24.03.2008/Sayı:179
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Tarih
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak İnan Kahramanoğlu

AKP neden güçleniyor
ve nasıl engellenir?

Kapatın Gitsin

AKP’yi kapatmak yeter mi?

AKP hakkında açılan kapatma davası iki cephede farklı tepkilere yol açtı. AKP cephesi ağız birliği etmişçesine kapatma davasının demokrasiye ve halk iradesine müdahale olduğu propagandasına girişmişken, AKP hakkında böyle bir kapatma davasını uzun zamandır bekleyen cephede ise belirgin bir sevinç yaşanmasına rağmen; “Şimdi ne olacak?” sorusu kafaları daha çok işgal ediyor.

Hatta kapatma davasının AKP’yi daha da güçlendireceği söyleniyor ve kimi zaman daha da ileri gidilerek, AKP’nin yeniden mağdur pozuna bürünüp daha çok destek toplamak için bu tür bir tezgâh kurduğu yolunda komplo teorileri bile üretilebiliyor?

Dolayısıyla AKP cephesinde topyekûn bir karşı saldırı başlamışken, AKP karşıtı ulusal cephede kafalar son derece karışık.

Burada ortaya çıkan temel sorun AKP’yi kapatmanın çözüm olup olmadığıdır.

Elbette bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Birincisi, AKP lâik Cumhuriyet’in varlığını ortadan kaldırmaya yönelik ciddi bir faaliyet içindedir ve Başsavcının iddianamesinde de yer aldığı biçimiyle elindeki iktidar gücüyle eğer engellenemezse çok yakın bir süreçte Cumhuriyet’i ortadan kaldıracak derecede yakın bir tehdit durumuna gelmiştir.

AKP’nin Şeriat planı bu haliyle anayasal düzenin ortadan kaldırılmasına dayanmaktadır ve dolayısıyla hukuk devletinin işlediği her durumda bu partinin kapatılmasından daha doğal bir şey yoktur. Dolayısıyla AKP mutlaka kapatılmalıdır ve ulusal güçler açısından bu konuda bir kafa karışıklığına gerek yoktur.

Zaten AKP cephesinde bu derece ciddi bir karşı koyuşun ortaya çıkması ve Başsavcıya hakarete varacak derecede küstahça davranışlar sergilenmesi de, AKP’nin olası bir kapatmadan zararlı çıkacağının bu cephede çok iyi biliniyor olmasındandır.

Şimdi bazı AKP’liler ve onların basındaki tetikçileri halkın karşısına geçip; “Bu sefer %70’le geliriz” diye tehdit savurmakta ve akıllarınca kapatma davasını pek de önemsemediklerini göstermeye çalışmaktadırlar. Taktik akıllıca ama inandırıcılıktan uzaktır.

Bu noktada bu zevata şunu sormak gerek: İyi de madem bu süreç AKP’yi güçlendirecek, o zaman bırakın da süreç işlesin ve olacağına varsın, ne diye ortalığı ayağa kaldırıyorsunuz. Yoksa siz AKP’nin daha da güçlenmesini istemiyor musunuz?

Buradan da görüleceği üzere AKP ve AKP tipi sağcı partilerin kapatılması zorunluluğu ve bunun faydaları konusunda bizim cephemizde bir tereddüde yer olmamalıdır.

Ancak bu tespitin hemen arkasından bir başka gerçeğe de dikkatle eğilmek zorundayız. Zira AKP’lilerin “Yüzde 70’le geliriz” korkutması bir başka gerçeğe de gözlerimizi açmamızı gerektirmektedir.

Sağ partiler askeri müdahaleler yüzünden mi güçleniyor?

22 Temmuz seçimlerine giden süreçte Genelkurmay’ın 27 Nisan tarihli bildirisi yine benzer tartışmalara yol açmıştı. Seçim sonuçları açıklandıktan sonra sandıktan AKP’nin yine tek başına ve üstelik oylarını daha da artırarak çıkması “Nerede yanlış yapıldı?” sorusunu beraberinde getirmişti.

Bu soruya AKP cephesinin yanıtı bilindikti. Askerin müdahalesine karşı halk tepkisini ortaya koymuş ve AKP’yi iktidara getirmişti.

Bu tespitle yetinmeyen bazı “Atatürkçülerimiz” ise daha da ileri gittiler. Öyle ki, Refah Partisi hakkında kapatma davasını açan dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş başta olmak üzere bir kesim, 28 Şubat’ın da aslında benzer bir sonuca yol açtığını söyleyip hemen arkasından 28 Şubat’ın da bir ABD komplosu olduğunu söyleyebildiler ve elbette bu tezlere en büyük destek Şeriatçı basından geldi.

Peki ama bu tespitler ne ölçüde gerçekçidir? Zira sorunun esasına inilemediği ve bu nedenle de sürekli hatalar yapıldığı ortadadır.

Her şeyden önce bu tür askeri müdahalelerin sağcı ve Şeriatçı partilerin tabanlarında bir toparlanma ve dayanışma arayışı yarattığını baştan söylemek gerek.

Ancak bu ülkede kimsenin de, Ordu sağ bir partiye karşı bir müdahalede bulundu diye gidip o partiye oy verdiğini iddia etmenin mantıkla izah edilebilir bir yönü yoktur.

Askeri müdahaleler bir siyasi hareketin güçlenmesine ve destek toplamasına yol açsaydı 12 Mart ve 12 Eylül’de büyük darbe yiyen ve mağdur olan sol partilerin de bu süreçten güçlenerek çıkması gerekliydi. Ancak tam tersi oldu.

Bugün solun içinde bulunduğu durumun en büyük sorumlusunun 12 Mart ve 12 Eylül olduğu konusunda kimsenin bir kuşkusu bulunmamaktadır.

Ama aynı durumun Şeriatçı-sağcı partiler için geçerli olmadığı da ortadadır.

27 Mayıs’ta büyük bir darbe yiyen, liderleri asılan ve kapatılan Demokrat Parti yapılan ilk seçimlerde bu kez Adalet Partisi ismi altında tekrar iktidarı almıştır.

28 Şubat müdahalesinde de Refah Partisi iktidardan indirilmiş ve pek çok üst düzey yetkilisi siyasi yasaklı konumuna düşmüş olmasına rağmen Refah’ın içinden çıkan AKP, oylarını da artırarak bu sefer tek başına iktidara gelmiştir.

Dolayısıyla askerin müdahalesi ya da mağduru oynamayla açıklanamayacak ölçüde yapısal bir sorun olduğu ortadadır.

Parlamenter sistemin gericiliği

Türkiye’de sağ partilerin her zaman güçlü bir tabanı oldu. Ve bu taban mevcut düzen içinde sürekli genişlemekte ve daha da radikalleşmektedir. AKP faşizmi DP iktidarının açtığı yoldan ilerleyerek gelmiştir.

Demokrat Parti ile başlayan ve AKP faşizmi ile devam eden çok partili sistem içinde sağcı hareket engellenemez bir biçimde siyasi hayata egemen olmuştur ve tek parti dönemi dışında birkaç küçük koalisyon ortaklığını saymazsak neredeyse altmış yıldır sol iktidar olamamaktadır. Ve mevcut toplumsal ve siyasal yapı içinde düşünüldüğünde yakın ve uzak vadede de ne yazık ki böyle bir ihtimal görülmemektedir.

O halde gerçeğe gözleri açmak ve Türkiye’nin temel sorununu doğru bir biçimde tespit etmek gerekmektedir.

Gerçek şudur ki; Türkiye’de kurulu mevcut parlamenter demokrasi kökü dışarıda bir siyasal sistem olarak bizzat emperyalist güçlerin ülke içindeki egemenliğini tesis etmek için kurulmuştur ve bu sistem kuruluşu itibariyle halkın oylarının işbirlikçi sağ partilere akması esasına dayanmaktadır.

Demek ki çok partili demokrasi diye yutturulan parlamenter sistem aslında halkın değil, ülke içindeki sağcı güçlerin ve onların Batılı emperyalist efendilerinin siyasal rejimidir.

Bu tür bir siyasal rejim içinde sahte bir halkçılık görüntüsü çizilse de halka yer yoktur. Ve halk istese de istemese de bu sistem içinde kalındıkça bu sistemin istediği partilere oy verecek, istemediği partilere de oy vermeyecektir.

Siyaset kurumu öyle bir biçimde kurgulanmıştır ki, toplumsal yapının geri ve feodal yapısı ile siyaset kurumu birbirlerini yeniden üreten ve destekleyen yapılar haline getirilmiştir.

Sağ partilerin tarikat, cemaat ve aşiret yapısının en büyük destekçisi ve koruyucusu olması boşuna değildir. Sağcıların demokrasi diye yutturmaya çalıştıkları şey de işte bu geri toplumsal ilişkiler sayesinde sandığa akan cahil bırakılmış, yoksullaştırılmış, aşiret ve tarikat kıskacında karar verme yetisinden bile uzaklaşmış milyonların oylarıdır.

Bu gerçeğe rağmen bu ülkenin sağcı politikacıları her fırsatta ortaya çıkıp halkın temsilcisi olduklarını söylemekte ve aldıkları oy desteğinin de demokrasi olarak kabul edilmesini istemektedirler.

Doğan Avcıoğlu daha 1960’lı yıllarda bu çok partili sistemin aslında çok partili bir faşizm olduğunu görmüş ve bu tarihsel aldatmacayı şu sözlerle ortaya koymuştu: “Türk halkının büyük çoğunluğu tutucu güçler koalisyonunun diktası altında yaşamaktadır. On milyonlarca köylü, ağanın, şeyhin, beyin, tefeci ve aracının diktasında perişandır. Genel oy, bu tutucu güçler koalisyonunun diktasına göre biçimlenmektedir. Sandıktan devamlı bu gerici güçler koalisyonu çıkmaktadır. Dikta altındaki milyonların oyu, kendi oyu değil, şeyhin, beyin, ağanın, tefeci, aracı ve kompradorun oyudur.”

Sömürge ekonomisinin yarattığı sadaka demokrasisi

O halde bu tür bir esaret sistemine demokrasi demenin imkanı yoktur ve dolayısıyla da bu sağ partilerin aldıkları oy oranına bakarak çıkan sonucu “Demokrasi bunu gerektiriyor” diye kabullenmek de büyük bir yanlış olacaktır.

AKP’nin bu ülkede bir demokratikleşme sürecine yol açmadığı ama bir sömürgeleştirme planının taşeronluğunu üstlendiği açıktır.

Ülkenin bütün milli kaynaklarının, yerli sanayinin, tarım ve hayvancılığın, bankacılığın, kısacası ülkeye ait her şeyin yabancı tekellerin denetimine sokulduğu ve sınıfsal eşitsizliğin her geçen gün derinleşip, yoksulluğun artık milyonlar için bir yaşam tarzı haline geldiği bir sömürge ekonomisi AKP’nin yarattığı Türkiye tablosudur.

Ve bu sömürge ekonomisi içinde halkın iradesine sadaka ekonomisi aracılığıyla ipotek konmaktadır.

Bugün AKP, ülkede sonradan görme ama görülmemiş bir lüks içinde yaşayan bir yobaz zenginler sınıfı yaratmıştır. Son model jiplere binip lüks villalarda yaşayan, trilyonlarla ifade eden servetlere sahip bir İslamcı elit ile şehrin varoşlarında gecekonduya hapsedilen, şeyhlerin ve mollaların kölesi haline getirilmiş, türbanla esaret altına alınmış ve bir ton kömür, iki kilo mercimekle hayatını idame ettirmeye zorlanan milyonlar AKP çatısı altında bir araya toplanabilmiştir.

Ancak bu sınıfsal ayrım içinde eşitsizlik her geçen gün daha da artmaktadır.

Kamusal her türlü hakkı yok eden, eğitimden sağlığa her alanda halkçı devleti ortadan kaldıran AKP, erzak ve kömür dağıtarak, yarattığı bu toplumsal yıkımı bile kendi lehine çevirmektedir. Parlamenter sistem içinde halkın iktisadi tutsaklığı ilk kez bu dönemde açıkça bir oy satın almaya dönüşmüş durumdadır.

Bütün bu göstergeler sömürge ekonomisinin yarattığı acı manzaradır. Bu manzarayla beslenen siyasal sisteme de olsa olsa sadaka demokrasisi denir. Ve hiç kimse bize bu tür bir sadaka demokrasisini “halk iradesi, milli irade” diye yutturamaz!

Faşizmin halk tabanı

Parlamenter sistem içinde gerçek anlamda bir halk iradesinden söz etmek mümkün değildir ancak sağcılığın her zaman geniş bir halk desteğini toplamayı başardığının da altını çizmek gerekir.

Yalnızca klasik sağ partiler değil, çoğu zaman koyu bir dikta rejimi kurmaya yönelen faşist partiler bile arkalarında her zaman büyük bir halk desteği alabilmişlerdir.

Batıcı siyasal mekanizmanın ve onun ana dayanaklardan birisi olan kapitalist piyasa ilişkilerinin yerleştiği toplumlarda mevcut sistemin yeniden üretimi için bu sahte siyasal mekanizma halkın gerçek temsilcilerini değil, sistemin devamına hizmet eden siyasi yapıları iktidara taşır.

Sistem sağcı partilerle işleyecekse sağ partiler sandıktan çıkarılır. Ama belirli dönemlerde emperyalist merkezlerin ve oligarşinin ülke içi ya da bölgesel planlarını hayata geçirmek için daha sert uygulama ve müdahalelere ihtiyaç doğar.

Faşist rejimler tam da bu sürecin bir ürünü olarak sistem tarafından ortaya çıkarılır ve desteklenir.

Bugün AKP iktidarı hem ABD’nin bölgesel işgal planlarının hem de ülke içi sömürgeleştirme ve yıkım projelerinin en acil biçimde gerçekleşmesi için ABD tarafından kurulmuş ve iktidara kadar taşınmıştır.

Bu işleyişin ulus devleti ve milli yapıyı yıkan uygulamalarına karşı oluşacak bir tepkiyi göğüslemesi için de parlamenter sistem içinde medya desteği ile sahte bir kamuoyu desteği yaratılıp iktidarın her türlü uygulaması parlatılırken, dış borçlar yoluyla da ekonomide sahte bir iyileşme sağlanarak geniş bir halk desteği yaratılır.

İktidara karşı çıkan güçlere de kriz tehdidi gösterilerek mevcut iktidara katlanmak tavsiye edilir. Böylelikle toplumun en muhalif kesimleri çeşitli ikna yöntemleriyle faşist iktidarı desteklemek ya da en azından ona göz yummak zorunda bırakılırlar.

Bugün Ordu başta olmak üzere AKP’yi istemeyen pek çok kesim “yapacak bir şey yok” düşüncesiyle sessizce köşelerine çekilmiş durumdadır.

Bu imalât destek öne sürülerek ülkenin varı-yoğu “babalar gibi” satılırken, dışarıda da ABD’nin tüm istekleri eksiksiz biçimde karşılanmaktadır.

Bu politikalara direnen kesimler içinse faşizan sindirme yöntemleri devreye sokulmakta, iktidar erkinin tüm olanakları kullanılarak toplum üzerinde dozu sürekli artan bir baskı rejimi kurulmaktadır.

Bu sistemin adı dünyanın her yerinde faşizmdir ama Tayyip’ler bunu demokrasi diye yutturma gayretindedirler.

O halde sadece halk çoğunluğu arkasında diye bir partinin ya da sistemin demokrasi adına kabul edilmesi mümkün değildir.

Hitler bilindiği üzere Almanya’da seçimle işbaşına gelmiştir. Mussoli’ninin Faşist Partisi de yine seçimlerde büyük bir oy desteği alarak iktidara gelmiştir. Ancak oyla gelenleri oyla göndermek mümkün olmamıştır.

Faşist rejimlerin iktidarı ele geçirdikten sonra ilk yaptıkları şey hukuku ortadan kaldırmak olmuştur. Hukukun ortadan kaldırıldığı noktada bütün muhalefet rahatlıkla yok edilmiş ve siyasal mekanizmada tek güç olarak faşist hareket kalmıştır. Örneğin 12 Eylül faşizminin Anayasası referanduma sunulduğunda % 93 oyla kabul edilmiştir. Çünkü buna karşı çıkacak tek bir kuvvet bırakılmamıştır. Bu da göstermektedir ki faşist rejimlerde seçimli sistem sadece faşistlerin daha çok halk desteği aldıklarını göstermeye ve onların meşruluğunu artırmaya yarar.

Faşist uygulamalar arttıkça faşist parti iktidar erkini kullanarak devleti ve toplumu yeniden biçimlendirir.

Faşizm kurumsallaşıp kök saldıkça arkasındaki toplum desteğinin de arttığını göstermek durumundadır. Bu noktada sandıklı demokrasi en iyi göz boyama aracı olarak ortaya çıkar. Sandıktan her seferinde oyunu daha da artırarak çıkan faşist hareket muhaliflere dönüp; “Bakın halk arkamda” der. Muhalif kesimler de bu gerçeği kabul edip; “Halk bunları istiyor” diyerek aradan çekilirler. Böylelikle faşist dikta egemenliğini daha da pekiştirir.

Bugün AKP’nin yaptığı tam da budur.

Solun tabansızlığı

Türkiye’de açıkça faşizme evrilen sağcı geleneğin arkasındaki halk desteği her geçen gün daha da artarken bunun karşısında yer alması gereken solcu güçlerinse oyu her geçen gün erimektedir. Ve asıl korkutucu olan ve masaya yatırılması gereken de budur.

Bugün solun temel problemi lider yokluğuyla, siyasi partiler yasasındaki eksikliklerle ya da parti içi demokrasinin olmamasıyla açıklanmaya çalışılmaktadır.

Oysa Türkiye’de solun en önemli problemi tabansızlıktır.

Sağcılık başından itibaren kendisine dayanak olacak bir taban yaratırken sol, Atatürk’ün ölümünden beridir mevcut tabanını da yok ederek iktidara alternatif olma şansını sıfırlamıştır.

Bugün AKP kapatılma tehlikesiyle karşı karşıyadır ama AKP’ye karşı olan kesimler bir türlü rahatlayamamaktadırlar. Çünkü AKP kapatılsa bile onun toplumdaki alternatifi sol bir parti değildir.

Farz edelim ki AKP kapatıldı, yerine kim gelecektir? Ya yeni bir parti kurulup yola devam edilecektir ya da AKP içinden çıkacak yeni bir oluşum iktidarı ele alacaktır.

Bu noktada ülkenin ana muhalefet partisi rolündeki CHP, AKP’nin alternatifi olarak öne çıkamamaktadır. Çünkü son yirmi yıllık oy oranları dikkate alındığında CHP sürekli olarak oy kaybeden bir parti durumundadır ve mevcut gidişat içinde bu erime kaçınılmaz olarak devam edecektir.

Bir kesim içinse AKP’ye yönelik bir Ordu müdahalesi beklentisi hâlâ devam etmektedir. Ancak 28 Şubat tecrübesi sağcı ve Şeriatçı yükselişin bir askeri müdahale ile engellenemeyeceğini göstermiştir.

Diyelim ki bir askeri müdahale oldu. Ordu ne yapacaktır?

27 Mayıs örneği bu açıdan öğreticidir. İktidara el koyan Milli Birlik Komitesi DP’yi kapatmış ve Menderes’ten aldığı koltuğu İnönü’ye devretmiştir ama İnönü’nün CHP’si tabanı erimiş, toplumsal desteği zayıflamış bir siyasal harekettir.

DP ise tam tersi toplumda geniş bir halk desteğini arkasına almıştır. Sonuçta beş yıl sonra bile olsa seçimlere gidildiğinde sandıktan CHP değil DP’nin devamcısı Adalet Partisi çıkmıştır.

Bugün de farklı bir durum yoktur. Bugün iktidarı bir şekilde alıp CHP’ye verin, beş yıl sonra sandığı koyduğunuzda CHP’nin daha da zayıfladığını, onun karşısındaki sağ partilerin ise daha da güçlendiğini göreceksiniz.

Bu, Türkiye’nin altmış yıllık çok partili parlamenter demokrasisinin değişmeyen denklemidir.

Devrimci müdahale

Peki ama ne yapılmalıdır?

İşte bu noktada işin esasına gelmek gerekmektedir. Türkiye’nin temel sorunu ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal yapısının bütünüyle uydulaştırılmış olmasıdır.

Her şeyden önce bu gerçeği görmek ve buna uygun bir çözüm geliştirmek gerekmektedir. Ama Türkiye’nin ulusal güçleri ne böyle bir tespit yapabilmekte -doğal olarak- ne de bu gerçeği değiştirebilecek bir rota çizebilmektedirler.

Bugün AKP’ye karşı mücadele eden ya da en azından AKP karşısında tutunacak bir dal arayan herkes tam bir şaşkınlık içindedir.

Kimileri Baykal giderse CHP’nin toparlanacağını ve AKP karşısında bir güç konumuna gelebileceğini ümit etmektedir. Oysa gerçek sorun karşısında Baykal çok küçük bir sorundur.

Burada basit bir aritmetik mantık geliştirelim. Bugün AKP 16 milyonun üzerinde oyla neredeyse toplumun yarısının desteğini almaktadır.

Buna bir de 5 yıl sonra yapılacak genel seçimlerde eklenecek yeni seçmeni ekleyelim ve nasıl bir tablo çıkacağını kestirmeye çalışalım. Bu seçmen AKP’nin Kuran kurslarından ve imam hatip okullarından mezun olan geniş bir kesimi içinde barındırmaktadır. Ülkenin bütün Milli Eğitim sistemi dincileştirilmiştir ve yeni kuşaklar AKP’nin dinci referansları doğrultusunda eğitilmektedir.

Daha da önemlisi yeni eklenecek genç seçmenin çoğunun ailesi ve yakın çevresi AKP yandaşıdır ve bu kuşak aileden dini bir eğitim alarak yetişmektedir.

Böylesi bir tabloya bir de ilkokuldan üniversiteye kadar başına türban geçirilen genç kızları ekleyin ve bir sonraki seçimlerde bu oyların kime akacağını kestirmeye çalışın.

Bu tablo içinde bir sonraki seçimlerde solun bırakın iktidara gelmesini, oy almasını bile beklemek saflık olur.

Tayyip’in kendi destekçilerine üreme çağrısı yapması boşuna değildir. Çünkü Tayyip bilmektedir ki, doğacak her çocuk, oy kullanacak yaşa geldiğinde kendisinin doğal tabanını oluşturacaktır. Tayyip “Üç çocuk doğurun” derken buradan solun payına üçün birinin bile düşmeyeceğini çok iyi bilmektedir ama bizim kimi saf Atatürkçülerimiz hâlâ sandıktan CHP çıkar, o da olmazsa bir ihtimal Tuncay Özkan’ın kuracağı parti çıkar zannetmektedir. Ama gerçekler ne yazık ki acıdır. Sonuç ortadadır.

Peki çözüm nedir?

İşte bu noktada unutulanı yapmak ve Atatürk’ten öğrenmek gerekmektedir.

Atatürk Cumhuriyet’i kurarken esas sorunun Osmanlı’nın uydu toplumsal ve siyasal yapısı olduğunu görmüş ve bu uydu yapıyı yıkarak yerine yepyeni bir toplumsal yapı kurmaya girişmiştir.

Bunun içinse mevcut sistemin toptan yıkılması gerekmektedir. Zira düzen içinde kalarak bu düzeni değiştirmenin imkanı yoktur. Dolayısıyla temel mesele devrimci bir düzen değişikliği yoluyla düzenin yıkılmasıdır. Bu ise ancak bir devrim programı ile mümkündür.

Atatürk de eğitimden kültüre, ekonomiden siyasete her alanda devrimci bir program dahilinde yeni bir düzen kurmuştur.

Atatürk’ün çözümünü bugüne uygulamaya geçersek...

Bugün AKP İslamcı ideolojiyi kendisine bayrak edinmiş bir partidir. O halde AKP’yi ancak onun karşıtı bir Atatürkçü ideoloji partisi ile yıkabilirsiniz.

AKP mevcut sistemin ürünü olan ve o sistemi ayakta tutarak yaşayan bir partidir. O halde AKP’yi mevcut sistemle bağı olmayan ve o sistemi yok etmeyi hedefleyen bir parti ile yıkabilirsiniz.

AKP kitlesel ve militan bir tabana dayanan bir partidir. O halde AKP’yi ancak kitlesel ve militan bir tabanı olan bir parti ile yıkabilirsiniz.

AKP Batıcı/Amerikancı bir partidir ve bu güçlerin desteği ile ayakta durmaktadır. O halde AKP’yi Batı karşıtı/antiemperyalist bir parti ile yıkabilirsiniz.

AKP tüm sağı tek çatı altında toplamış bir sağ partidir. O halde AKP’yi tüm solu tek çatı altında toplayacak bir sol parti ile yıkabilirsiniz.

AKP karşı devrimci bir partidir. O halde AKP’yi ancak devrimci bir parti ile yıkabilirsiniz. İşte bu parti kurulduğu gün solun altmış yıllık makûs talihi son bulacak ve AKP’nin yıkılış süreci başlayacaktır.

Kapatma davası önemlidir ama asıl önemlisi bu devrimci partinin kurulması ve AKP’nin karşısına çıkarılmasıdır.

Bugünün en acil görevi budur.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe