırsız egemenlik savaşına yöneldi. Oradaki siyasi partiler ayrıntılı yığınsal pazarlama yöntemlerini seçimleri kazanma uğraşına uyguladılar. Bu yoldan, siyasete yabancılaşan ve güçsüzleşen halk kitleleri tepedeki azınlığın dayandığı temeli oluşturdu. Adaylar oy verenlere sanki halkın önüne sürülen siyasal gündemle karnı doyacak tüketicilermiş gibi muamele ediyorlardı. Aday kendini tüketiciye mal satan biri gibi pazarlıyordu. Sözlü, yazılı ve görsel duyurular da alıcıdan olumlu tepkiler doğuracak bir satış konusu gibiydi.

***

Böylesine “satışlar” yanız Amerika’ya özgü olmakla da kalmadı. Meksika yönetimi de NAFTA’ya katılımı tasarlarken aynı Amerikan kuruluşlarını kiralayarak kesenin ağzını açtı. Kanada, Britanya, Hollanda ve Japonya da Amerikan yöntemlerini izledi, aynı kuruluşlara bol para vererek seçim sonuçlarını güvenceye almak istediler. Halk büyük satış mağazalarından ürün satın alır gibi, doğrudan çok yanlış bilgileri dört-bir yandan kuşatılan basından, radyodan ve televizyondan aldı. Bu çeşit tüketicilik siyasette de artık tek bir küresel ekin olmak üzeredir.

Bu bağlamda, demokrasinin geleceği açısından İsveç deneyiminin üstünde durmakta yarar var. Endüstrileşmiş Batı ülkeleri arasında İsveç varlıkla eşitlik arasında bir tür denge kurabilmiş ve bunu demokratik çoğulculuk çerçevesinde gerçekleştirmiş bir toplum diye bilinir. İsveç İngiltere’den yüz yıl sonra endüstrileşti. İkinci Dünya Savaşının sonuna dek de yoksul bir ülkeydi. Bu İskandinavya devletinin çağdaş başarısı kırk iki yıl (1932-76) iktidarda kalmış olan İsveç Sosyal Demokrat Partisinin katkılarından ötürüdür. İsveç’in oldukça ayrıntılı sosyal devletini kuran ve işçi sınıfını hakça sayılabilecek ücretle orta sınıfa çıkaran bu partiydi. Sosyalizmle uyuşmasa da, emekle sermaye arasında bir denge vardı. Bu dengenin zayıf halkası devletin büyük sermayeye arka çıkması ve onu bir yandan düşük vergiler, öte yandan başka yollardan desteklemesiydi. Bu destek paranın daha çok bir elde toplanmasına ve İsveç ekonomisini büyük sermayenin denetlemesine yol açtı. İşçi sınıfıyla sermayedar arasındaki fark çok açıldı. 1973’den sonra petrolün ederinin artmasıyla ekonomi durgunlaştı ve parasal bunalıma girildi. Küreselleşmenin ilk aşamalarında İsveç özel girişimcilerinin dışa doğru genişlemeleriyle çalışan-sermayeci arasındaki eski denge de yok oldu. Üstelik, iyi eğitim görmüş olan beyaz yakalıların sayısı mavi yakalıları aşmıştı. Bu durumda, Sosyal Demokratlar 1976 seçimlerinden yenik çıkarak iktidarı merkez-sağda yer alan üç partinin ortak yönetimine bıraktılar.

Arsa ve mal vurgununa yönelen İsveç sermayesi dışarı aktı ve Londra ile Brüksel gibi yabancı kentlerdeki fiyatları bile yükseltti. Bu arada, İsveç İşverenler Federasyonu çalışanların toplu ücret pazarlığını reddetti ve küresel pazar ülkücülüğünün savunmasını yaparak önceki Sosyal Demokrat iktidarı baskıcı ve beceriksiz olmakla suçladı. O denli ki, Volvo kuruluşunun başkanı (P.G. Gyllenhammar) 1983’de Fiat, Nestle, Philips, Olivetti, Renault ve Siemens’in başkanlarını bir araya toplayıp Avrupa Endüstri Adamları Yuvarlak Masasını oluşturdu. Sonuçta, İsveç aile birimlerinin yalnız yüzde ikisi tüm ülke varlığının yüzde 23’üne ve Stockholm borsasındaki pay değerlerinin yüzde 62’sine sahip oldu.

İsveç’te genç kuşaklar (olduğu kadarıyla) demokrasinin yurttaşın bilinçli eylemleriyle sürekli biçimde savunulması ve derinleştirilmesi gereğini kavramamış görünüyorlardı. Ayrıca, İsveç kereste, demir cevheri ve hidroelektrik gücü gibi doğal kaynaklarını da büyük ölçüde elden çıkarmıştı. İsveç hem Sosyal Demokrat birikimin kendiliğinden sürüp gitmeyeceğini anlamış yeni kuşaklar yetiştirmemiş olmaya, hem de eşitsizliğin arttığı toplumlarda demokratik çoğulculuğun barınamayacağına örnektir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe