Sabahın
bir sahibi var...
Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler, acılar
Sararlar bir gün, sararlar
Ruhi Su
Neler oluyor?
Cuma günü TÜRKSOLU’nun baskıya girdiği gün. Ama son haftalarda her Cuma sabahı internete düşen “flaş” gelişmeler nedeni ile bazı erken yorumlar yapmak zorunda kalıyoruz.
21 Mart sabahı internetteki haber sitelerinin duyurduğu habere göre Cumhuriyet gazetesi sahibi yazar İlhan Selçuk gece 04.00 sularında evine düzenlenen bir polis baskını ile gözaltına alındı.
Suçlama konusu malum: Ergenekon!
Aynı anda İşçi Partisi ve bu partiye bağlı Aydınlık dergisi ile Ulusal Kanal adlı televizyon kanalına da baskın düzenlenmiş ve başta Doğu Perinçek olmak üzere bu kurumların sorumluları gözaltına alınmış.
Ve gözaltına alınan isimlerden birisi daha oldukça şaşırtıcı: İstanbul Üniversitesi’nin eski rektörlerinden Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu...
Çeşitli basın kuruluşlarının temsilcileri ve gazeteciler açıklamalar yapıyorlar. Genel tepki hep aynı: Şok olduk!
Ama eminim gözaltına alınan isimler hiç şok olmamışlardır, böyle bir gelişmeyi zaten bekliyorlardır...
Peki ortada şaşıracak bir durum var mı?
Ya da neler oluyor?
Kürt-İslamcı çete
Olayların başlangıç noktası olarak AKP’ye yönelik kapatma davasını ele alabiliriz. Ancak bu, süreci yeterince okuyamamak olur.
Çok daha gerilere gitmek gerekir, Danıştay Baskını’na.
Ama aynı zamanda çok çok daha derinlere gitmek gerekir: Şeyh Said ve arkadaşı Said-i Kürdi’ye...
AKP Türkiye’ye Kürt-İslamcı bir devlet modelini kurmak için ABD’nin kullandığı bir partidir. Bu parti bu amaçla doğrudan doğruya ABD tarafından kurulmuştur. Amaç Kürt-İslam devletidir, bunun yolu ise Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmaktır.
Bu hedef doğrultusunda AKP sadece basit bir araçtır, kullanıldığı yere kadar kullanılacaktır.
Ancak bunun ötesinde Tayyip Erdoğan aracın da aracıdır, küçücük bir piyondur. Tayyip’in misyonu Kürt-İslam’ın yolunu açmaktır.
Ama Kürt-İslam’ın gerçek liderinin Tayyip olduğu sanılmasın. Tayyip’in de ötesinde etkin kişilerden oluşan bir Kürt-İslam Konseyi işbaşındadır.
Tıpkı ABD’de devlet başkanlarının piyon olması ama Amerikan devletini yöneten çelik çekirdeğin hiç değişmemesi gibi Türkiye’de de benzeri bir yapı kurulmuştur.
Bu Kürt-İslamcı çete yapılanması Türkiye’yi bir bataklığa doğru sürüklemektedir. Bu bataklık Kürt-İslam bataklığıdır.
Bu sürükleme süreci, yani Atatürk Cumhuriyeti’nin teslim alınması süreci ise bir komplolar, tertipler, provokasyonlar süreci olarak işlemektedir.
Bu sürecin başında gözüken güç Tayyip ve AKP’dir. Ancak Tayyip’i güden güçler açısından Tayyip’in de AKP’nin de hiç bir önemi yoktur.
Zaten böylesi bir tertipler dönemi açık bir hesaplaşma dönemidir. Bu hesaplaşmada Kürt-İslamcı güçler Tayyip eliyle birilerinin defterini dürerlerken, aynı şekilde birilerinin de Tayyip’in defterini düreceğini hesaplamakta ve onu gözden çıkarmaktadır.
Böylesi bir dönemin başlangıcının Danıştay Baskını olduğunu tespit etmeliyiz. Danıştay Baskını bir milattır. O noktadan sonra kontrol tümüyle bu Kürt-İslamcı ekibin eline geçmiştir.

4 Şubat 2008 tarihli TÜRKSOLU’nun bir komplo teorisi başlıklı yazısında Ergenekon’un ne şekilde gelişeceğinin ipuçları
verilmişti. O yazıda İlhan Selçuk’un gözaltına alınacağı belirtiliyordu.Ancak Ergenekon’un hedefi elbette sivil unsurlar değil. Sivil güçler burada ilk hedeftir. Asıl hedef ise Ordu’dur. Bundan
sonrasında operasyonun üst düzey Ordu komutanlarına yöneleceğini beklemek yanlış olmaz. Nitekim Hrant Dink davasında
jandarma erlerinin kendi üstlerini suçlayan ifadeleri önemli bir gelişmedir.
Ama çok daha önemlisi Nokta dergisinin geçtiğimiz ay yapılan davasına derginin eski
Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün getirdiği üç bavul günlüktü!
AKP Ordu’ya doğru yönelmiş durumdadır...

