24.03.2008/Sayı:179
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Tarih
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Şükrü Aykutlu

Türban üzerine (2)
Karanlığa hapsedilen ‘iffet’..

Kum fırtınasının çölün derinliklerinden gelen uğultusu çadırların arasında bir yılan kıvraklığıyla dolaşmakta; gelecek yeni bir fırtınanın ön habercisi hafif rüzgar, yerini giderek hızlanan ve serseri birer sarhoş gibi salınarak dolanan ince belli kum hortumlarına bırakmaktaydı.

Abdullah, hızlı adımlarla, havalanmış kum tabakalarının arasında hayal meyal görünen çadırına doğru ilerlerken, az önce çıktığı kalın urganlı, eğreti direkli çadırda bıraktığı esmer kadının boynundaki parlak taşlı kolyeye mi, yoksa kadının boyuna posuna mı sürüklendiğini sorguluyordu kendi kendine..

“Ne fark eder?” dedi içinden. “Öncekilerden iyi idi gene de..”

Rüzgarın, çölün kızgın kumlarını artık azgın birer sinek hızıyla suratına fırlatmakta olduğu kabarmış fırtınanın arasında, kendini çadırın kalın karanlığının içine attığında, karısının kimbilir kaçıncı kez hep aynı tonlamayla yönelttiği soruyu bekliyordu:

“Gene mi o kadınlarlaydın? Bu kez hangisi?..”

Soruyu Abdullah’ın hep bu en gevşemiş anlarında sorabiliyor; onun sert hamlelerinden kendisini kurtaran vahim duruma; diğer kadınların kendinden önce maruz kalıp, bu esmer çöl bedevisinin kızgın enerjisini tüketmiş olmalarına borçlu olduğunu biliyordu. Gene esir pazarlarında başıboş dolaşırken sahipsiz ve savunmasız gördüğü, ya da kapılanacak bir çadır sahibi arayan kimbilir hangi aşiftenin orasını burasını sergilemesine kapılıp tahılın parasını bir günah çadırına döken; sorusuna bir cevap dahi vermeden çadırdaki keçi kılından döşeğe kendini savuracak denli kayıtsız bu adamın diğerlerinden farkı neydi ki?..

Abdullah son kalan enerjisi ile kafasına örttüğü bandanasını sinirle çekip atarken, bandananın altında omuzlarına dek uzanan terli örtüye yapışmış kum tanecikleri de çadırın içine dağılıyordu. Kapkara baş örtüsünü döşeğin kenarına koyduğu gibi, uykuya dalıverdi.

…..

Kızgın güneş, kavurucu sıcak, hangi saat kopup geleceği belirsiz kum fırtınaları, bu çöl insanlarının baştan aşağı kara, baştan aşağı örtüye dayanan kıyafetlerinin de tek tasarımcısıydı. En başta da erkeklerin. Bu fütursuz bedevi hayvansılar, esir pazarlarında, kervan yollarında eskaza gördükleri savunmasız bir kadın gerdanı ya da boyuna asılı bir ziynetin parlaklığına kapılır; hayvansı içgüdüleri küfür, aşağılama ve hırıltılarla karışık, yerini yüzyılların kendilerine teslim ettiği güç gösterilerine bırakırdı.

Beşyüz yıl kadar önce Kudüs’te çevresine nasihatlar vermeye soyunup, tahtadan çakılmış bir çarmıhta bunun hesabını veren, Nasıra ahalisinden o asi Musevinin nasihatları bu çöl çadırlarında çoktan unutulmaya yüz tutmuş; ihanet, esaret, kölelik, kaba gücün zulmü, had safhaya vurmuştu.

Köle, dayak ve tecavüz peşinde erkekler.. Çadırlara hapsolmuş iffetliler... Ziynet ve işvelerini teşhirle yeni ziynetler peşinde koşan zavallı iffetsizler..

Tepede kızgın güneş... Kavurucu çöl rüzgarı... Saçlar arasından ayıklanamayacak yapışkanlıkta kum tanecikleri.

…ve çöl insanları. Başlarında tek koruganlarının altında. Erkeği, kadını ile..

Henüz ortada ne Allah, ne Kitap, ne Muhammed.. Henüz ortada ne Mesaj, ne “akıl!...”

Fırtına yaklaşmaktaydı.

***

Tarih yazıcıların, Nasıralı asi Musevinin üzerinden 627 sene kaydettikleri günler..

Medine’ye büyük göçün üzerinden beş yıl kadar geçmiş; esarete, zulme, yoksulluğa ve insana köleliğe karşı duranlarla çölün sahipleri arasındaki güç savaşı bitmemişti. Yine bir sefer sonrası dönüş yolunda, hayat yoldaşı Aişe’ye en yakınlarından yöneltilen ağır iftiralar beynini kemirirken, zayıflıklarından bir türlü kurtulamayan bu çöl bedevilerinin tehditkar gözlerinin, tecavüzkar bakışlarının, müfteri tavırlarının kendine ve kendinden olana dahi yöneltilebiliyor olmasının sıkıntısı yüreğini daha bir yakıyordu.

İnsana ve kadına eziyetin üzerine günlerce düşünecek; en az yoksul sırtından sağlanan zenginlikler, haksızlıklar, yozluklar, riyakarlıklar ve insan üretimi maddelere tapınacak denli aşağılanmalar kadar, kafasını kurcalamaya devam edecekti bu durum. Artık son zamanlarda iyice sıklaşan, kendi kendine kalıp yakın çevresi ve bütün bir toplumu üzerine ilham bulmaya dönük içsel seyahatlerinden birinin sonunda, gene kan ter içinde, beynine yüklenmiş ağırlığın altında ezilircesine ağzından o sözler dökülecekti:

“…Erkeklere söyle, bakışlarını indirsinler, iffetlerini korusunlar…/…Kadınlara söyle, bakışlarını indirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, açıkta olan yerleri dışında, göstermesinler ve başlarındaki örtüyü süsleri üzerine salsınlar…”

Hanidir beklediği, içine doğan bu sözler; onca sıkıntının, onca kaygı ve düşünmenin ve o büyük düşünsel irtibatın ona vereceği çözüm yolu idi. Aynı zamanda da çevresine aktaracağı mesaj...

Saldırganlığın, insanın hayvansılaşmasının, köleci tutkuların yaşandığı bu çölde; koruma altındaki zavallı kadınlara verilebilecek tek direniş mesajı artık dilden dile dolaşıyordu: İffetinizi koruyun! Üstünüzde başınızda ne varsa, onunla koruyun... Vermeyin... Sunmayın... Pazarlamayın... Sömürüye meta olmayın!

Yeni çağlara, modern zamanlara henüz daha 14 asır vardı. Zamanlar değişecek; coğrafyalar, koşullar, silahlar, direnişler farklılaşacaktı.

Değişmeyecek o iki şeyi izleyecekti insanoğlu gelecek yüzyıllar boyunca: Akıl ve o evrensel emir:

Sömürmeyin!... Sömürtmeyin!...

***

Modern zamanlar...

Finans kapitalin vampir bankalarının süslü zehiri faizi değil; yoksulu borçlandırarak alınterinin artıdeğerini emmeyi yasaklayan... İnsanın insana emretmesi, zulmetmesi, kendine kul etmesi yerleşik fikrini akıllardan silen süpüren... Ziynetlere, süslere, zenginliklere prim verilmemesi düsturunu gözü dönmüş çöl hayvansılarının yüreklerine koymaya çalışan... İnsanın bireyselliğinin, cinselliğinin, emeğinin, öz varlığının pazarlanmaması ilkesini tüm zamanlara evrensel bir mesaj olarak ileten... Her çözümünü, her düşüncesini ve yozluktan arındırma ilkelerini; uzun ve ağır düşünsel seansların içinden, sahip olduğu o tek zenginliğin, “aklın” içine düşen ilhamdan alan;

O’ndan 1400 yıl sonraları...

…..

Farklı bir coğrafyada, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanmış topraklarda, yepyeni bir ilerlemecinin aynı yöndeki uygulamalarını izliyordu bu kez dünya. Sömüren ve toplumun iffetine göz dikenleri o topraklardan silecek, kul hakkını kula teslim edecek, umutsuza umut verecekti... 14 asır öncesinde aklın kaleme aldırdığı evrensel mesajları kendi diline ilk çevirten de bu büyük ilerlemeci olacaktı. Çağlar değişse de, devrimin ve devrimcinin aklı hep aynı şeye takılacaktı: Sömürtmemek!

…ve bunun için önce aklı aydınlatmak, direnişin ruhunu akılla beslemek.

Yeleleri aklın ve insanın özgürlüğüne savrulan bu kısrak başı ülkede, artık ne yedinci asır çöl hayvansıları ne de ziynete ya da çıplak bir gerdana kendini kaptıracak denli köleseviciler yaşamaktaydı. Bu çöl aygırlığının yerini yeni dünyada bir başka tecavüz biçimi teslim almıştı artık: Kapitalist salyalarıyla sömürüye yeltenen emperyal küreselcilik!

14 asır öncenin cinselliğinde beden bulan “iffet”se, bu şeytanın sulandığı iki yeni iffete dönüşecekti: Kişinin iffeti “emek”, toplumun iffeti ise “egemenliği!...”

Kapitalist ve emperyal küreselci şeytan, şeytanlığını yapacak; emeğin ve egemenliğin yaratıcı gücü kadının eline en ilkel zamanların silahını, bir tutam bez parçasını “Al kendini savun” diye tutuşturacaktır. Oysa artık ne kum fırtınaları, ne de bir karış gerdan gördüğünde salyaları akan hayvansılar vardır ortada... En akılalmaz silahlarla, para ve güçle, ihanet ve melanetle iffetlerimizi sömürme düellosunda, kadının eline tutuşturulan sahte silahtır türban!

Ancak aklı yenebildiğinde, şeytan şeytandır.

***

İffetinizi koruyun!

Emeğinizi, devrimcilik örtünüzle sarıp sarmalayarak...

İffetinizi koruyun!

Egemenliğinizi, ulusal zırhınızla örtüp saklayarak...

İffetinizi koruyun!

Aklınızı, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu topraklarda, yeleleri ile birlikte özgürlüğe savurarak!...

Onların devrimci birer evlatları, torunları olduğunuzu unutmayarak...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe