Arama: 
02.12.2003/Sayı:18
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Yekta Güngör Özden
Sunay Akın
Öner Yağcı
Kitap
Kültür
Batı Express
Şiir

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Kapak  Utku Umut

Kıbrıs sorun değil,
Milli Dava!

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın sunduğu planla birlikte Kıbrıs yeniden gündemin en önemli konusu haline geldi.

Türk ve Rum tarafına bir müzakere zemini olarak önerilen plan, tüm AB’ci çevrelerde büyük bir heyecanla karşılandı. Türkiye için tarihi bir fırsat olarak değerlendirilen planla “çözüme” hiç bu kadar yakınlaşılmadığı savunulurken, AB’nin kapısını açacak anahtar da bulunmuş oluyordu: Kıbrıs! Kıbrıs “sorunu” çözülecek ve Türkiye AB’ye girecekti.

Kıbrıs kimin için sorun?

AB’ciler Türkiye’nin Kıbrıs sorunu olduğunu söylüyorlar ancak Türkiye’nin hiçbir zaman Kıbrıs diye bir sorunu olmadı. Kıbrıs, bizim için yıllardır “sorun” değil, “Milli Dava”ydı. Kıbrıs’ın sorun haline gelmesi ise Türkiye’nin AB yoluna girmesiyle başladı. Bu da elbette bizim değil AB’cilerin sorunu.

AB yoluna girdiğimizden beri Kıbrıs bizim için bir sorun çünkü AB ve Yunanistan Kıbrıs’ta Türkleri istemiyor. Aslında AB’nin Kıbrıs’ta Türk varlığı gibi bir sorunu var ve tüm yaşadıklarımız Avrupa’nın bu sorununun çözülmesi için.

Türklerin Kıbrıs’tan sökülüp atılması fikri, sanki 60’larda 70’lerde kalmış bir Enosis hayali olarak düşünülemez. Avrupa’nın bu hayalin peşinden koşmaktan vazgeçmediğini yaşayarak öğreniyoruz. Kimse kimseyi kandırmasın, Kıbrıs’ta Türklerin yaşaması, hele hele bir devletlerinin olması ve silahlı güç bulundurmaları, Avrupa’nın asla kabul edemediği ve edemeyeceği bir durum.

Adadaki Türk varlığına son verilerek tamamen Rumlaştırılması planı hiçbir zaman rafa kaldırılmadı. Avrupa’nın mutlak hakimiyeti sağlanmadığı sürece, Kıbrıs onlar için hep bir sorun olarak kalacak.

Bizim içinse bir sorun yok. Zaten adada bir Türk devleti var. Taşlar yerine oturmuş durumda. Sorun bu devletin tanınıp tanınmadığı sorunuysa, bu da Kıbrıs’la ilgili bir sorun değil. Türkiye’nin bağımsız dış politika rotasını terketmesinin bedelini ödüyoruz. Emperyalizme bağımlı, ABD, AB kuyrukçuluğundan ibaret bir dış politikanın sonucudur bu.

AB’cilerin Kıbrıs sorunu diye bas bas bağırmalarına gelince... Avrupa’nın yaşadığı Türk sorunu, dönüp dolaşıp bize Kıbrıs sorunu olarak geri dönüyor. AB, bizi içine almak için Kıbrıs’ın çözüme bağlanmasını isterken, bu masalın yerli dillendiricileri de AB’ye girmenin olmazsa olmaz koşulu olarak aynı şeyi gösteriyorlar. Böylece iki taraf da bazı fedakârlıklarda bulunmuş oluyor. Onlar adadaki Türk varlığına bir süre daha tahammül ediyorlar biz de bir miktar toprak veriyoruz, o kadar!

“Kıbrıs, AB’ye girmemizin önündeki görünen en büyük engelse, buna değmez mi?” diye soruyorlar.

Böylece, hem AB’nin hem de AB’cilerin ortak sorunu, Kıbrıs’taki Türk varlığında buluşmuş oluyor. Annan’ın hazırladığı plan , işte tam da Avrupa’nın bu sorununu çözmenin yollarını arıyor.

Egemenlik hakkımızı mı tartışacağız?

AB, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni 2004 yılında tam üye olarak alacak. Oysa 1960’ta imzalanan antlaşmalara göre, Kıbrıs’ın bir topluluğa üye olabilmesi için, o topluluğa hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın üye olması gerekiyor. Ancak AB’nin Türkiye’yi üye yapma gibi bir niyetinin olmadığı gözönüne alınırsa, bu uygulamanın hukuk dışı bir uygulama olduğu ortaya çıkıyor.

Annan’ın sunduğu plan ise, Kıbrıs’ın bir bütün olarak AB’ye üyeliğini tartışmaya açıyor. Tek bayrak altında, dönüşümlü başkanlık sisteminin uygulanacağı plana göre iki tarafın da hakları koruma altına alınıyor.

Planın en çok alkış alan maddesi, Türk tarafına da egemenlik hakkı tanınmış olması. Bu maddeyi AB’nin iyi niyetiyle veya diplomatik ustalığıyla açıklamaya çalışıyorlar. Oysa bu çevrelerin unuttukları bir şey var: Biz, AB kabul etse de etmese de Kıbrıs’ta egemenlik hakkına zaten sahibiz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bu egemenlikten başka neyi ifade ediyor?

Gözlerden kaçırılmaya çalışılan nokta, Türklerin adadaki egemenlik sorunu değil. Kıbrıs’ta esas sorun, Türklerin yıllardır yaşadığı can güvenliği sorunuydu. Yıllarca Rumlar tarafından katledilen insanlar, yakılan, yıkılan köyler gerçek sorunun ne olduğunu gösteriyordu. Böyle bir sorun karşısında Kıbrıs’a müdahale eden Türkiye, çözüm yolundaki en uygun adımı da atmış oluyordu. KKTC’nin kurulması, adadaki Türk egemenliği sorununu ortadan kaldırıyordu.

Avrupa’nın gelip tartışma konusu yaptığı şey, bizim yıllar önce kazandığımız bir hak, Kıbrıs’taki Türk egemenliği hakkı. İşte bizden masaya oturup bu hak üzerine müzakere etmemizi, bu müzakere zemininin de en uygun zemin olduğunu kabul etmemizi istiyorlar.

Ancak, AB üyesi bir Kıbrıs’ın içinde egemenliğin de hızlı bir şekilde Rumların eline geçeceğini görmek için plana sadece bir göz atmak bile yeterli.

Kıbrıs Rumlaştırılıyor

Planın ortaya koyduğu bir diğer konu da, 1974 Barış Harekâtı’yla kurtarılan ve Rumlardan arındırılan bölgelere, Rum yerleşiminin tekrar sağlanması. İlk aşamada 70-80 bin Rumun eskiden terk ettikleri bölgelere yerleşmeleri öngörülüyor. Şu andaki Kuzey Kıbrıs topraklarına hızla giren bu Rum nüfus, adanın Rumlaştırılmasında da önemli bir işlev görüyor.

Yıllarca savaşarak püskürttüğümüz Rumların serbestçe topraklarımıza girip yerleşmelerini, bunun karşılığında da hiçbir sorun çıkmayacağını beklemek bu “akılcı” plana hiç de yakışmıyor. Yıllardır yaratılmaya çalışılan Türk-Yunan dostluğu, Türk-Rum kardeşliği miti, en küçük bir olayda bile, -diyelim bir futbol maçında bile- yerle bir olmuyor mu? Hem Türkiye’de hem de Kıbrıs’ta Türk topraklarını işgal edenlerle, Türk düşmanlığı ve kinle yetiştirilen nesillerle ve bunların sürekli kışkırtmalarıyla yıllardır mücadele etmiyor muyuz?

Bu gerçekleri atlayıp kardeşlik havası estirmenin bize bir faydası da olmadığı ortada. Çünkü AB’nin gözünde bu kardeşlik havasını bozan taraf her zaman Türk tarafıdır. Binbir zahmetle yaratılan dostane ilişkiler Türklerin tutuculuğu yüzünden sürekli gerilmektedir. AB, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın uzlaşmaz tutumlarını bir türlü anlamamaktadır.

İşte bu sorunlar çerçevesinde Annan, adadaki Türk nüfusunu azaltıp, Rumlaştırma hızını arttırdıkça kardeşlik havasının temin edilmesi de kolaylaşacaktır. Balkanlar’da yaşananların şimdi de Kıbrıs’ta yaşanmaması ve barışın korunması için Türklere adadan çekip gitmelerini öneren plan, Kıbrıs’ta mutlak Rum hakimiyetinin sağlanmasının yolunu açmaktan başka bir işe yaramıyor. Buna karşı Türkiye’nin oluşturacağı direnç odaklarının hesabı da elbette yapılmış.

 

İsimlerinin Hasan, Mehmet olmasına bakmayın bunlar Türk gazeteci değiller

Kıbrıs planı ortaya atılır atılmaz plana methiyelerdüzülmeye başlandı. Gazete köşelerindeki tartışmalar planın müzakereler için uygun olup olmadığından çok, bu plana Türk tarafının nasıl ikna edileceği üzerine yoğunlaştı.

Tüm kamuoyu, planın “tarihi rolüne” ve “ele geçen fırsatın büyüklüğü”ne ikna edilmeye çalışılıyor. Bir yandan AB’ye girmek için gerekirse Kıbrıs’ın tamamen verilmesi gerektiği üzerine, bir yandan da bu sürece ket vuran Denktaş’ın yoldan çekilmesi gerektiği üzerine sayfalarca yazı yazıldı.
Hedef, Türk kamuoyunu plana ikna etmek, sancısız ağrısız bir uzlaşma sağlamak.

“Kıbrıs’ı vermeye değmez mi?”
Milliyet gazetesinde Hasan Cemal, “Kıbrıs’ta birkaç köyle Türkiye’nin kaderi mi?” başlıklı yazısında, “Kıbrıs’ta çözüm olacaksa, bazı sıkıntılar yaşanacak. Bir yanda KKTC’de bazı köyler, bir yanda koca Türkiye’nin kaderi.... Türkiye’nin iyiliği AB yolunda yürümesidir.” diyerek Türkiye’nin kaderini AB’ye bağlarken, KKTC’den ‘birkaç köy’ verilmesini de oldukça doğal karşılıyordu.

Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz da, “Hayal bile edemezdik... Kıbrıs artık ayak bağı olmasın...” diye yazarak Annan’a şükranlarını ve temennilerini bildiriyordu.

Radikal’de Kıbrıslı gazeteci Hasan Erçakıca, “Kıbrıs iflah etmez, öldürür” başlıklı yazısında, “Kuzey Kıbrıs’ta tartışmalar kavgaya, sağırlar diyaloğuna dönmek üzere. Açıkça belli ki, bu dert bizi iflah etmez, öldürür. Şöyle veya böyle; o bizi öldürmeden, biz ondan kurtulmalıyız.” diyordu.
Uluslararası ilişkiler uzmanı Şule Kut’la röportaj yapan Sabah, “Anlaşmak zaten taviz vermektir” fikrini savunarak baştan teslim olmanın doğal olduğunu savunmaya başlıyor.

Mehmet Altan da, “AB’yi Kıbrıs ile bıçaklamak” başlıklı yazısında, “Dünyanın geldiği noktada artık kutsalların kutsalı, devletler, topraklar, sınırlar değil; insanlar... AB sürecini bıçaklamak isteyenler son ve nafile koz olarak Kıbrıs’ı oynasalar da başarılı olamayacaklar. İnsanın zenginliği, özgürlüğü ve mutluluğu galip gelecek.” diyerek AB’nin bu süreçten zaferle çıkacağını, tüm direnişlerin de nafile direnişler olduğunu kanıtlamaya girişiyor. Kutsal olan vatan değil, insan oluyor. Tabbi o insan da Kıbrıs Türkü değil.

“Denktaş yoldan çekilsin artık!”

AB’ci basın bir yandan da Kıbrıs’ı vermeye niyeti olmayan Denktaş’a karşı bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Yunan gazetelerinde bile Denktaş’ın böyle eleştirildiğine rastlayamazsınız. AB’ci basına göre Denktaş, Türkiye’nin geleceğini karartan adam oluyor.

Radikal’den İsmet Berkan, “Denktaş bildiğiniz gibi” başlığını attığı yazısında, Denktaş’ın kafasına göre davrandığını, “Kıbrıs halkı”nın fikrini hiç sormadığını ve bu inatçılığının Türkiye’nin işini zorlaştırdığını savunuyor. Denktaş, Kıbrıs’ın cunta lideri ve huysuzluk yapan bir ihtiyar karikatürüne dönüştürülüyor. “Denktaş yan çiziyor” başlığını kullanan Radikal, “Kıbrıs Türkünü azınlık durumuna düşürmelerine izin vermeyeceğiz. Mesele bu kadar basit.” diye demeç veren Denktaş’ı topa tutuyor ve neyin basit neyin karmaşık olduğunu açıklamaya girişiyor.

Vatan gazetesinde Güngör Mengi, “Yeter Denktaş!” başlığı altında, “Türkiye’nin büyük düşünmesi ve bu tarihi fırsatı Denktaş’a veya onu kullananlara feda etmemesi gerekiyor.” diyerek, Denktaş’ın yoldan çekilmesini, kullanıldığını ve gerekirse Denktaş’ın ve onu kullananların AB için feda edilmesi gerektiğini yazıyordu.

AB’ciler ikna turunda

AB’ci basının kamuoyu yaratmaya yönelik çabalarının dozu her gün artıyor. Ancak, ne kadar çarpıtılırsa çarpıtılsın Türk insanı Kıbrıs’ın ellerinin arasından kayıp gittiğini hissetmeye başlıyor.
Birkaç köyle, bir iki inatçıyla açıklanmaya çalışılan Kıbrıs, AB konusunda da büyük tepki uyandırabilecek bir konu.

Türk insanının AB’ye girme karşılığında Kıbrıs’ı verebileceğini düşünenler, ne kadar yanıldıklarını anladıklarında bu turun geri dönüşü olmadığını da anlayacaklar.

Vatan toprağını satmaya çalışanları kim unutur?

 

“İşgalci Türk Ordusu”

Kıbrıs’ın AB üyeliğinin gerçekleşmesi durumunda karşılaşacağımız en önemli tehlike, Türk Ordusu’nun işgalci konumuna düşecek olması. Daha Kıbrıs üye olmamışken bile Ordu’yu işgalci sayan Avrupa, üyesi olan bir devletin topraklarında ne amaçla olursa olsun Türk Ordusu’nun bulundurulmasına izin veremez.

AB’nin Kıbrıs üye olur olmaz, adaya askeri güç yığacağı biliniyor. Türk Ordusu’nun içine alınmayacağı Avrupa Ordusu, Kıbrıs’taki en önemli askeri otorite konumuna gelecek ve bunun karşısına Türk Ordusu’nun çıkmasını engellemeye çalışıyorlar. Kıbrıs’taki Türk askeri sayısının azaltılmasını savunan plan, esas meseleyi de gizlemeye yönelik.

AB üyesi olan Kıbrıs’ın Türk askerinden temizlenmesi için masa başında antlaşmalar yapmanın yeterli olmadığını Avrupa da biliyor. Türkiye’nin Kıbrıs’taki Türklerin hayatlarını Avrupa ordularına teslim etmek gibi bir politikası olamaz. 70’lerde yaşananların anıları hâlâ taze. Avrupa’nın Kıbrıs Türklerinin canlarına ne kadar değer verdiğini daha o zamanlardan beri biliyoruz. 1974’te Türk Ordusu’nun müdahalesi gerçekleşmeseydi, adadaki Türk varlığının ne kadar garanti altına alınacağını da... Açıktan katliamlar düzenleyen Rumlara karşı, Türklerin can güvenliğini koruyan Avrupa mıydı yoksa Türk Ordusu mu?

Adanın Rumlaştırılmaya başlanmasıyla birlikte tekrar aynı olayların yaşanacağı ortada ve Türk Ordusu’nun bu duruma müdahale etmesinin yolları kapatılmaya çalışılıyor. Adada işgalci konumuna düşecek Türk Ordusu, Avrupa için önemli bir müdahale zemini de yaratıyor. Öyle ya, Avrupa topraklarında Türk Ordusu’nun ne işi var?

Gerçekleşeceği gün gibi ortada olan karışıklıklarda Türk Ordusu’nun eli kolu böylece bağlanmış oluyor. Türklerin can güvenliği de Avrupa ordularının insafına terk ediliyor.

Ordu çekildikten sonra garantörlük ne işe yarar?

Ordusu adadan sökülüp atılmış, tüm egemenlik hakları AB’ye devredilmiş, can güvenliği ortadan kalkmış Türklere sunulan yalancı şeker ise, garantörlük hakkının devamının sağlanması oluyor.

Yine en önemli kazanımlardan biri olarak sunulan garantörlük hakkında tezgahlanan aldatmaca ortada. Türkiye’nin dışına itildiği AB’nin üyesi olan bir devlete yabancı bir ülkenin -Türkiye’nin- müdahalesi mümkün mü? Bu, AB’nin içişlerine müdahale olarak değerlendirilecek ve savaş sebebi sayılacak. Türkiye’nin Kıbrıs hakkında söylediği herşey, attığı her adım AB ile ipleri biraz daha gerecek.

Sözde garantörlük hakkının hiçbir anlamının kalmaması sağlanınca, Kıbrıs Türklerinin arkasına AB’yi alan Rumlarla başbaşa, barış içinde yaşayacakları hayaline kapılanlar da, bu rüyadan uyanmak için fazla beklemeyecekler. Şu anda bile müdahale etmekte aciz kaldığımız Kıbrıs, Avrupa toprağı olunca Türkiye’ye savaştan başka hareket alanı kalmayacak.

BM planının özü ve “paranoya”nın iflası

Annan’ın planının ortaya koyduğu iki gerçekle karşı karşıyayız. Birincisi, Batının Türkiye’den ne istediği artık iyice ayyuka çıkmıştır. Batı, Türkiye’den toprak talep etmektedir. AB’ye girmenin karşılığında Güneydoğu’nun ve Kıbrıs’ın verilmesini isteyen Avrupa, niyetini hiç bu kadar açığa vurmamıştı.

Kıbrıs’ın bu koşullarla AB’ye üyeliği, Türkiye’ye “Siz Kıbrıs’tan elinizi eteğinizi çekin” anlamına geliyor.

İkincisi ise, yıllardır Batının bu dayatmalarının sonunda toprak talebine varacağını ve Türkiye’nin bölünmesinin yolunu açacağını savunanları paranoyak olmakla suçlayan AB’cilerin çuvalladığı da ortadadır. Sevr’in paranoya değil, gerçek olduğu bu planla birlikte iyice su yüzüne çıkmıştır.

Türkiye’nin girdiği AB yolunun Türkiye’yi parçalanmaya götüreceğini, AB uyum yasalarının Meclis’ten geçmesinin yeni bir Meşrutiyet dönemi başlattığını ve bunun sonunun toprak kaybına varacağını görenleri, faşist olmakla, Türkiye’nin önünü tıkamakla suçlayanlar, Sevr paranoyası fikirlerinin iflasını yaşıyorlar.

Güneydoğu’da Kürt devleti kurma, Kıbrıs’ta da Türklerden temizlenmiş bir Rum devleti kurma planları artık toprak talebini gerektiren noktaya gelmiştir. Kürt Devleti için Irak’ta savaşı bekleyenler, Kıbrıs için o kadar beklemeye gerek duymuyorlar.

Batı açık açık “toprak istiyorum” derken, vatanı savunanlar bir kez daha haklı çıkıyor ve AB’ciler bir kez daha gerçek yüzlerini gösteriyorlar.

“Tümünü versek ne olur?”

Artık tartışma, “Kıbrıs’tan bir miktar toprak verelim, bize dokunmaz” tartışmasının ötesine geçmiştir. Siyasetçisinden medyasına, aydınından patronuna kadar herkes, Türkiye’yi Batıya bağlamak için Kıbrıs’ın tümünü vermenin daha hayırlı bir iş olacağını açıktan savunmaya başlamış durumda.

“İleride nasıl olsa başımız ağrıyacak, bari hepsinden kurtulalım da rahat edelim” diyebilecek cesareti bulanlar, estirilen AB rüzgarının etkisini de arkalarında hissediyorlar.

Mesele birkaç köy, bir miktar toprak meselesinin ötesine geçmiş, AB’ye verilecek tavizlerde sınır tanımayan bir anlayış hakim olmuştur. Bir yandan ne pahasına olursa olsun AB’ye girmemiz gerektiği fikri dayatılırken, AB’ciler için vatan toprağının bir değeri olmadığı da en açık şekilde görülmektedir.

Bu fikrin gelip dayanacağı yer, “AB gelsin bizi yönetsin” diyecek bir manda yönetiminin savunulmasıdır. Vatanın, bağımsızlığın, egemenliğin önemsizleştiği, gerekirse tüm vatanın Batının emrine sunulabileceği hiç de o kadar uç bir düşünce değildir. Bugün Kıbrıs’ı vermeye kalkışanlar, işte bu yolun taşlarını döşemeye başlamışlardır.

“Tümünü verelim gitsin” diyenlerin vatan diye bir dertleri olmadığı için vereceğimiz şeyin vatan toprağı olduğunu anlamalarını beklemekse elbette saflık olur.

Türkiye’de mozaik,
Kıbrıs’ta tek millet

İşte bu vatan kavramının yıpratılmasında, küçümsenmesinde görülen yeni anlayış, Kıbrıs’ta yıllardır Kıbrıs Türkü olarak yaşayanları Kıbrıs Türkü değil de Kıbrıslı olduklarına ikna etmeye çalışıyor.

AB’ciler Kıbrıs Türkü, Kıbrıs Rumu kavramları ortadan kaldırıp ortak bir Kıbrıslı kimliği yaratarak, barışa ve kardeşliğe hizmet ettiklerini savunuyorlar.

Türkiye’de tam tersini yapan, Türk ulusunu Türkler, Kürtler, vs olarak ayırarak etnik ayrımcılığı savunanlar, Kıbrıs’ta iki farklı milleti birleştirerek ortak bir kimlik oluşturmaya çalışıyorlar. Türkiye’de mozaik savunulurken, Kıbrıs’ta tek millet ilericilik oluyor.

Türkiye’de yüzyıllarca birlikte oluşturulan ortak bir ulus paramparça edilirken, Kıbrıs’ta hiçbir tarihsel bağı olmayan, hatta birbiriyle sürekli mücadele eden iki ayrı ulusu biraraya getirme zorlaması yaşanıyor. Batı, Türkiye’de ayrı bir Kürt devletinin temellerini atarak parçalamaya çalışırken, Kıbrıs’ta Rum egemenliği altında Türklerin ulusal kimliklerinin ortadan kaldırılmasını dayatıyor.

Bu ikiyüzlü politikanın kuyruğuna takılanlar da “Vay efendim, orada KKTC’yi savunurken, burada yaşayan milyonlarca Kürdün ayrı devlet kurmasına nasıl karşı çıkılırmış” diyerek açık yakalamaya çalışıyorlar.

Bunların unutturmaya çalıştıkları şeyse aslında çok basit bir gerçek: Türkiye’den kopartılmaya çalışılan toprak zaten Türk toprağı. Türkiye burada işgalci konumunda değil. Bizim bin yıldır yaşadığımız topraklara, “Yok, burası sizin değil, çekin gidin” diyenler saçmaladıklarının farkında değiller mi?

Kıbrıs’ta da farklı bir durum yok. Kıbrıs’ta yaşadığımız yerler de zaten bizim toprağımız. 1571’den beri sürekli işgal edilmeye çalışılan, işgal edilen, üzerinde mücadele ettiğimiz toprak da elbette bizim toprağımız. Kimi kimin yurdundan çıkartmaya çalışıyorlar?

Türkiye’de ayrımcılığı, Kıbrıs’ta Rum egemenliğini savunanlar, düştükleri çelişkiyi görmek için biraz olsun antiemperyalist saflardan bakmayı denemeli. Gerçek bu kadar yalınken, işi karmaşıklaştırmak ise emperyalistlerden başka kimsenin işine yaramıyor.

Türk adını ağzına almaktan çekinenler, her türlü etnik milliyetçiliği, hatta ırkçılığı savunurken, vatanını ve ulusal kimliklerini savunan Türkleri faşistlikle suçlamak komik oluyor.

 

“Kabartma Türkün ayranını, Kıbrıs’ta yaparız
Ramazan Bayramı’nı”

1961-71 yılları arasında öğenci hareketlerinin antiemperyalist bir karakter kazanmasında Kıbrıs konusunda karşılaşılan sorunlar ve ABD’nin baskısı ön plandadır. Adadaki Türklerin yıllarca Yunanlıların saldırılarıyla karşı karşıya kalması, gençliğin antiemperyalist uyanışında önemli bir etken oluyordu.

İlk gösteri, Yunanlıların Kıbrıs’ta katlettikleri şehitler için Ankara’da düzenlenen anma toplantısıdır. Tarih: 31 Ocak 1958.
ABD Başkanı Johnson 5 Haziran 1964’te Başbakan İnönü’ye bir mektup gönderir. Ünlü mektupta, ABD’den satın alınan silahların Kıbrıs’ta kullanılamayacağı bildirilir. Bunun üzerine İnönü, “Üçüncü bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada onurlu yerini alır” diye karşılık verir. Ege Üniversitesi Fikir ve Sanat Kulübü bir bildiri yayımlar: “Türkiye hiçbir zaman emperyalist bir devletin yardakçısı olmayacaktır. Bugüne kadar Amerika’nın dış politikamıza ve iç politikamıza burnunu soktuğu ve her zaman Türk milli menfaatlerini hiçe saydığı için Amerika’yı kendimize dost olarak kabul etmiyoruz. Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı bütün ulusça mücadeleyi caiz gören bir milletin gençliğiyiz.”


27 Ağustos 1964’te ilk büyük ABD karşıtı gösteri düzenlenir. Binlerce öğrenci, ellerinde Atatürk posterleriyle, “Ordu Kıbrıs’a” sloganları atmaktadır.

Rum lideri Makarios’un BM’deki girişimleri ve alınan Türkiye aleyhtarı kararlar üzerine 18 Aralık 1965’te Ankara Ticaret Lisesi ve İstanbul Üniversitesi öğrencileri protesto gösterileri düzenlerler.

20 Aralık 1965’te İstanbul’da 50 bin kişinin katıldığı büyük miting düzenlenir. İstanbul Üniversitesi Beyazıt Meydanı’nda düzenlenen mitingde öğrenciler, “Kıbrıs Türkü sadaka değil, haklarını istiyor”, “Türk Ordusu Kıbrıs’a”, “Birleşmiş Milletler mi, Birleşmiş Yamyamlar mı?”, “Kabartma Türkün ayranını, Kıbrıs’ta yaparız Ramazan Bayramı’nı” yazılı dövizler taşırlar. Atatürk fotoğrafları, Türk bayrakları ve Kıbrıs haritalarıyla yürüyüşe geçen öğrenciler, Amerikan Haberler Bürosu ve Fransız Konsolosluklarına Türk bayrağı çekerler.
22 Aralık 1965. Ankara Kurtuluş Meydanı’nda büyük protesto mitingi düzenlenir. Makarios’un kuklası yakılarak, “Kahrolsun emperyalistler”, “Gönüllü askerleriz” sloganları atılır.
1965. Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs konusundaki kararlarını kınamak için, Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nde, Balıkesir Eğitim Enstitüsü’nde, İskenderun’da, Zonguldak’ta, Karabük’te, Üsküdar’da, İzmir’de ve Adana’da büyük gençlik mitingleri düzenlenir.

 

Yunan solu milliyetçiliği savunuyor,
Türk solu da Yunan milliyetçiliğini

Kıbrıs meselesinde Yunan solu sonuna kadar kendi milletinin çıkarlarını savunup, adanın Rumlaştırılmasını isterken, Türk solunun aldığı tavır da pek farklı değil. Kendi milletinin çıkarlarını savunmayı küçük görerek, “enternasyonalist” takılan sol, Yunan soluyla birleşerek bir anlamda enternasyonalist dayanışma yaratıyor. Ancak, bu birleşme Türk halkının değil tam tersine Rumların çıkarlarını yansıtıyor. İki halk arasında ortak bir çıkar bulmaya çalışanlarsa, nedense hep elleri boş dönüyorlar.

Kıbrıs’ta sadece Türklerin haklarını savunmanın yeni sol eğilimlerle bağdaşmadığı öne sürülerek, Rumların savunmasına girişiliyor. Yunan solu adadaki Türk varlığına karşı mücadele ederken, Kıbrıs’ın Türkleştirilmesine karşı Rumları örgütlemeye girişirken milliyetçi olduğunu hiç sakınmadan ortaya koyuyor. Milliyetçilikten vazgeçen Türk solu ise, kendi milletinin haklarını savunmak bir yana, kendisine düşmanlık besleyen karşı tarafın haklarını savunmayı üstleniyor.

Oysa Türkiye’de solun geleneğinde böyle bir utanç bulunmuyor. Ne 68’lerde ne de daha sonrasında Kıbrıs’ın “Milli Dava” olarak görülmesi, Kıbrıs Türkünün hakkının savunulması bu kadar hor görülüyordu. Gençlik, Kıbrıs konusundaki her soruna karşı duyarlıydı ve en ufak bir haksızlıkta binlerce insan sokağa dökülüyordu. Bugün yaşadıklarımızın yanında incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalar, solun antiemperyalist, milliyetçi duygularının ortaya çıkması için yeterliydi.

Bugün Türklerin aşağılanması ve Batıya teslim edilmesine ilericilik atfeden sol anlayış, o dönemde düşünülmesi bile mümkün olmayan, yüz kızartıcı bir utanç kaynağı.

Kıbrıs, solun ulaştığı vatansızlık noktasını göstermesi bakımından da öğretici oluyor. Kendi vatanını savunmaktan aciz olan sol, kendi milletinin yayılmacı çıkarlarını savunan Yunan solunun değirmenine su taşımayı ilericilik olarak görüyor.

Kıbrıs Türkü Türkiye’den ayrılmak mı istiyor?

Geçtiğimiz haftalarda Kıbrıs’ta düzenlenen barış gösterileri ise Türk tarafını bir an önce müzakere masasına oturtmayı hedefliyor. Denktaş’ı uzlaşmaz tutumu nedeniyle eleştiren ve sorunun bir an önce çözüme bağlanması gerektiğini savunan göstericiler, Annan’ın planının çözümü yaklaştırdığını düşünüyorlar.

Kıbrıs’ta bir savaş yaşanmazken barış gösterileri düzenlemenin Türk tarafının elini zayıflatmayı amaçladığı ortada. Sivil toplum örgütleri ve muhalefet partilerinin örgütlediği bu gösterilerle AB’ye girmenin yolunun açılması isteniyor. Bir anlamda da gözdağı verilmiş oluyor. “Kıbrıs Türkü AB’ye girmek istiyor. AB’ye giremezsek sonuçlarına katlanırsınız” mesajı veriliyor.

Oysa KKTC’de de Türkiye’den ayrılıp AB’ye girme gibi güçlü bir eğilim mevcut değil. Kıbrıs Türkü Türkiye’den ayrılmak istemiyor. Türkiye’de nasıl ayrılıkçı parti %5-6 civarında oy alıyorsa, Kıbrıs’ta da Türkiye’den ayrmak isteyen Yurtsever Barış Hareketi %5 oy alıyor.

Yani Kıbrıs’ta referandum yapalım, bakalım Kıbrıs Türkü ne istiyor diyenler, zaten yılardır seçimler yoluyla bir referandum yapıldığını ve ayrılmak isteyenlerin ancak %5’i bulduğunu gözlerden saklamak istiyorlar.

Kıbrıs Türkünün Rauf Denktaş’ı başında görmek istemediği yalanı ise 20 yıldır her seçimde Denktaş’ın seçilmesiyle çoktan çürütülmüş durumda. Türkiye’de AB’ci çevrenin borazanı nasıl daha güçlüymüş gibi ötüyorsa, KKTC’de de AB’cilerin durumu aynı.

Türk hükümeti Türk tezlerini reddediyor

Türkiye’nin şu anki durumu kabul eden tezleri, AK Parti iktidarı tarafından reddediliyor. AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın hemen seçim ertesinde yaptığı ve Türk tezlerine cepheden karşı olan Belçika modeli açıklamaları, hükümetin izleyeceği rotayı da gösteriyor. Kıbrıs’ta ayrı bir Türk Cumhuriyeti’nin varlığını dünyaya kabul ettirmeye çalışması gereken Türkiye, Erdoğan’ın açıklamaları doğrultusunda Kıbrıs’ı AB pazarlıklarında önemli bir konuma yükseltiyor.

Şeriatçı hareket Atatürkçülükten ve Ordu’dan kaynaklanan korkusunu, AB’ye sığınarak gidermeyi planlıyor. Erdoğan, “Ben sizin isteklerinizi yerine getiririm ama siz de bizi Ordu’ya karşı korumaya devam edin” mesajları vererek, AB’nin tam desteğini alma planları yapıyor.

KKTC’nin AB için pazarlık konusu yapılmasının Türkiye aleyhine sonuçlar doğuracağı ortadayken, AB kapısını açacak anahtar olarak pazarlık masasına yatırılması Türkiye’nin çıkarlarıyla bağdaşmıyor. AB’ye girmeyi hükümet programının öncelikli hedefi haline getiren ve ne gerekirse onu yapacağını açıklayan AK Parti, Kıbrıs’ı AB’ye teslim etmenin hazırlıklarını yapıyor. “Milli Dava” Kıbrıs, yerini AB’ye bırakıyor.

Adada Türk Ordusu’nun kontrolü altında KKTC’nin sınırlarının ve Kıbrıs Türklerinin can güvenliğinin korunmasını içeren Türk tezleri, bir kalemde silinip atılıyor.

Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, Denktaş’ı müzakere masasına oturtabilmek için bin dereden su getiriyor. AB’ye söz verdiklerini açıklayan Yakış, “AB’ye, ‘Siz tarih verin, biz de Kıbrıs ve AGSP’de kendimizi zorlayalım’ dedik”açıklamalarıyla pazarlıkları da ortaya seriyordu.

1974’te Ecevit’i Kıbrıs’ın tamamını işgal etmediği için suçlayan Erbakan’ın takipçileri, bugün tam tersini, Kıbrıs’ı tamamen AB’ye vermediği için Denktaş’ı eleştiriyorlar. Şeriatçı hareket, tüm varlığını Batıya dayamanın gereklerini yerine getirmeye bir bir başlıyor.

Vatan toprağı AB’ye teslim edilemez

AB’nin peşinden sürüklenen Türkiye, artık toprak talepleriyle de karşı karşıya. Şimdilik Kıbrıs’ı ve Güneydoğu’yu isteyen Batı, bu taleplerinin sonunun gelmeyeceğini de her fırsatta gösteriyor.

Önümüze bir sorun olarak getirilen Kıbrıs, AB’nin de anahtarı olarak sunuluyor. Son planla birlikte Kıbrıs’ın bir bütün olarak Avrupa’ya devri ve adadaki Türk varlığının ortadan kaldırılmaya yönelinmesi, gerek Türkiye’deki gerekse KKTC’deki AB’ci çevrelerin yoğun coşkusuyla karşılanıyor.

Türk Ordusu’nun Kıbrıs’tan çıkarılması ve Rumların KKTC topraklarına yerleştirilmesiyle, Türkiye Kıbrıs’ta daha büyük sorunlarla karşılaşacak.

Önümüzde çok fazla seçenek de bulunmuyor. Türkiye ya bu savaşı KKTC’yi sahiplenerek Türkiye topraklarında karşılayacak ya da Kıbrıs Türklerini AB ordusunun insafına terkederek adadan çekilecek.

Türkiye’nin Kıbrıs’ı bir sorun olarak görmesinde de, bugün gelinen toprak kaybı aşamasında da AB sevdası belirleyici. “AB’ye girmek istemiyorum” diyen bir Türkiye, tüm bu sorunları başından savabilir.

AB’ye teslim edilecek şeyin bir miktar toprak değil, vatan olduğunu görenler Türkiye’yi yeniden doğru rotaya sokmakla da yükümlüler.