31.03.2008/Sayı:180
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Kaya Ataberk

Halkın Kurtuluş Partisi
nerede duruyor?

PKK ve AKP taraftarı “sol” gruplarla arasına ciddi bir mesafe koyarak bunları Sevrci-sahte sol olarak tanımlayan HKP, laiklik konusunda da AKP karşısında tavır alarak belli bir adım atmış bulunuyor. Son olarak Atatürk ve Lenin’i aynı posterde yan yana koyarak dikkat çeken HKP, önemli doğruları yakalayarak yaşanan çatlamanın dikkat çekici bir kanadını oluşturmasına rağmen Marksizmin şablonlarının dışına çıkamayışıyla da önemli yanlışları devam ettiren bir hareket olarak ele alınmalıdır.

PKK ve AKP taraftarı “sol” gruplarla arasına ciddi bir mesafe koyarak bunları Sevrci-sahte sol olarak tanımlayan HKP, laiklik konusunda da AKP karşısında tavır alarak belli bir adım atmış bulunuyor. Son olarak Atatürk ve Lenin’i aynı posterde yan yana koyarak dikkat çeken HKP, önemli doğruları yakalayarak yaşanan çatlamanın dikkat çekici bir kanadını oluşturmasına rağmen Marksizmin şablonlarının dışına çıkamayışıyla da önemli yanlışları devam ettiren bir hareket olarak ele alınmalıdır.

Atatürkçülükten kaçış

Sol hareketlerin dünya çapında da, Türkiye’de de yaşadığı en önemli sıkıntı, “sol”un kendi nesnel mücadele zemininin dışına doğru hareketlenmesi oldu son birkaç on yıl içinde. Kendisini Marksist kökene dayandıran Batı solu tümden önerilen sınıf tabanlı mücadele zemininin dışına kayarken, benzer bir durum Türkiye’de kendisini Üçüncü Dünya’nın ve ülkemizin özgün koşulları çerçevesinde gösterdi. Öncelikle kendi ulusal temellerinden ve Atatürk’ten uzaklaşan “sol” kendisini Marksist-Leninist kavramlarla tanımlamaya başladı. Lenin’in teorisinin bir anlamda Marks’ın aşırı Avrupamerkezli bakış açısının ezilen dünyaya göre yeniden şekillendirilmiş hali olduğu söylenebilir. Sonuçta Lenin, Batıdan ve enternasyonal anlayıştan tam bir kopuşu içermese de, Marks’ın sloganının tüm içeriğini değiştirerek “ezilen uluslar”ın mücadelesini teorisinin merkezi bir yerine koymuştu.

Ezilen ulusların ihtiyacı olan devrimci teori ve pratik ise Türk devrimcilerin, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Sultan Galiyev’in eseri olmuştur.

“Sol”un kendisini Atatürk ve ulusal kurtuluşun dışına atması bir süre sonra daha da acı sonuçlar doğurarak birebir Batı sömürgeciliğinin bir yan kolu olarak görev yapan ucubeler yaratmıştır. Bu anlayışlar içi boş ve son derece idealize edilmiş bir özgürlük kavramını tek kriter olarak alan ve dolayısıyla Şeriatçıların ve PKK’nın yanında, Atatürk’ün ve Türk Milleti’nin karşısında yer alan akımlar oldu. Böylece 1980 öncesinde Marksist-Leninist olarak Atatürk’ten uzaklaşan bu gruplar son yıllar içinde artık iyice ABD destekli Kürt-İslam faşizminin yedek lastiği oldular. Artık onlar komprador soldu.

Halkın karşısına Atatürkçülük adına gardropçuluk, milliyetçilik adına MHP nasıl çıkarıldıysa sol adına da bu grupçuklar çıkarıldı ve Türk toplumunun en büyük siyasi sıkıntısı da yaratılmış oldu.

Biz TÜRKSOLU olarak bu sıkıntıyı yenen ve taşları yerli yerine koyarak Türk insanının karşısına Atatürkçü, milliyetçi sosyalist bir ideolojiyle çıkan hareket olduk. Artık TÜRKSOLU vardı. Emperyalizmin, gericiliğin ve bölücülüğün karşısında sağlam duracak bir solun Türk’ün en temel ihtiyacı olduğu da artık ortadadır.

AKP iktidarının açık bir faşizme yöneldiği, son zamanlarda ise solun bazı kesimlerinin yıllardır durdukları noktadan oynayarak bir sorgulama zorunluluğunun içine girmesini izliyoruz.

Türban, PKK ve sosyalist solda çatlama

AKP’nin türbanı bir siyasal bayrak olarak dayatması önemli bir dönüm noktası oldu. Artık türbanın özgürlük adına savunulmasının çok bir imkanı kalmamıştır. TKP-SİP yapılanması hatta ÖDP’nin içinden bir kısım insanlar AKP’nin kuracağı faşizmin temel simgesi olarak türbanın dayatılması karşısında AKP’yi eleştirdiler. Ancak bu kesim içerisinde AKP’nin aynı zamanda Kürtçü bir düzen kurduğunu algılayan olmadı. EMEP tarzı örgütler, ÖDP’nin Genel Başkanı başta olmak üzere ezici çoğunluğu PKK’nın kuyruğuna takılma tavrında ısrarcı oldular. TKP-SİP her ne kadar “Ülkemizi Böldürtmeyeceğiz” başlıklı bildiriler yayınlasa da, bunlar hayalet gibi bir bölünme tehlikesinin karşısında gibi tavır alan, PKK’ya bile karşı çıkamayan kaçamak tavırlar olarak kaldı. Bir taraftan sol kitle içinde yükselen ulusal tepki karşısında hareketlenmek zorunda kalınırken, diğer taraftan PKK’nın ve kuyrukçu örgütlerinin tepkisini çekmekten kaçındılar. Her şey son derece açık ve basitken gerçekleri görmemek için ellerinden geleni yaptılar.

Burada önemli bir tavır değişikliği geçiren sosyalist gruplardan Halkın Kurtuluş Partisi’ne ayrıca değinmek gerekmektedir. PKK ve AKP taraftarı “sol” gruplarla arasına ciddi bir mesafe koyarak bunları Sevrci-sahte sol olarak tanımlayan HKP, laiklik konusunda da AKP karşısında tavır alarak belli bir adım atmış bulunuyor. Son olarak Atatürk ve Lenin’i aynı posterde yan yana koyarak dikkat çeken HKP, önemli doğruları yakalayarak yaşanan çatlamanın dikkat çekici bir kanadını oluşturmasına rağmen Marksizmin şablonlarının dışına çıkamayışıyla da önemli yanlışları devam ettiren bir hareket olarak ele alınmalıdır.

Emperyalizmin Sevr planı ve “sol”

Bilenler bilir; HKP’nin kurucuları Derleniş grubu olarak Hikmet Kıvılcımlı’yı ustaları olarak kabul ederler, kendilerini onun sürdürücüsü olarak görüler. Kıvılcımlı’nın da Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katıldığını ve destek olduğunu vurgularlar ve onun İkinci Kuvayı Milliye anlayışını savunduklarını söylerler. Bu anlayışın incelemesi de ayrıca yapılmalıdır. Ancak ilk etapta HKP’nin ayrıştığı en önemli noktadan yola çıkalım: Sevr meselesi.

Yaz aylarında HKP’nin yaptığı “AB-D yolu Sevr’e çıkar, savunanlar ya haindir ya gafil” çıkışı onlarla diğer Marksistler arasında ciddi bir farklılık yarattı. Bu çıkışlarının ve Hrant Dink cinayetinin ardından aldıkları “sol”a karşı eleştirel tavırlarının karşılığında DHKP-C, MLKP gibi illegal grupların düşmanlığını kazandılar. Bu tip grupların durumunu da; “Sevrci sol, yerli-yabancı parababalarının karşıdevrim cephesine savrulup gitti…” diyerek açıkladılar.

Burada ABD ve AB emperyalizminin esas planının Türkiye’nin bölünmesi ve Sevr koşullarının yeniden devreye sokulması olduğu tartışmasız bir doğrudur. HKP’nin bunu savunan kesimi Sevrci sol olarak adlandırması da yerindedir. Ancak bu “sol”un nasıl olup da Sevrci olduğu ise havada kalmaktadır. Sonuçta siyasi hareketler belirli konularda belirli tavırlar alırken, bazı temel ideolojik ve teorik öncülleri dolayısıyla hareket ederler. Burada bunların “parababalarının karşıdevrim cephesine” geçmiş olmaları da aslında bir neden değil sonuçtur. Yerli parababaları Batıdaki efendilerinin buradaki acenteleridir. İşin özünde Batı emperyalizminin, daha da ötesinde Batı anlayışının zemininde düşünmek yatmaktadır. Bu bakış açısından olaya yaklaşarak, bu “sol”un öz olarak komprador sol olduğunu ortaya koymak gereklidir. Bu komprador anlayışın kökeninde de aslında Marksizmin kendisi vardır. Marksizmin Avrupamerkezliliği Türkiye’de bu tip ucubeler yaratmaktadır. Marks’tan yola çıkan enternasyonalizm Batıcılığı, etnikçiliği dolayısıyla da Sevrciliği doğurmaktadır. Ancak HKP’nin kendisinin de Marksist temellerini koruması durumum tam tahlilini yapmasına engel olmaktadır.

Biz kökenimizi Atatürk’ten ve onun Ulusal Kurtuluşçuluğundan alan Ulusal Solcular olarak bu temel ayrımı doğrulukla koyabiliyoruz. Ulusal olamazsanız sonunda komprador ve Sevrci olursunuz. Bu tam anlamıyla ideolojik olarak ezilen dünyada konumlanma sorunudur. Bu da Batının karşısında alınacak en radikal tavrı gerektirir: Batıyı tamamen reddetmeyi. Bu reddin içinde Marksizm de yer almaktadır. Marksist şablonların yarattığı sonuçları gelin HKP’nin programından izleyelim…

HKP’nin programı: Marksist şablonların pençesinde kıvranan İkinci Kuvayı Milliye

HKP, tüzüğünde partinin amacı tanımlanırken; “Müzmin işsizlik ve azgın hayat pahalılığı kanser haline gelmiştir. Bunları köklerinden kazımak için İkinci bir Kuvayı Millliye (Kurtuluş Savaşı) seferberliği gerekmektedir” denilmektedir. Tabii ki Kuvayı Milliye deyince hepimizin aklına Atatürk’ün Batı emperyalizmine karşı verdiği milliyetçi-halkçı devrim mücadelesi gelmektedir. Bu mücadelenin Batılılaşmacı Tanzimat kafasının tam karşısında yer aldığı gibi, Sovyet tipi sol anlayışların da uzağında yer aldığı açıktır. Atatürk ezilen ulusların ilk kurtuluş ve kapsamlı devrimci toplumsal dönüşüm örneğini yaratırken, Batının tüm modellerinin dışında yer alarak özgün bir ulus devlet projesini hayata geçirmiştir. Marksizmin şablonlarının yarattığı sınırları aşamayan Üçüncü Dünya solunun bir kesimi ise Marksizmi uyarlamak adına Milli Demokratik Devrim modelini geliştirmiştir. Ancak tüm çabalarına rağmen Batının üstünlüğünün dışında bir anlayış düşünemezler ve aynı kalıplara geri dönerler.

HKP’nin programı da bu anlayışın tüm hatalarını içermektedir. Programda Batı, ulaşılması için seviyelerine yücelmek gereken bir ideal gibidir. İkinci Kuvayı Milliye de bu çerçevede tanımlanır: “Batının 400 yılda aştığı basamakları biz birkaç yılda aşmak zorundayız… Birinci emperyalist paylaşım savaşından sonra bağımsızlığımızı kurtarmak için nasıl demir çarık, demir asa Batılılara karşı birinci Kuvayı Milliye hareketimizi başardıysak aynı inançla bugün de geleceğimizi kurtarmak için önce Batılılar derecesine yücelmeyi ve sonra da onları geçmeyi hedefleyen bir ekonomik kutsal savaşa, ikinci endüstriyel Kuvayı Milliye hareketine zorunluyuz.” Bu yücelmenin şekli olarak da ABD’nin kendisi için kurduğu burjuva demokrasisi önerilmektedir!

“Bu üstünlüklerinin sebebi nedir? Onların, zamanında burjuva demokratik devrimlerini gerektiği şekilde yaparak derebeyi artıklarını temizlemiş olmalarıdır. ABD 1860’larda köleliği kaldırmak uğruna vatandaş harbine (iç savaşa) girişmeseydi, bugün sahip olduğu teknolojik üstünlüğe, ekonomik ve askeri güce ulaşamazdı. Onun gelişmişlikteki bu üstünlüğü şu üç sebebe dayanır:

1- Devletin kırtasiyeci ve militarist olmayışı (tam burjuva demokrasisi),

2- Derebeyi artıklarının yok edilmesi (toprak reformu),

3- Sanayi sermayesinin üstün olması…

Biz de gelişip güçlenebilmek için onun 19. yüzyılda yaptığı demokratik dönüşümü gerçekleştirmek zorundayız.”

ABD’nin gelişmesinin temellerinde bu sayılanlardan da önce Amerika’nın gerçek halkının katledilmesinin, sömürgeci haydutluğun yattığını görmemek büyük bir hatadır. Ancak Türk Milleti’ne bu yolu önermek daha da büyük bir hatadır. Marksist şablona göre, Batı kapitalizmi ulaşılması gereken en önemli bir duraktır ve siz sosyalizme ulaşmak isteseniz bile bu yoldan geçmeniz gerekir. Bu nedenle de ABD’nin geçtiği yollardan geçmek bizim kurtuluşumuz olarak gösterilmektedir ve bunun adı da sosyalizm olmaktadır.

Atatürk’ün Kuvayı Milliyesi ise bu şablonların dışında, Türk’e özgü bir devrim mücadelesidir. Marksizmin Üçüncü Dünya’ya uyarlanma çabaları nihai olarak gene kapitalizmin geliştirilmesinin savunulmasına ve burjuvalarla ittifaka dayanmaktadır. Ama aslına bakılırsa ne bir ulusal burjuvazi vardır ezilenlerin tarihinde ne de bu şablonlara uyan devrimler. Atatürk’ün Altı Ok’u ise ezilenler için özgün ve bütünsel bir program olarak ortaya çıkmıştır. Atatürk’ü algılayamadan savunmaksa yanlış sonuçlara götürmektedir. Atatürk’ü anlamak için de Altı Ok’u savunmak gerekir; ama kaçak dövüşmeden…

Atatürk’ten kaçmak, Altı Ok programından kaçmaktır

Atatürk’ü Marksist şablonla açıklamaya çalışmak yanlışın temelindedir. HKP’ye göre “Antika (tefeci-bezirgan) ve modern (finans-kapitalist) parababaları 1924’ten itibaren adım adım gelişmişlerdir” ya da “1923’ten beri iktidara gelen partilerin tümü yalnızca sermaye sınıfının temsilcileridir ve onun çıkarlarının savunucusudur.”

Bu yaklaşım Atatürk’ün halkçı-devletçi ekonomi çabasının da, kamu sektörüne dayanarak yapılan kalkınmanın da, Batı sermayesinin millileştirmelerle kovulmasının da inkarıdır. ABD’nin aslında büyük bir yalan olan burjuva “devrimi”ni bile savunabilen bir program, Atatürk’ün solcu-milliyetçi antiemperyalizmini anlayamamaktadır.

Bu anlayamamak ise Atatürk’ten kaçışı yaratmaktadır. HKP programı Altı Ok’un beşini saymaktadır ve sahip çıktığını söylemektedir. Ama milliyetçilik yerine “yurtseveriz” demektedir.

Bunun da tek anlamı vardır: Atatürk’ten kaçmak ulustan kaçmaktır. Bu da meselenin özüdür aslında.

Bu öze de önümüzdeki hafta devam edeceğiz…


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe