24.03.2008/Sayı:179
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Tarih
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Irak işgalinin 5. yılında...

Irak işgalinin 5. yılında...

Irak işgalinin 5. yılında...

Geçtiğimiz hafta ABD’nin Irak’ı işgalinin 5. yılına girdik. 2003 yılının 19 Mart gecesi kitle imha silahları bulundurduğu ve El Kaide ile ilişkili olduğu gerekçesi ile Irak’ı bombalamaya başlayan ABD, üzerinden 5 yıl geçmesine karşılık halen daha ne kitle imha silahlarının izini ne de El Kaide bağlantısını bulabilmiş değil. ABD hükümeti geçtiğimiz yıllarda Irak’ta kitle imha silahları olmadığını itiraf etmek zorunda kalmıştı. Bağdat’ın düşmesinin ardından işgale gerekçe arayan ABD harıl harıl kanıt aramaya başlamış ama tüm çabalarına karşın hiçbir şey elde edememişti. Silah aramakla görevlendirilen Birleşmiş Milletler denetçilerinin şefi Hans Blix de aylar süren çalışmaların ardından Irak’ta kitle imha silahlarına rastlayamadıklarını söylediği gibi, Irak Savaşı’nın sonuçlarının hem Irak hem de dünya açısından Saddam Hüseyin döneminden çok daha kötü olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı.

Geçtiğimiz hafta ise Saddam Hüseyin ile El Kaide arasında bir bağlantının olmadığı yıllar süren araştırmaların ardından en üst düzey kurumlar tarafından itiraf edildi. Pentagon’un 600.000 resmi belgeyi incelemesinin ve Saddam yanlısı binlerce kişiyi sorgulamasının ardından hazırlanan ve dağıtımı kısıtlanan rapora göre Saddam Hüseyin ile El Kaide arasında hiçbir ilişki bulunmuyor. Bulabildikleri tek şey ise Saddam Hüseyin’in düzenli olarak Filistinli direniş güçlerine para gönderdiği.

Aradan geçen her yıl ise Iraklıların Saddam Hüseyin dönemine olan özlemlerini yalnızca artırıyor. Belki de bundan dolayı Saddam Hüseyin’i mezarı başında anan Iraklıların sayısı bu kadar fazla. Nereden geleceği belli olmayan bir kurşundan, ne zaman patlayacağı belli olmayan bir bombadan, ABD askerleri tarafından yanlışlıkla öldürülmekten kurtulmayı başaran Iraklıları bekleyen ise açlık, yoksulluk ve sağlık sorunları yüzünden mutlak bir ölüm. Iraklılar için artık her yol Roma’ya değil ölüme çıkıyor.

ABD’nin getirdiği demokrasi ortamında yaşamını sürdürmeye çalışan Iraklıların sözleri, Irak’ta yaşamanın bile ne kadar anlamsız olduğunu gösteriyor: “En büyük oğlumun sadece kafasını gömebildim, onun küçüğü ise işkenceye maruz kalmıştı, bütün kemiklerini kırmışlardı.” “Ne gündüz ne de gece, dinlenmeye hiç vaktimiz yok. Bir cehennemde yaşıyoruz. Gelin ve durumumuzu görün. Eğer öğlen yemek yemişsek akşam yemeği yiyemiyoruz...”

Raporlar çelişkili ya da daha doğrusu dezenformasyon içerecek biçimde hazırlanmış olsa da, hemen yanı başımızda bir insanlık dramının yaşandığını artık herkes biliyor. Son beş yıl içinde sayıları 1 milyona ulaşan Iraklı, yaşanan şiddet olayları yüzünden yaşamını yitirirken; daha şanslı olan 2 milyon Iraklı ise doğup büyüdükleri toprakları terk etmek zorunda kaldılar. Boşaltılan yerler ise Irak’ın işgali sırasında ABD ile işbirliği yapan Kürtler tarafından anında dolduruldu. Öldürülen ABD askerinin sayısı şimdilik 4.000 civarında olsa da, tıpkı ölen Iraklıların sayısı gibi bu sayı da her yıl giderek artıyor. Savaşın ABD’ye maliyeti ise 500 milyar dolara ulaştı. Oysa ABD bu parayı demokrasi getirmek yerine açlığı ortadan kaldırmaya harcasaydı bugün dünya bambaşka olurdu. Ama anlayana. Savaşın beşinci yılında Bush hâlâ işgalin devam etmesi gerektiğini ve başarmaya ramak kaldığını söylüyor. Tabii Bush’un bu sözlerine artık inanan olup olmadığı başka bir konu.

Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı bir rapor ise Irak’ta hâlâ yaşamayı başarabilen şanslı insanları başka nelerin beklediğini gösteriyor. Rapora göre günümüzde her dört Iraklıdan biri yaşamını sürdürebilmek için mutlaka acil yardıma gereksinim duyuyor. Yine her dört Iraklıdan üçü ise içme suyundan mahrum bulunuyor. Temiz içme suyu sağlayanların durumu da ne yazık ki o kadar iç açıcı değil. Çoğunluğunu ortalama aylık geliri 150 doları ancak bulan bu insanların oluşturduğu grup ise gelirlerinin üçte birini yalnızca temiz su alabilmek için harcıyorlar.

Artık Irak’ta adalet mekanizması da tamamen çökmüş durumda. ABD güçlerinin öldürmek yerine nedense tutuklamayı tercih ettiği 60.000 insan tutuklamalarının üzerinden aylar geçmesine karşın henüz mahkemeyle tanışabilmiş değiller. Çoğunun avukatlarıyla görüşmesine bile izin verilmiyor. Hapishanede bulundukları ortamı anlatmaya herhalde gerek yoktur. Tüm dünyanın tanık olduğu Ebu Garip skandalı, tutukluların nasıl bir insanlık suçuna maruz kaldıklarını zaten en açık şekliyle gösteriyor.

Elbette ki gözyaşı ve acının eksik olmadığı bu topraklarda işgalden yararlananlar da var. İşgal sırasında işbirlikçiliğin en güzel örneğini sergileyen Kürtler şimdilik bu durumun keyfini sürüyorlar. Düşlerinde bile göremeyecekleri biçimde, azınlık olmalarına karşın işbirlikçiliklerinin ödülü olmak üzere Irak’ın yönetimi kendilerine bırakıldı. Ülkenin kuzeyinde ise fiili olarak ayrı bir devlet kurdular. Petrol gelirlerinin büyük kısmı kendilerine akıyor. Ulus bile olmayı başaramamışken, artık bağımsız bir devlet kurmanın eşiğine geldiler.

Fakat Ortadoğu coğrafyası bırakın ulus bile olmayı başaramamış insan topluluklarını, nice uluslara, köklü uygarlıklara mezar olmuş. Ortadoğu’yu bir tek Türkler, Araplar ve Farslar, o da yüzlerce yıllık bir uğraşın sonunda dize getirebilmiş. Kürtler işbirlikçiliklerinin ödülü olarak kendilerine armağan edilmiş hazır bir devletin keyfini şimdilik sürsünler. Fakat Ortadoğu mezarlığında daha çok boş alan var. ABD çekildikten sonra bakalım bu coğrafya bu yeni insan topluluğunu kabul edecek mi?


Obama’nın başı eski rahibiyle dertte

Barack Obama ve Rahip Wright
Barack Obama ve Rahip Wright

ABD Başkanlık seçimlerinin en güçlü adayı konumunda olan Barack Obama sonunda ırk ayrımcılığı konusunda neler düşündüğünü söylemek zorunda kaldı. Bugüne kadar bu konudan özenle uzak durmaya çalıştığı dikkat çeken Barack Obama’yı buna zorlayan neden ise bağlı olduğu kilisenin eski rahibi Jeremiah Wright’ın sözlerinin ulusal televizyon kanalları aracılığıyla tüm ABD’lilere ulaşması.