Bu baskından hemen sonra,
Türkiye’nin tek gündeminin Kürt-İslam faşizmiyle mücadele olduğunu tespit ettik ve tüm ulusal güçlere de
bir Ulusal Seferberlik Çağrısı yaptık.
Ancak bizim önerilerimizin ruhu pek anlaşılmadı ve AKP’nin kurmaya çalıştığı faşist rejim bir türlü kavranamadı.
Bu nedenle de mücadele anti-faşist bir hareket şeklinde değil, bayrak sallama merasimleri şeklinde örgütlendi.
Böylesi bir örgütlenmenin sonunun
hüsran olacağı belliydi.
|
|
Anti-faşist mücadelenin kavranamaması
Bu ekibin yönlendirdiği süreç ise çok bilinmeyenli bir mücadele süreci açmıştır. Ancak bu mücadele sürecinin ciddi bir manipülasyon yaşadığını da tespit etmemiz gerekir.
Bu baskından hemen sonra, Türkiye’nin tek gündeminin Kürt-İslam faşizmiyle mücadele olduğunu tespit ettik ve tüm ulusal güçlere de bir Ulusal Seferberlik Çağrısı yaptık.
Ancak bizim önerilerimizin ruhu pek anlaşılmadı ve AKP’nin kurmaya çalıştığı faşist rejim bir türlü kavranamadı. Bu nedenle de mücadele anti-faşist bir hareket şeklinde değil, bayrak sallama merasimleri şeklinde örgütlendi.
Böylesi bir örgütlenmenin sonunun hüsran olacağı belliydi. Çünkü ortada AKP’ye karşı ulusal muhalefeti toparlayacak bir parti yapılanması yoktu.
Böylesi bir ortamda toplumsal muhaylefetin güçlenmesi AKP’yi zora soktu. Dört bir yandan saldırıya uğrayan ve gebe kalan AKP’nin erken doğuma gideceği ortadaydı. Ve erken doğum bir seçimle yapıldı.
22 Temmuz’dan sonra AKP’nin kendisini gebe bırakanlardan intikam alacağı açıktı. 22 Temmuz’a kadar adı konmayan operasyonun adı kondu: Ergenekon. Ve bu operasyonla birlikte toplumda AKP’ye muhalif ne kadar isim ve kesim varsa içeri alınmaya başlandı.
12 Mart’ları 12 Eylül’leri yaşamış Türkiye için tanıdık bir döneme girdik. Tüm devleti eline geçirmiş faşist iktidar, tüm olanaklarını kullanarak tüm muhalefeti çete suçlaması ile içeri tıkmaktadır.
AKP kendi sonunu hazırlıyor
Ama bu yolun sonu en başta AKP açısından hayırlı değildir...
22 Temmuz’a giden süreç içerisinde bu süreçten AKP’nin kazanarak çıkacağını görmüş ve muhalefeti bu konuda uyarmıştık.
Ama şimdi devran tam tersine dönmüştür. AKP’nin en güçlü gibi gözüktüğü an, aslında en zayıf düştüğü andır.
AKP bir yandan muhalefeti susturmaktadır ama muhalefeti susturmak bir iktidar için yapılacak en yanlış şeydir. Muhalefet ortadan kaldırılmışsa, siyasal süreç zaten tıkanmış demektir.
AKP, kendisine açılan davayı millet iradesine saldırı olarak görmektedir ve kapatma davasını siyasete müdahale olarak eleştirmektedir. Ama aynı AKP, yargıyı kullanarak kendisi muhalefeti siyaset dışına itmektedir.
Bu çelişki en fazla AKP’ye zarar verecektir. Muhalefetin susturulması, siyasetin ve hukuki mücadelenin zemininin kalmaması demektir. Bu zeminin yok edilmesi en fazla zararı muhalefete değil iktidara verir.
Sandıkta belki hep kazanacak iktidar partisi, muhalifleri yok ettiği zaman aslında sandığı yok eder. Böylelikle kendi kazanacağı zemini de ayağının altından çekip atar.
Böylesi bir süreç sadece darbeler dönemini açar. AKP eğer kendisine bağlı bir darbe tazgahlıyorsa uyaralım darbe yapmak ve tezgahlamak suçtur, hem de adamı ipe götürecek bir suç!
Yok AKP’yi ve Tayyip’i birileri buraya doğru sürüklüyorlarsa yine onları uyaralım, size karşı bir darbeyi tetiklersiniz. Darbe yine suçtur ama darbeciler kendilerini suçsuz kılacak Anayasa değişikliğini pekâlâ yapabilirler -tıpkı sizin şimdi yaptığınız gibi!- ve suçlu yine siz olursunuz.
Hele hele hakkında kapatma davası açılmış bir siyasi partinin hukuku bu ölçüde çiğnemesi, kapatma davasına cevap olarak muhalefeti kapatma yoluna başvurması ayrı bir çılgınlıktır. AKP sadece kendi suç dosyasını kabartmaktadır.
Makul yol AKP’nin bu davaya müdahale etmemesi, saptırmalara gitmemesi ve Yüce Mahkeme’nin huzuruna çıkarak aklanmaya çalışmasıdır. AKP böylesi bir uzun ince yolu seçerse bu sürecin kazananı olabilir. Ama bu yolu tıkarsa kendi sonunu bu defa gerçekten hazırlamış olacaktır.
O zaman tam da 27 Mayıs öncesine dönülür...
İnönü, Meclis’te kürsüye çıkıp da “Sizi tarih sahnesinden ibretle izliyorum. Suçluların telaşı içindesiniz. Uyarıyorum, sizi ben bile kurtaramam” dediğinde o zamanın efendisi dinlememişti.
Sonu hüsran oldu...
Şimdi AKP de aynı noktada durmaktadır.
Bu noktadan sonra artık AKP açısından da Tayyip açısından da uzun ince yolun sonu görünmüştür.
Bugüne kadar AKP’nin günüydü.
Ama AKP tüm Türkiye’yi bir “gece”ye mahkum edip bunu Aydınlık Türkiye olarak göstermeye çalışmaktadır.
Uyaralım, gece bitmek üzeredir.
Ve sabahın bir sahibi var.

|