| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Dış borçlar bunalımı” emperyalizmin bir ülkeyi tutsak etme oyunlarından biridir. Borca eklenen koşullar gelişmek isteyen ülkenin zenginliklerini temelde emperyalist ülkeye yığınsal biçimde aktarma işine yarar. Sonuçta, borçlandırılan ülke bu burgacın dibine daha da fazla battıktan başka, kendi halkının gereksinimlerini eskisi oranında bile karşılayamaz duruma düşer. O denli ki, borç bunalımı borçlu ülke yurttaşlarında kıtlıktan, açlıktan ve hastalıktan doğan ölüm oranlarını bile arttırır. Emperyalizmin verdiği borç aslında alan ülke ekonomisini, siyasetini ve giderek yapısını dışarıdaki egemen gücün çıkarına en uygun biçime getirme uygulamasıdır. Her şeyden önce, yabancının daha da güçlenmesine yarar. Ama borçlu ülke, yani onun üreten halkı borcunu, hiç değilse onun üremini ödemek için çırpınır durur. Bu durumda, dış borçların hak, aktöre ve parasal hesap-kitap açılarından sözde “alacaklıya” ödenmesi gerekmemelidir. Dünyada çeşitli yerlerde bu yönde gelişen akımlar da var. Şimdi, bu gerçeklerin ayrıntılarına bakalım. Tefeciliğin en kötüsü olan çağdaş borçlandırma uluslararası sömürünün yüzyıllardan bu yana bir aracı oldu. Britanya emperyalist yayılma kapanlarını ilk kurduğunda, borca gereksinim duymayan Osmanlı yönetimine art arda direterek, bir çeşit zorla ama borç çerçevesinde iki savaş gemisi sattı. Eski deyimiyle bu “düyun” Bâbıâli’nin boynuna geçen bir kement oldu. Bunu başka zincirler izledi ve koca devletin tüm gelirlerine yabancılar el koydular. O zaman “Düyun-u Umûmiye” denen Genel Borçlar Yönetiminin temsilcileri İstanbul’un Cağaloğlu yöresinde şimdiki İran Başkonsolosluğu yanındaki lise yapısı içine yerleşmiş, devlet parasına diledikleri gibi el atıyorlardı. Bugün de, IMF ve benzeri para buyurganlarının Türkiye’yi dize getirmekten sorumlu görevlileri koşullarını ya uzaktan bildiriyor ya da gelip bir tür “ferman”larında direttikten sonra gidiyorlar. Borç silâhı eskidir, ama günümüzdeki borçlar bunalımı furyasının kökü 1970’lere gider. O tarihlerde, Orta Doğu petrolünden diledikleri gibi yararlanan Batılılar Arap-İsrail Savaşında Yahudi devletine arka çıkmışlardı. Araplar da buna bir tepki sergilemek istediler. Ayrıca, Amerikan doları değer yitirmişti; bunun sonucu olarak, petrol yataklarının sahibi olan Arapların kârları da azalıyordu. Bu durumda, petrol üreten ülkeler 1973’de varilin ederini dört katına çıkardılar. Öte yandan, petrolün çıktığı ülkelerin dolarları o günlerde de Batı bankalarında yatıyordu. Bir çeşit havadan gelen bu yüklü para gelişmekte olan ülkelere düşük üremle (faizle) verilebilirdi. Ancak, 1980’lerde Batı ekonomisi yavaşlamaya yüz tutunca, ürem oranları roket gibi yukarıya fırladı. Bu yeni koşullarda, borçlu görünen devletler ödeme yükümlülüklerini yerine getirebilmek için kamu harcamalarını kısmak, bu kısıntıları gitgide arttırmak zoruna kaldılar. Sağlık, eğitim ve benzeri yaşamsal alanlara ayrılmış ya da ayrılması gereken büyük toplamlar borç ya da onun üremi olarak dışarıya akmağa başladı. Bu akış ve ona bağlı olarak halkın sıkıntıları arttıkça arttı, bugün de sürüyor. Gün geldi, borçlar altında ezilen ülkelerin kimileri ödemeleri bu koşullarda yapamayacaklarının bilincine vardılar. Yoksul ülkeler kısır döngüye yakalanmışlardı. Geri ödemelerin her adımında yeniden borç almak ve daha da bağımlı durumda kalmak zorunda oldukları kafalarına dank etti. Gördüler ki, ödemelerin sonu gelmiyor, sorunlar çözülmüyor, sıkıntılar azalacağına artıyor. “Borç yiğidin kamçısı” tekerlemesi deyimler sözlüğünde gömülü kalmıştı. Örneğin, Meksika 1982’de artık battığını söyleyerek tekelci sermaye merkezlerinin tüylerini ürperten şu açıklamayı yaptı: “Bölünçlere (taksitlere) ayak uyduramadığımızdan borçları geri ödeyemeyeceğiz!” Borçlar IMF’den ve Dünya Bankası’ndan alındıysa, bu kuruluşların yöneticileri de pay sahiplerine hesap vermekle yükümlüdürler. Pay sahiplerinin bu payla orantılı oy hakları vardır. Oylar, yani kararlar en varlıklı ülkelerin elinde, kısaca onları temsil edenlerin iki dudağı arasındadır. Oy payının yüzde 17’si ABD’nindir. Buna karşılık, Mozambik’in payı yüzde 0.1’de demir atmış durumdadır. Olsa olsa daha da düşer. Tekelci sermayenin oluşturduğu bu kurumların borçları erteleme ve azaltma hakları da var. Ancak, bunun bedeli yoksul ülkeden daha fazla ödün koparmak, onu daha çok bağımlı yapmak, iliğine değin sömürmektir. BM Ticaret ve Gelişme Konferansı denen örgütün yayınları bile şu kanıda: IMF ve Dünya Bankası genişleyen acılar ve artan yoksulluktan ötürü en az bir ölçüde sorumludur. Bu ölçünün ne denli yüksek olduğu borç koşullarına baktığımızda belirgin olur. Borç verenlerin amacı yoksul ülkeleri yeniden borç istemeğe itmektir. Bu kaçınılmaz sonuç sömürü oyununun bir parçasıdır. Tekelci sermayenin gerçek ereği ülkelerin ekonomik ve siyasal yapılarını kendine uydurmak, kendi gereksinimlerine yanıt verecek biçime sokmaktır. Bu türlü yapısal uyarlama ise, yoksul ülke halkının yararına değildir. Temelde kamusal harcamaları kısmak, gerekirse sıfırlamak gereklidir. Sağlık, eğitim, sigorta ve emekliliğe ayrılan para kalemleri kapanacak, temel hizmetler karşılanamaz duruma gelecek, işsizlik artacak, fiyatlar yükselecek ve dışsatım kazançları düşecektir. Bu türlü yapısal değişikliklerden yararlananlar varlıklı ülkelerde egemen olan çevrelerdir. Borç kıskacında olanakları daralan yoksullar ellerinde kalanları, kamunun sahipliğinde olanlar da dahil olmak üzere, satarlar. Dışarıdaki yabancı ise, maden, toprak, su ve liman gibi birçok kaynağı ucuza kolayca kapatır. Bunlara Osmanlı döneminde ve Lozan’da “kapitülâsyonlar” demiş, söküp atıncaya değin 1919-22 yıllarını kapsayan, bize benzeyen ülkelere örnek ve önder bir Ulusal Kurtuluş Savaşı vermiş, buna dayalı diplomasiyi de o İsviçre kentinde bükülmeden sürdürmüştük.
Sömürgen çevreler ilk borca da, onu ertelemeğe de, yeni borç vermeğe de hem haksız, hem çoğunlukla zararlı koşullar koyarlar. Her IMF borç önerisine bağlı tam yüz elliyi aşan koşul eklidir. Bunların ana başlıkları şöyle özetlenebilir: Halk yararına devlet harcamalarından vazgeçin. Sağlık, eğitim ve benzeri harcama kalemlerini sıfıra doğru çekin. Her türlü yönetim harcamalarını da daraltın. Devlet bütçesi en alt düzeye insin. Şişkinliğe (enflâsyona) karşı koyabilmek için üremleri arttırın. Yabancıların kaynak ve iş alanlarına konan sınırları yok edin. Gümrükleri kaldırın ve ilk adım olarak çok düşürün. Halkın temel gereksinimini karşılayan ürünlere yönetim olarak parasal yönden destek olmayın. Ekonomiyi kendi kendine yeterli olmaktan dışsatım yönüne çevirin. Bu koşulların anlamı, gene genel başlıklarla şöyle özetlenebilir: Parası olan hastahaneye, doktora ve okula gider. Yoksulun sağlık bakımı ve öğrenim görme zorunluluğu diye bir şey yoktur. Yeteneği olan para kazanır ve onların çocukları bakılır ve okur. Parayı veren düdüğü çalar. Binlerce, on binlerce devlet görevlisini işten çıkarın. Onlar için harcama yapmağa değmez. İşsiz kalan iş arasın, yeteneği ölçüsünde iş bulur, bulamayanın sorunu kendini ilgilendirir. Üremler artarken tekelci sermayeye olan borcunuzun üremleri de artacaktır. Ana borç bir yana, üremleri bile ödemekte güçlük çekiyorsanız, bu durum sizin sorununuzdur; bize gene başvurun ve yeni koşullarımızı öğrenin; sizin için onlara uymaktan başka çıkar yol yoktur. Bizim ürünlerimize konan gümrükleri de törpüleyin ya da kaldırın ki, yerli sermayeyle yarışalım ve onları iflâsa sürükleyelim ya da yalnızca bizim işbirlikçimiz, bizim taşeronumuz, bizim aracımız olmakla yetinsinler. Bize kalırsa, ulusal sermayeyi uslandırmak sizin ulus-devletinizi yönetenlerin görevidir. Kendi ürünlerinize, ekmek bile olsalar, destek akçası vermeyin. Tekelci sermaye kendi ülkesinde isterse verir, ama bu sizi ilgilendirmez. Siz bizim buyruklarımızı sorgulayamazsınız. Üstelik, siz bizim ürünlerimizle yarışabilecek alanlara vergiler koymalısınız ki, bizimkilerin satışı güvencede olsun. IMF koşullarının yorumunu sürdürelim: Sizin iktidarlarınızın görevi istediklerimizi sağlamaktır. Biz bu türlü iktidarları beğenir ve destekleriz. Onları yerel siyasete sokmak, devlet adına karar-verici konumlara yerleşmelerine yardımcı olmak ve onları işimize yaradıkça orada tutmak bizim tasarılarımız arasındadır. Her dış ülke ve bölge için araştırma yapıp seçenekli yazanaklar sunan merkezlerimiz ve oralarda çalışan yetenekli araştırmacılarımız vardır. Dış iktidarlara gelince, oralarda beğenmediklerimizi yolunu bulur deviririz. İstediğimize seçimle, darbeyle ya da kaza görünümünde cinayetlerle ulaşırız. Gene IMF’nin ağzıyla: Yabancı bir hükûmet eğer iç pazarda birilerini destekleyecekse, onlar kendi halkının gereksinimini değil, bizim istediklerimizi üretenler olmalıdır. Bize pamuk, size buğday gerekliyse, siz pamuğa omuz verin, buğdaya vergi koyun. Kumaş yapıyorsanız, bunu dış satıma yöneltin, sizin halkınızın iyi giyinmemesi bizi ilgilendirmez. Özellikle madenleri, bunların içinde stratejik önemi olanları bizim denetimimize bırakın. Bunları yaparsanız, demokrat ve özgürlükçü olduğunuzu anlamış olacağız. Ama karşımızda bu denli eğilip bükülmeniz borçlarınızın en dibe vurduğu, yani bir ödül gibi kaldırıldığı anlamına gelmez. Bize sürekli olarak başvurun ve daha neler istediğimizi öğrenin. Onlara uyun ve biz de sizin iktidarınızı destekleyelim. Bilin ki, siz de o koltuklarda bizim sayemizde oturuyorsunuz ve yakınlarınız da son çözümlemede bizim sayemizde kendi halkınızdan pek farklı, yani bir eli yağda bir eli balda, bir yaşam sürüyor… IMF adına konuşanlar gerçek amaçlarını bu sözcüklerle açıklamıyorlar. Belki, kapalı kapılar ardında kimi zaman gözdağıyla karışık dokundurdukları, dolaylı anlattıkları olabilir. Ancak, açıkça söyledikleri bir yana, izledikleri borç verme siyasetinin görünen sonucu budur. Gerçek şu ki, borcun ticarette dengesizlikle temelden bağlantısı var. Yoksul, gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeler borçlarını ödeyebilmeleri için ham madde kaynaklarıyla dışsatıma yarayan ürünlerine dayanmak zorundalar. Borç verenler bu ülkelerin ekonomilerini bu yola itiyor, bu seçenekte dayatıyorlar. Söz konusu ürünlerin ederlerini saptayanlar, dalgalanmalara neden olanlar da onlar. Ama yapım sanayii gelişmiş olan çevreler o ham maddeleri işleyerek büyük kârlar ediniyorlar. Domates alıp onu domatesi suyuna ve salçasına çevirip geri satarak kazançlarını arttıranlar da var. Borç verenin genelde yaptığı yoksul ülkeyi daha fazla dışsatım ürünü yaratmağa itmektir. Ürün arttıkça, ederi düşecektir. Yoksullar bir yandan daha fazla çabalarken, ceplerine girecek para birim başına azalacaktır. Kısaca, borcu ödeyebilmek için fazla üretirken ödemede daha da zorlanacaklardır. Örneğin, kimi Afrika ve Orta Amerika ülkeleri kahve ürününü artırırken, borçlarını ödemedeki sıkıntıları azalmaz, artar. Yoksul ve borçlu ülkelerin dış satım kazancındaki düşüşten, yani bu ticaret dengesizliğinden ötürü yitirdiklerinin topluca yılda 700 milyar dolar tutarında olduğu ileri sürülüyor. Bu açmazda kazananlar dünya ticaretinin borçlandırma koşullarını saptayan ülkeler, daha doğrusu, onların örgütlenmiş tekelci sermayesidir. Varlıklı ülkeler, tarımları başta olmak üzere, kendi üreticilerine destek akçasıyla yardıma koşmaktan geri durmazlar. Gelişmiş ülkeler yönetimlerinin kendi üreticilerine bu denli yardımı gelişmemiş ülkelere yapılan yardımın birkaç katıdır. Böylece, yoksul ülke üreticileri varlıklıların üreticileriyle rekabet edemez. Bu dengesizlik sürüp gittikçe, Büyük Sahra’nın güneyindeki koca bölgeler ve benzerleri yoksulluk batağı içinde sonsuza dek çırpınıp dururlar. Kimi ülkeler bütçelerinin dörtte-birini borcun üremine yatırıyorlar. Uluslararası düzende sözde “özgür” ticaret egemendir, ama varlıklılar kendi üreticilerini korur ve yoksulların borçlarını ödeme yeteneklerini gitgide kısarlar. Ekonominin “kısıntısız, denetimsiz ve doğal” olarak işlediği düşüncesini yayarken, kendi üreticisine verdiği desteği saklar ve yoksulun mezarını borç yoluyla bir kez daha kazarlar. Yoksul ülkelerin sıradan yurttaşları borç batağının bedelini çok ağır ödüyor. Bu ülkeler yönetimlerinin elinde sağlık ve eğitim gibi yaşamsal alanlara yatıracak para kalmıyor. Birçok yoksul ülkede ortalama yaşam düzeyi çok düşük. Birçoğu yoksulluk ve en alt düzey gıda sınırının altında yaşıyor. Güney ülkelerinde günde bir dolar harcama yapanların sayısı onlarca milyonu aşıyor. Özelleştirildikten sonra su da pahalılaştığından, onu bile bulamayan gene onlarca milyon var. Yurttaş zaten işsiz ya da IMF genel buyruğuyla işten çıkarılmış. Ülkesinde doktor çok az. Hastaneler gene IMF zorlamasıyla özelleştirilmiş; kapısından içeri bile bakamıyor. Okuma-yazma bilmeyenlerin oranı azalmıyor, artıyor. Kimi yerlerde okul yaşındakilerin azı eğitim görüyor. Buralarda her yıl borca ödenen paraların ancak küçük bir oranı sağlığa ve eğitime ayrılıyor. Öteki toplum hizmetleri daha da geri. Bu durumda, borcun birkaç kat ödenmiş anaparasının bundan böyle ödenmemesi hakça gözükmektedir. |