|
Minareler, sanat galerisi mi olacak TÜRKSOLU: Garip Hareketi’nin yaşayan son şairi Melih Cevdet Anday’ı da kaybettik. Melih Cevdet giderken arkasında Türk şiiri için neler bıraktı? SUNAY AKIN: Cemal Süreya Garip Hareketi için “Onlar şiire kasket giydirdi. Şiiri sivilleştirdi” der. Gerçekten şiirimizde çok büyük bir devrimdir Garip Hareketi. Melih Cevdet Anday bu hareketle ortaya çıkmış, Orhan Veli ve Oktay Rıfat gibi kendi şiirini kurmayı başarmış bir şairdir. Melih Cevdet Anday çok az şiir yazdığı konusunda eleştirildi ama önemli olan şiiri enflasyona düşürmeden kalıcı şiirler yazabilmektir. Melih Cevdet bunu başardı. O Türkçe’nin çıtasını çok yükseltti. Türkçe varoldukça Melih Cevdet Anday da varolacaktır. Şiirin tabanını genişletti. Türkçe’nin zenginliğini güzelliğini herkese kabul ettirdi. Bundan sonrası onun hakkında çok derinlemesine çalışmalar yapılması gereken bir dönem. Melih Cevdet Anday’ın denemeleri de çok önemlidir. Düşüncemiz, düşünce tarihimiz için çok önemlidir. Onun bir şiiri var. Son iki dizesi şöyledir: “Atatürk’ün bir saati vardı/ Hiç durmadı...”. Mahya kültürü sadece bizde var Melih Cevdet Anday’ı kaybettiğimiz bu Ramazan ayı çok önemlidir bizim kültürümüz için. İslam dünyasında yalnız İstanbul’a ait olan bir Ramazan geleneği vardır ki o da mahyadır. Ramazan ayı boyunca camilerin iki minaresi arasına yazı yazma sanatıdır mahya. Ben hep şunu düşünmüştüm: Bugün mahyalar Latin harflerle ve elektrikle yazılıyor. Peki harf devrimi ve elektrikten önce ki o zaman da mahyalar vardı, mahyalar nasıl yazılırdı. Yanıt şu: Eski harflerle ve ateşle, kandille. Bizde yazının da ilginç bir geleneği vardır. Kuran-ı Kerim’de hiçbir şekilde resmi yasaklayan bir ayet olmamasına rağmen resim İslam ülkelerinde sokağa yasaklanmıştır. Padişahlara ve saraya resim serbestti. Kendi resimlerini yaptırıyorlardı. Hep şunu düşündüm; acaba mahyalarda resim de var mıydı? Yani hat geleneğinde varolan süsleme daha doğrusu yazı yazarken resim yapma sanatı acaba Ramazan ayında mahyalara taşınır mıydı? Mahyanın ne zaman, nasıl ortaya çıktığı bilinmiyor. 1600’lü yılların ilk yarısında ortaya çıktığı tahmin ediliyor. 1721 yılında saraydan bir fetva çıkıyor: “Ramazan’ın ilk on beş günü mahyalarda yazı, ikinci on beş günü bizzat resim asılacak.” Düşünebiliyor musunuz! Resmi yasaklayanların arkasına saklandıkları kurumun tepesine resim yapmak. Aslında gerici ve şeriatçı hareket sonradan Osmanlı’ya girmiştir. Irkçılıkla beraber olmuştur bu, tıpkı bugünkü Türk-İslam sentezi gibi. TÜRKSOLU: Bugün kendi tarihine sahip çıkmayı hor gören bir aydın tanımı hakim değil mi Türkiye’de. Kendi tarihini ırkçılık ve şeriatçılıktan ibaret sandığı için mi yoksa? SUNAY AKIN: Aydınların kendi geleneklerine ve ilerici kültürlerine sahip çıkması lazımdır. Tabii bu geleneği bir de şovenizm olarak yansıtmak var. Şüphesiz ki biz birinci tavırdan yanayız. Hep doğru yol olan bilimin yolundan gittiğimiz için, çünkü tarih de bir bilimdir. Zaten hep söylediğim gibi, kendine ilerici, devrimci diyenler kendi tarihini ve kültürünü gericilere bıraktığı için bugünlere geldik. Minarelerde ateşten resimler sergilenirdi İstanbul’da bir gelenek vardır. Ramazan ayı boyunca cami cami gezilir. Neden? Zannedilir ki bu ibadetle ilgili bir gelenektir ama öyle değil. Eskiden bir kurulan mahya bir daha aynı camide kurulmuyordu. Yani o gece resmi gördün gürdün. Bir daha göremezsin. İşte bu yüzden İstanbullu bir camide gördüğü mahyayı görmek için başka camiye koşuyordu. Ramazan ayında camileri gezme geleneği halkın mahyalardaki resimleri merak etmesinden kaynaklanan bir gelenekten başka bir şey değildir. Yani eski Ramazanlarda gece siyah pelerini giyince, İstanbul bir sergi salonuna dönüşüyordu. Ateşten resimlerin yapıldığı bir sergi salonuna.... Şu çok önemlidir. Yağmurlu havalarda mahya kurulamıyordu. Ama bir mahyacı yağmur yağarken mahya kurmayı başarmış. Yağmura dayanaklı özel kandiller yapmış. Yağmurlardan etkilenmeyen kandillerle yapılan resim neydi biliyor musunuz? Bir şemsiye. Yağmurun şakır şakır yağdığı bir İstanbul gecesinde ateşlerle yakılmış bir şemsiye düşünün. Ramazan İstanbul’da bir sanat festivaliydi. Tiyatronun ilk çıkışı Direklerarası’ndaki gösterilere rastlar. Ramazanların bir sanat festivaline dönüşmesinden sonra Hacivat ve Karagöz’den ayrı olarak bir tiyatro geleneği gelişmeye başladı Osmanlı’da. İlk yönetmen: Sinemanın ilk ortaya çıkışı tarihte şöyle anlatılır; 1895’te Loumier kardeşler Paris’teki Grand Cafe’nin bodrum katında ilk sinema gösterisini yapmışlardır. Bu doğrudur. Ama 1820 yılının Ramazan ayı bence çok daha önemlidir. Neden? O Ramazan Hezarfen Abdüllatif Efendi hocasının eline öper ve Süleymaniye Camisi’nin üç şerefeli minareleri arasına ilk mahyasını kurar. En üst kandillere ateş yürür, İstanbullu bir bakar ki bir at arabası. Altlardaki kandillerdeki ateş yürür ve o dönemin Galata köprüsü görünür, ateşlerden yapılmış. Köprünün altında kayıklar ve balıklar. Sinema eski Grekçe’den gelen bir sözcük. Hareketten geliyor. Hezarfen Abdüllatif Efendi’nin o gece mahyasına bakanlar at arabasının üstünden gittiği Galata köprüsünün altında kayıkları ve balıkları hareket halinde görür. Yani sinema halinde. Öyleyse ilk sinema gösterisi 1820 yılının Ramazan ayında Süleymaniye Camii’nin üç şerefeli minareleri arasında yapıldı desek yanlış demiş olmayız. TÜRKSOLU: Bugün ise o minareleri süngüye benzetip Cumhuriyet’e karşı cihada çağıranlar iktidarda bulunuyor. SUNAY AKIN: Bugün şapkamızı önümüze koyalım ve düşünelim. Bugün bu duyarlığın, bu yaratıcılığın neresindeyiz. Bugün Türkiye batmış bir ülke, çünkü bilimin ve sanatın yolundan uzaklaşmış, çünkü aydınları ve sanatçıları kendi kültürel genlerinden, kendi ilerici ve devrimci değerlerinden haberdar değil. Ama bu kişiler yıllardır Türkiye’de. İşte sonunda bugün Türkiye’de gerici bir başbakan var ve gericiliği sağlamlaştırmak için jokerini kullanıyor. Esas sorun gericilerde mi ilericilerde mi? Recep Tayyip Erdoğan Avrupa’da kapı kapı dolaşıyor. Erdoğan bir şiir okumuştu anımsayalım. Ne hale sokmuştu camileri şiirinde: kubbeler mihver, minareler süngü... Bu ülkede minareler her zaman bir sanat galerisi olmuş, bunların haberi yok. Neden bunlardan söz etmiyorlar: resimden, sanattan, aydınlanmadan. İşte kafamız o denli kendine yabancılaşmış, o denli kirlenmiş ki Tayyip Erdoğan bunun en güzel göstergesi... Kubbeleri militarist bir anlayışla ele alan gerici kafa, tarihteki buluşlarını kendi çıkarına göre gerçekleştiriyor. Gericilik, karanlık, cehalet... Sorun burada değil. Esas sorun kendine aydın, ilerici diyen bir takım yazarlar ve şairler için, bunlardan haberdar niçin değil? Bunları neden insanlara anlatamıyoruz? Bunu yapabilsek çok şey değişebilir.
|