Arama: 
02.12.2003/Sayı:18
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Yekta Güngör Özden
Sunay Akın
Öner Yağcı
Kitap
Kültür
Batı Express
Şiir

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Kapak Şafak Zerkinli

Başbakan Abdullah Gül:
“Cumhuriyet’in sonu geldi, kesinlikle laik sistemi değiştirmek istiyoruz”

AK Parti’nin kurucularından milletvekillerine neredeyse tamamen Milli Görüş geleneğinin devamı olmasına rağmen AK Parti’nin şeriatçı bir parti olmadığı propagandası partinin kurulduğu ilk günden başlayarak ve seçim öncesinde yoğunlaşarak hem AK Parti’liler tarfından hem de medya tarafından ısrarla vurgulanıyor. Ancak AK Parti’nin iktidara gelmesinin hemen ardından yaşanan gelişmeler AK parti’nin aynı gerici çizginin devamı olduğunu kanıtlıyor.

Seçim öncesinde propagandasını müslüman halk üzerinde yoğunlaştıran AK Parti şimdi kendine referans olarak AB’yi gösteriyor. Recep Tayyip Erdoğan “bizim islamcı olmadığımızı en iyi AB bilir” diyerek sırtını nereye dayadığını açıkça söylüyor.

Tayyip’e yalakalık savaşına giren medyada AK Partililerin yalanlarına ortak oluyor. AK Parti’nin ülkeye istikrar ve özgürlük getireceği, AB’ye giriş için önemli adımlar atacağına yönelik haberlerle AK Parti propagandası yapılıyor.

Medyanın yalakalık savaşı sürerken Başbakan Abdullah Gül AK Parti hükümetinin programının Meclis’te okunması sırasında laikliği yalnızla bir cümleyle geçiştiriyor. Ancak onun da kılıfı hazır: 64 sayfalık bir programın okunması uzun sürüyor. İftar vakti de yaklaştığından ve kimseyi sıkmak istemediğinden dolayı kısa kesmek zorunda kalıyor!

Elbette bu bizleri şaşırtmadı çünkü aynı Abdullah Gül 1995 yılında RP’nin dış ilişkilerinden sorumlu Genel Başkan yardımcısıyken İngiltere’nin The Guardian gazetesine yaptığı bir açıklamada Türkiye Cumhuriyeti’ne açıkça meydan okumuştu. “Türkiye’de cumhuriyetin sonu geldi, kesinlikle laik sistemi değiştirmek isitiyoruz” diyen Gül şimdilerde medyanın gözbebeği.

Türkiye’nin gülen yüzü olrak adlandırılan Gül’ün şeriatçı geçmişi unutturulmaya çalışılıyor. Gül’ün uyumlu kişiliğinden ve devlet adamı kimliğinden bahsediliyor ama nedense birkaç yıl öncesine kadarki laiklik ve cumhuriyet karşıtı açıklamalarından hiç bahsedilmiyor.

Tayyip Erdoğan:
“Ben İstanbul imamıyım”

AKP’nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanlığını devralmasıyla birlikte, İstanbul o güne dek görmediği uygulamalara tanık olmuştu. İlk büyük sorun Belediye Meclisinin açılışında patlak vermiş Erdoğan meclisin ilk oturumunu geleneksel saygı duruşu yerine Fatiha okutarak açınca muhalefetin sert tepkisiyle karşılaşmıştı. Meclisin muhalif üyeleri bu davranışı Erdoğan’a aldırmadan Atatürk için saygı duruşunda bulunup İstiklal Marşı okuyarak cevapladı. Erdoğan’a o gün hatırlatıldığında “Bence onlara takılmayalım onlar artık çok gerilerde kaldı, biz geleceği konuşursak bu noktada faydalı olur” diyor.

Taksim Meydanı’na cami yaptırma isteği İstanbul’un su sıkıntısını çözmek için yağmur duası çağrısında bulunması Tayyip’i yine orjinal kılan fikirler. Belediye’ye ait tüm sosyal tesislere getirilen içki yasağı, mayolu kadın fotoğraflarının belediyenin reklam panolarına asılmasına izin verilmemesi ve belediye’nin yemekhanesinde Ramazan ayında yemek çıkmaması ve yine Ramazanda çay ocaklarının dahi kapatılması Erdoğan dönemine ait yasaklı uygulamaların bir kaçı.

Erdoğan Hürriyet gazetesinden Neşe Düzel’e verdiği bir röportajda “Ben İstanbul’un imamıyım derken Belediye Başkanı olduktan iki yıl kadar sonra Milliyet gazetesinden Nilgün Cerrahoğlu’na verdiği bir röpotajda da “demokrasi amaç değil araçtır diyordu”

Siirt’te Tayyip Erdoğan’ın ağzından “minareler süngü/ kubbeler miğfer/ camiler kışlamız/ müminler asker” dizeleri döküldüğünde tarih 6 Kasım 1997’dir. Bu dizelerin içinde olduğu konuşma televizyon ekranlarına yansıdığında döneminYargıtay Cumhuriyet Baş Savcısı Vural Savaş da Refah Partisi’in kapatılması davasının üzerinde çalışıyordu. Savaş’ın harekete geçmesiyle Erdoğan’ın yasaklı yaşamı başladı. Erdoğan Anayasa’nın 312.maddesi uyarınca “halkı din ve dil farklılılğı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği” gerekçesiyle yargılanıyordu.

“Küçük Erbakan” Arınç “hoca”sının izinde

Erbakan Hoca’nın veliahtı olarak bilinen ve bu nedenle de “küçük Erbakan” lakabıyla anılan Bülent Arınç aynı zamanda Milli Görüş’ün en sivri dilli hatiplerinden birisiydi.

Bülent Arınç, “Aslında Anayasa’nın yenisini yapmak çok daha doğru ama kurucu bir meclis gibi çalışabilecek miyiz? Bundan çok emin değilim. Çünkü Anayasa’nın neresine yama yapacağımızı neresini düzelteceğimizi bilmiyoruz” sözleriyle AK Parti’nin Anayasa’yı değiştirme amacını da açıklıyordu.

Seçim kampanyası döneminde “türban sorunun çözmek namus borcumuzdur” diyen Arınç daha önce de “başörtüsü bayrağımızdır” sözleriyle dikkat çekmişti. Yeni dönemde “bazı çevrelere inat olsun diye” Meclis başkanlığına seçilmek için ısrarcı olan Bülent Arınç, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Yurtdışı gezisine eşiyle beraber gidince protokol gereği Meclis Başkanı olarak türbanlı eşiyle birlikte Cumhurbaşkanını uğurladı. Böylece yeni bir gerginliğe sebep oldu ve bu gerginlikle amaçlanan türban tartışmaları yeniden alevlendi.

“Eşimin özel yaşamı dini inancı kimseyi ilgilendirmez. Kimseye hesap vermek zorunda değilim” diyen Arınç’a yanıt Cumhurbaşkanı Sezer’den geldi: “Anayasa’da belirtildiği gibi laiklik ilkesi uyarınca devletin sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin din kurallarına dayandırılması olanaksızdır. Toplumun gündeminden çıkmış bulunan başörtüsünün yeniden sorun durumuna getirilmesinin kimseye yararı yoktur. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik kararlarına göre, artık Anayasa ile bağdaşmayacağı için kamusal alanda başörtüsünü serbest bırakacak bir yasal düzenleme yapılması olanaksızdır”

Sezer’in bu açıklamasına karşın tüm basın Sezer’in Arınç’ın eşiyle tokalaşırkenki tebessümüne dikkatleri çekiyor. Bir gerginlik yok demeye getiriyorlar. Gül de bu olayı aynı şekilde değerlendirdi. “Orada sayın Cumhurbaşkanımızın tebessümünü gördüm bu pek çok şeyi çözer” Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru’nun açıklamasıysa daha komikti: “Erkek elini sıkmak laikliğin kabülüdür.”

Milli Eğitim Bakanlığı’nda irticacı rektör krizi

Abdullah Gül tarafından Sezer’e sunulan Bakanlar Kurulu listesinde Milli Eğitim Bakanı olarak yeralan Beşir Atalay, AK Parti’nin irticai kadrolaşma niyetini açığa çıkarıyordu. Sezer ise Beşir Atalay’ı reddetti yerine Erkan Mumcu’yu önerdi ve Erkan Mumcu Milli Eğitim Bakanı, Atalay ise Devlet Bakanı oldu.

Beşir Atalay 1997 yılında Kırıkkale Ünivesitesi rektörü iken köktendinci kadrolaşmaya gittiği gerekçesiyle YÖK tarafından açığa alınmıştı. “Görevden alınmasını” öngören denetleme kurulu raporu YÖK genel kurulunca onaylanmış ve cumhurbaşkanının imzasıyla yürürlüğe girmişti.

Rektörlükte bulunduğu sürede türbanlı öğretim üyelerinin ders vermesine göz yuman Atalay doktora tezinin kapağına Humeyni’nin resmini koyan yardımcı doçenti sağ kolu yapmıştı.

Ancak Atalay’ın yerine seçilen Erkan Mumcu’nun da Atalay’dan pek farklı olduğu söylenemez. İstanbul Üniversitesi’nin 2001-2002 eğitim yılı açılışında rektör Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun “bugün dünyada hiçbir demokratik rejim varlığını tehdit eden ve ortadan kaldırmak isteyen düşünce ve eylemlere özgürlük tanımaz” sözlerinin arkasından kürsüye çıkan Mumcu, “Üniversitelerin Cumhuriyet’in temel değerlerini korumak konusundaki duyarlılığını Türk Silahlı Kuvvetleri’ninkiyle aynı olması gerekmez. Ayrıca özgürlüklere kısıtlamak isteyen bir konuşmayı üniversite kürsüsüne yakıştıramadım. Türkiye bütün sorunlarını özgürce üniversite kürsünde tartışmak zorunda” diyerek türban savunusu yapmış ve gerici çevrelerin desteğini almıştı. Aynı Mumcu şimdi Milli Eğitim Bakanı ve nasıl bir politika izleyeceğini kestirmek hiç de zor olmasa gerek.

Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun Cumhuriyet’i sahniplenmesinin Mumcu’yu çok rahatsız etmesinin sebebi Mumcu’nun demokrasi aşığı olması değil elbette. Mumcu açıkça türbanlı öğrencilere destek vererek özgürlük adı altında gericiliğe destek olmuş ve Cumhuriyet’e meydan okumak için kullanılan türbanın meşrulaşmasına hizmet etmiştir.

Eğitimde gerici kadrolaşmanın önü açılıyor

Mumcu’nun, Milli Eğitim’de yapacağı açıklanan ilk değişiklikler de türban, İmam hatipler ve YÖK üçgeninde. Okullardaki kılık kıyafet kurallarına ilişkin hiçbir açıklamaya programda yer verilmiyor ve bu konudaki temel yaklaşım “kimsenin eğitim hakkı engellenemez” diyerek geçiştiriliyor.

Anayasanın üniversitelerde türban takılmasını yasaklayan kararının gerekçesi açıktır. Anayasa’da laiklik ilkesine ve laik eğitim kuralına karşı eylemlerin demokratik hak olduğu savnulamaz. Laiklik ilkesi demokrasiye aykırı olmadığı gibi tüm hak ve özgürlüklerin de bu ilke temel alınarak değerlendirilmesi zorunludur.

Türbanın serbest bırakılmasına yönelik çabaların bir ayağın da 8 yıllık kesintisiz eğitimle büyük ölçüde zayıflayan imam hatip liselerinin yeniden güçlendirilmesi oluşturuyor. Meslek liseleri yeniden yapılandırılırken bu liselerden diğer liselere yatay ve dikey geçiş yapılması ve İmam Hatiplilere yeniden istedikleri bölümlere girme yolunu açacak düzenleme yapılması ilk hedef. Böylece de imam hatiplerde yetiştirilen öğrenciler yalnızca İlahiyat Fakültelerine değil tüm fakültelere girebilecek. Bu yasal düzenleme Türkiye’de gerici kadrolaşmanın yeniden başlatılmak istendiğini göstermektedir.

Üniversitelerdeki gerici kadrolaşmanın tamamlanması amacıyla da YÖK’ün yeniden düzenlenmesi gündemde. 28 Şubat’ın ardından kısmen de olsa önüne geçilen irticai kadrolaşma önümüzdeki dönemde daha da hızlanacak ve üniversetelerin 28 Şubat öncesine dönmesinin de önü açılacak.

“Laiklikten kurtulmalıyız”

3 Kasım seçimlerinde aday olan tüm mimarlara mimarlık odasınca mimarlık dergisi için sorulan “partiniz ve sizin mimarlık ve şehircilik sorunlarımızın çözümü konusundaki öneri ve görüşleriniz nelerdir, iktidar olma durumunda kentleşme ve konut alanında neleri yapmayı hedefliyorsunuz?” sorusunu yanıtlamak yerine suskun kalmayı tercih eden Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen kentleşme sorunu üzerinde konuşmaya yanaşmasa da başka sorunlar üzerinde sıkça konuşuyor.

Örneğin Taksim’e cami istemeyen mimarlar için “Bunlar kelaynaklardır sayıları tükeniyor.” diyen Zeki Ergezen’in YÖK’le ilgili olarak “uygulamaları Suriye’nin Esad’ına, Irak’ın Saddam’ına benziyor. Başörtülü kızlar da bu ülkenin çocuklarıdır, elimize sopa alıp profesörleri dövecek halimiz yok” demişti. Ergezen Hac’da da “Müslüman hem laik hem müslüman olamaz, biz bu laiklikten kurtulmalıyız” sözleriyle gündeme gelmişti.

Bunlar yalnızca öne çıkan birkaç isme ait açıklamalar, tek tek tüm kabineyi incelemek istenirse hepsinde aynı fikirlerle karşılaşmamız mümkün.

Hilton’da toplu namaz gösterisi

Medyanın toplumsal barışın sağlanması yolunda bir fırsat olarak göstermeye çalıştığı AK Parti iktidarı daha ilk günden tartışma yaratan hareketlerde bulunarak eski çizgilerini sürdürdüler.

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile AK Parti İstanbul milletvekili Mustafa Baş ve beraberindekiler oruçlarını açtıktan sonra yemek yedikler salondan çıkarak salonun tam karşısına kurdurdukları paravanın arkasına geçip gövde gösterisinde bulunurcasına toplu namaz kıldılar. Üstelik otelde namaz kılmak isteyenler için ayrılmış bir oda bulunmasına karşın.

Bu görntüler bize Refahyol dönemindeki benzer görüntüleri hatırlattı. Erbakan’- da kabine üyeleri ve milletvekilleriyle Ramazanda iftarlarını yaptıkları otelde namaz kıldırıyordu. Kimsenin namaz kılmasına karışmak kimsenin hakkı değildir ama ama bu yanlızca ibadet için yapılıyorsa. Çok açıktır ki AK Parti’liler ibadet amaçlı değil siyasal amaçlı ve gövde gösterisi yapmak için namaz kılmışlardır.

AK Parti Milli Görüş çizgisini sürdürüyor

14 mayıs 2000’de yapılan FP 1. Olağan Büyük Kongresi’ne genel başkan adayı olarak katılan Gül şöyle bir açıklamada bulunmuştu. “Büyük bir partide farklı görüşlerde kişiler olması normaldir. Ama temel ilkelerde bir ayrım yok. Olayları daha yakından takip eden olayların daha çok içinde olan ve reel politikaya daha yatkın olan arkadaşlara Yenilikçi deniyor dışarıda. Bunun için de çok realist olmanız, değişimi kavramanız gerekir. Bunları yaparken de kendi kimliğinizi muhafaza etmelisiniz.”

Gelinen noktada bu kimliğin muhafaza edildiği ortada. Gerek türban tartışmaları, gerek toplu namaz gösterileri gerekse de anayasanın değiştirilmesi isteği AKP’nin emellerini anlamamızı kolaylaştırıyor.

Erbakan da “geçirdiğimiz tecrübelere dayanarak hükümette icabeden tavsiyeleri onlara yardımcı olmak için dile getirecek bir program hazırlığı içindeyim.” diyerek Erdoğan ve Gül başta olmak üzere talebelerinin Milli Görüş çizgisi sayesinde iktidara geldiğini iddia etti.