Aslında rahibin söylediği sözler her Amerikalının belki vicdanında hissettiği ama nemasından yararlandığı için söylemeye cesaret edemediği gerçekler. Rahip Wright; “Barack, bir siyah olarak, zengin ve beyaz insanlarca kontrol edilen bir ülkede yaşamanın ve bu kültürün parçası olmanın ne demek olduğunu biliyor” diyerek Barack Obama’nın aslında iyi birisi olabileceğini ima ediyor ama aradan geçen uzun yıllar bizim kafamızda Obama hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmeye yetmiyor.

Jeremiah Wright konuşmalarında ABD’yi ırkçı bir ülke olmakla suçluyor. Elbette ki bu sözlerinin gerçek olduğunu kimse yadsıyamaz. Fakat ABD’de bu gerçekleri birinin hele de bir başkan adayının savunması bütün şimşekleri üzerine çekmesi için yeter. Rahibin sözleri bununla da sınırlı değil. Rahip devamında 11 Eylül saldırılarını ABD’nin hak ettiğini, çünkü bu saldırıların uygulanan dış politikaların bir sonucu olduğunu savunuyor. Devamında “Tanrı Amerika’yı kutsamasın. Tanrı Amerika’yı lanetlesin” diyen rahibi bu cesaretinden dolayı kutlamak gerekiyor.

Rahibin bu sözlerinin, başkanlık yarışında son dönemece girmeye hazırlanan Obama’yı fazlasıyla köşeye sıkıştırdığı bir gerçek. Obama daha önce birçok suçlamayla karşı karşıya kalmıştı. Aslında Hıristiyan değil de Müslüman olduğu, sünnetli olduğu, hatta gerçek adının Barack değil de Burak olduğu gibi. Fakat Jeremiah Wright’ın bu açıklamaları Obama için diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar risk taşıyor.

Kuşkusuz Barack da bu durumun farkında ve belki de bu yüzden elinden gelse hiçbir zaman gündeme getirmeyeceği bir konu hakkında konuşmak zorunda kalıyor. Siyah bir baba ve beyaz bir anneden gelen Obama, ABD’de siyahların ve beyazlarının birbirlerine öfkeyle baktıkları gerçeğinin altını çizerken; “Yaşadığım sürece dünyanın başka hiçbir ülkesinde benim öykümün mümkün olmayacağını asla unutmayacağım. Bu, beni en geleneksel aday yapan bir öykü değil elbet... Ancak benim genetik yapımda şeklini bulmuş bir öykü... O da bu ulusun, parçalarının toplamından daha büyük olduğu fikridir. Hepimiz biriz...” diyerek hem riskli hem de gözlerimizin yaşarmasına neden olan bir konuşma yapıyor.

Barack Obama’nın bu konudaki en doğru tavrı ise rahibi sözlerinden dolayı kınadığını açıklasa da; “Siyahları ne kadar reddedersem, Wright’ı da ancak o kadar reddedebilirim” diyerek rahibe yine de sahip çıkması. Rahibin söylediği sözleri Obama söylese, ABD Başkanlığı seçimlerinde tüm Üçüncü Dünyanın desteği kendisinin olurdu ama Amerikalılık geninde olduğundan o da Üçüncü Dünya yerine yalnızca ABD’den gelecek olan oylara bakıyor.


Mehmet Gül’ün ardından

Mehmet GülEtme bulma dünyası diye boşuna dememişler. Aklımıza Mehmet Gül’ü günün birinde dünya köşesinde işleyeceğimiz hiç gelmezdi. Nâzım Hikmet’i Sovyetler Birliği’nde öldüğü için eleştiren Mehmet Gül’ü ölüm, Sovyetler Birliği döneminde Birliğin bir parçası olan Ukrayna’da yakaladı. Yakalandığı Hepapit B hastalığının siroza çevirmesi yüzünden ölümünden bir süre önce karaciğer nakli yapılan Gül, sık sık iş görüşmesi (son olarak kereste ticareti yapmak için gitmiş?) amacıyla gittiği Ukrayna’nın başkenti Kiev’de fenalaşarak yüksek ateş belirtileriyle hastaneye kaldırıldı. Bir süre yaşam destek birimine bağlı kalan Gül, yapılan tüm müdahalelere karşın yaşamını yitirdi. Hastanenin Başhekim Yardımcısı Ruslan Tışko, Gül’ün hastaneye getirildiğinde durumunun çok ağır olduğunu ve onu bu derece ağır duruma getiren nedeni saptayamadıklarını açıkladı.

Mehmet Gül, MHP’nin en tanınmış adlarından birisiydi. Bir dönem Ülkücü hareketin önderliğini de yapmış olan Mehmet Gül’ün adını Türk kamuoyu ilk kez 16 Mart 1978 tarihinde İstanbul Üniversitesi önünde gerçekleşen katliam ile duydu. İstanbul Üniversitesi’nden toplu halde çıkan Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencilerine düzenlenen el bombalı ve silahlı saldırının sonucunda olay anında 5 ve sonradan 2 olmak üzere 7 öğrenci yaşamını yitirirken 41 öğrenci de yaralanmıştı. Olayın tanıklarından birisi yıllar sonra hazırlanan bir belgeselde dışarıya baktığında Mehmet Gül ile göz göze geldiğini ve Gül’ün kendilerine alaycı bir şekilde baktığını anlatmıştı. Fakat yargı süresince mahkemeye yeterli kanıt sunulamadığı için Mehmet Gül bu davadan beraat etti.

21. dönem MHP milletvekilliği de yapan Gül’ün siyasi duruşu ve karakteri yakalandığı Hepatit B hastalığın ardından ise değişmeye başladı. Tanrıya yaklaşıp hesap vereceğini düşündüğünden midir bilinmez ama ağır Ülkücü Mehmet Gül yerine artık karşımızda son derece hümanist olan bir Mehmet Gül bulunuyordu. Hatta Mehmet Gül’ün hümanizm anlayışı o kadar had safhaya ulaşmıştı ki, geçirdiği karaciğer naklinin ardından “Organlarım Orhan Pamuk’a gitse bile helal olsun” diyebilecek bir milliyetçi ortaya çıkmıştı. Hani röportajında; “Bana verilen kanlar arasında, Kürt aşiretlerinin içinden kardeşim gibi sevdiğim arkadaşlarımın, dostlarımın kanları da vardı” demişti ya, belki de bu kanların bu işte etkisi vardır (bakınız: organ hafızası).

Mehmet Gül kendisine kan veren kardeşlerini hiç unutmadığını daha sonra verdiği röportajda da kanıtladı. Mine Şenocaklı’nın yaptığı röportajda Mehmet Gül; “Dağda ölen PKK’lılar da öldükleri andan itibaren bizim şehidimiz. Atatürk nasıl ki Çanakkale’de savaşırken ölen Anzakların anneleri geldiği zaman, ‘Artık onlar bizim de evlatlarımızdır’ diyor. Onun gibi PKK’lıların anne babaları da bizim vatandaşımız. Çocukları kandırılmış, dağa çıkmış. Sonunda da bedelini canlarıyla ödemiş. Onlar artık bizim şehitlerimiz” diyerek bir kez daha gündeme damgasını vuruyordu. Yani artık Mehmet Gül, ölen askere de, onu öldüren PKK’lıya da yalnızca insanlık penceresinden bakıyor ve ikisini de Türk Ulusu için kutsal olan şehitlik mertebesinde eşitliyordu. Fakat sözleri Türk kamuoyunda tepki çekmeye başlayınca Mehmet Gül röportaj sırasında söylediklerini yalanlamak zorunda kalıyor ama röportajın ses kayıtları bütün gerçekliği gözler önüne seriyordu..

İnsanın geçirdiği bir karaciğer naklinin ardından bu kadar büyük bir U dönüşü yapması gerçekten de alışılmadık bir durum. Dünün MHP’lisi bir anda Che ve Fidel hayranı olup Küba’ya gezi düzenliyor; yaptığı Rusya ziyaretinde ise önceden hakkında demediğini bırakmadığı Nâzım Hikmet’in mezarını ziyaret edip ruhuna dualar okuyordu. Fakat Mehmet Gül böyle bir U dönüşü yapabileceğinin sinyallerini zaten dünün Apocusu bugünün Atatürkçüsü, dünün sosyalisti bugünün beş vakit namazcısı, kısacası U dönüşlerinin piri Perinçek ile yeni bir siyasi oluşuma atılarak veriyordu. Artık Perinçek ile Gül’ü her yer de el ele göz göze görmek mümkündü. Beraberlikleri yalnız Türkiye sınırlarında değil yurtdışında, örneğin İsviçre’lerde bile sürüyordu. “Beraberliğimizi eleştirenler daha evvel de kavga ettiğimiz için eleştiriyordu” diyen Mehmet Gül, “savaşma seviş” sloganının artık en ateşli(!) temsilcilerinden birisi oluvermişti.

Türk siyaseti böylece geçtiğimiz günlerde son derece renkli ve çarpıcı bir oyuncusunu daha kaybetti. Yerinin dolması kolay olmayacak. Gül sağlığında sürekli eleştirdiği Nâzım’a göre aslında çok daha şanslı sayılır. Ne de olsa Ukrayna’da ölse bile mezarı Türkiye’de olacak. Nâzım ise vatanından uzakta hasret çekmeye devam edecek.


Ah ulan, New York’ta yaşamak vardı...

David Peterson ve eşi Michelle
David Peterson ve eşi Michelle

Geçtiğimiz hafta “temiz ahlak” sloganıyla göreve gelen New York Valisi Eliot Spitzer’in adının karıştığı skandalı konu almıştık. Vali Eliot Spitzer’in bir otel odasında Ashley Alexandra Dupre adlı bir telekızla birlikte olduğu saptanınca Vali istifa etmek zorunda kalmış, yerini Vali Yardımcısına bırakmıştı. Skandalın diğer kahramanı olan ve evinin kirasını ödemek için telekızlığa başladığını söyleyen Ashley Alexandra Dupre’nin başına ise olayın ardından talih kuşu kondu. Dupre’nin bundan sonra ev kirasının ödemek gibi bir derdi büyük olasılıkla olmayacak. Kapitalizmin doğası gereği bu yüz kızartıcı suçu bile anında gelir kapısına dönüştürmeyi başaran Dupre artık paraya para demiyor. Dupre’nin Myspace.com internet sitesindeki kişisel sayfası yalnızca iki gün içinde 4 milyon insan tarafından ziyaret edildi. Google’da en fazla aranılan sözcükler içinde üçüncü sıraya kadar yükseldi.

Daha 17 yaşındayken şarkıcı olmak için New York’a geldiğini söyleyen genç kadının bir düşü de artık gerçekleşmiş durumda. Dupre’nin müzik sitesi amierstreet.com’daki “Can You Handle Me Now” adlı şarkısı yalnızca 24 saat içinde 200.000 kez indirildi. İndirilen şarkı başına 98 sent aldığı düşünülürse yattığı yerden yine iyi para kazandığı kesin. Üstelik şarkısı artık ulusal radyo kanallarında da çalınmaya başlandı.

Dupre’nin kazançları yalnızca bunlarla sınırlı değil. Dupre’ye klip, kitap, albüm ve fotoğraf teklifleri yağıyor. Ünlü erkek dergileri Hustler ve Penthouse da Dupre’nin peşine düşmüş durumda. Hustler’ın sahibi Larry Flint genç kadına yalnızca hikayesini anlatması için 1 milyon dolarlık teklif götürdüklerini söylüyor. Tabii ki dergide vereceği çıplak pozlar için Dupre’nin alacağı para ayrı.

Skandalı gelir kapısı durumuna getiren diğer girişimciler de boş durmuyorlar. Spitzer’in fuhuş çetesinde “9 numara” olarak adlandırıldığının ortaya çıkmasının ardından üzerinde “Client 9” (9 numaralı müşteri), “Just Call Me Client 9” (Beni ara 9 numaralı müşteri) yazılı tişörtler internette peynir-ekmek gibi satılıyor.

New York eski Valisi Eliot Spitzer’in yerine vali olan David Peterson’a gelirsek... 53 yaşındaki yeni Vali kentin ilk siyahi ve görme engelli valisi olma unvanını kazanmış durumda. Üstelik yeni Vali son derece de dürüst. Daha göreve başlar başlamaz New York Daily Times gazetesine verdiği röportaj Valinin ne kadar dürüst olduğunu gözler önüne seriyor: “Zamanında yasak bir ilişkim oldu. Eşim Michelle’in dışında 3 yıl süren bir birliktelik yaşadım. Eşim, bu ilişkiden haberdardı. Çünkü, eşimle açık bir evlilik anlaşması yapmıştık. Michelle de istediği erkekle sevişiyor. İlişkim 1999 yılında başladı ve 2001 yılına kadar devam etti. Peki niye böyle bir açıklama yapma gereği duydum? Çünkü ben böyleyim. İnfaz edecekseniz şimdi edin, yoksa sonsuza kadar susun. Tüm gizli kalmış olayları anlattım. Medyanın hayatımı didik didik edip skandal aramasına gerek yok.”

Yeni Vali gerçekten son derece dürüst çıktı. Sadece kendisiyle değil karısıyla ilgili bütün bilgileri de vermiş durumda. Önceki Valiye hiç benzemiyor. Açıkça her şeyi söylüyor. Yeni Valinin namus anlayışı konusundaki sözleriyle yazıyı noktalayalım: “Bir dönem senatörlük de yaptım. Ama devlet ve kampanya için ayrılan paraları asla kendi hesabıma kullanmadım. O paralarla ne sevgilerime hediye aldım ne de kendi ihtiyaçlarımı karşıladım. Namusumla çapkınlık yaptım!”


Füze kalkanında anlaşma yok

Gates, Rice ve Lavrov
Gates, Rice ve Lavrov

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Rusya Savunma Bakanı Anatoliy Serdyukov’un Rusya ile ABD arasındaki füze kalkanı sorununu sona erdirmek için yaptıkları dörtlü görüşmeden de yine bir sonuç çıkmadı.

Görüşmelerin ardından bir açıklama yapan Lavrov, ABD’nin, füze kalkanının Rusya’ya yönelik olmadığını kanıtlamak için oldukça önemli öneriler getirdiğini ancak füze kalkanının Rusya için hâlâ bir risk olduğu inancını koruduğunu açıkladı. Rice ise iki ülkenin silah indiriminin de içinde bulunacağı konuları kapsayacak “stratejik çerçeve belgesi” oluşturulması için anlaştıklarını açıklarken ,füze kalkanı konusundaki görüş farklılıklarını gideremediklerini teyit etti.

Rus basınına göre ise bu görüşmeler sırasında füze kalkanının Türkiye’de kurulması önerisi bir kez daha gündeme gelmiş. Basına göre geçtiğimiz ay Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakanı Robert Gates Türk yetkililerle bir radar üssü kurulması konusunda görüşmeler yapmış. ABD’nin bu radar üssü için yapmayı düşündüğü yatırım ise tam 1 milyar dolar düzeyindeymiş.

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili John Rood ise bu iddiaları yalanlayarak Polonya ve Çek Cumhuriyeti dışında bir ülkeye füze kalkanı yerleştirmeyi düşünmediklerini daha önce açıklamıştı. Soğuk Savaş yılları sırasında ülkemizdeki ABD üslerinin bizi nükleer hedef durumuna soktuğu düşünüldüğünde füze kalkanının ülkemize yerleştirilmesinin Türkiye’nin ulusal çıkarları için son derece büyük bir tehdit olacağı aşikar.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe