24.03.2008/Sayı:179
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Tarih
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Yön Kaya Ataberk

Avrupamerkezcilik,
oryantalizm ve Türkler

Atatürk
Atatürk

Nasır
Nasır

Fanon
Fanon

Arafat
Arafat

Avrupa ile başlayan ve Avrupa ile biten tarih, hem bir dar ufuk, hem bir yanlış telakkidir ki, bu dar ufuk ve bu yanlış telakkide bizim yerimiz şimdiye kadar ya tarih ötesine sürülmek ya medeniyet harici kalmak olmuştur.
Şevket Süreyya Aydemir

Avrupalı sömürgeci, dünyanın geri kalan tüm kısımlarına karşı aynı medeniyet dışı bakış açısından bakmıştır. Batının tarih ve dünya anlayışı gerçekten de sadece Beyaz Adamı insan sayan ve sadece ona tarih ve uygarlık bahşeden bir anlayıştır. Bu geliştirilen anlayışın en az sömürgeciliğin kendisi kadar zararlı ve tehlikeli olduğunu tespit etmek önemlidir. Sömürgeciliğin askeri ve ekonomik yönü maddi bir ezilme yaratırken, Batının Avrupamerkezcilik olarak adlandırdığımız bu bakış açısı Batılıyı kendi gözünde aklarken, sömürge insanının da kendisini Batılının istediği biçimde algılamasına neden olur. İnsanlıkdışı ve ezilen olarak bırakılan bizler bu dayatmanın pençesinde manevi bir yıkıma da uğrarız ve Batılı haydudun en çok korktuğu şeyi yapmayı aklımızdan bile geçirmeyiz: Ona karşı savaşmak ve onun sahte medeniyetini alt etmek.

Kimileri bu durumu tespit eder ve bunun gereğini yerine getirmek için mücadele eder. Ulusal kurtuluş savaşları böyle doğar. Kimileri ise bu tespiti yapacak noktaya kadar gelir ama gerekli adımı atarak Batının karşısında cephe almaz. Bu ayrım son derece kritiktir. Birinci tavır Şevket Süreyya, Fanon gibi ulusal kurtuluş davasının aydınlarını yaratırken, ikinci tavır ise doğrularla yanlışları bir arada savunarak, aslında Doğu ile Batı arasında Araf’ta kalan Edward Said gibilerini doğurur.

Batının bu yaklaşımlarını ve bizim Batı karşısında oluşturduğumuz konumlanışı ele almanın yolu işin en başına, Batının sömürgeci olamadığı ama gene de haydut olduğu döneme kadar geri gitmemizi gerektirir.

Batının ilk saldırısı: Haçlılar

Haçlılar sömürgecilik çağından öncedir. Doğal olarak da bu çağın yarattığı fikirsel hastalıklar olan Avrupamerkezciliğin ve oryantalizmin de öncesindedir. Haçlıları tek amacı vardı: Ortaçağ karanlıklarında sürünen Avrupa’nın, Doğunun zenginliklerini yağmalamasının önünü açmak. Ancak bu medeniyetsiz güruh, bu işin o kadar da kolay olmadığını Selçuklu Türklerinin duvarına çarparak anlayacaklardı. Karşılarında kendilerinden kat kat üstün bir medeniyet birikimi vardı ve bu birikimi yenilgiye uğratabilmeleri için önlerinde yüzyıllar vardı. Bu ilk denemesinin sonucu Batının kafasında yer edecek olan Doğuluya ve özellikle de Türk’e karşı korku ve düşmanlık olacaktı.

Peki, Batılı bu denemesinden ne sonuç çıkardı dersiniz? Bu üstün medeniyete tabi olarak ondan öğrenmeyi mi? Tam tersine Batı bu medeniyete düşman oldu ve onu yok saydı. Avrupa bu saldırılarını yüz yıllar boyunca yineledi. Haydutluktaki başarıyı ise Amerika ve Afrika cephelerinde elde edecekti. Batılının içine düştüğü aşağılık kompleksi ise belki de ilk örneklerini Hıristiyan din adamlarının ilkel oryantalizmiyle simgeleyecekti. Bu, “kafir” Türklere ve Araplara nefret kusan sıradan kilise papazlarının sayıklamalarında da, Dante gibi bize Aydınlanma ışığı olarak sunulanların yazdıklarında da böyledir.

Gelelim sömürgecilik çağına…

Doğuyu ezemeyenler,
Amerika ve Afrika’yı sömürgeleştirdi

Batının tüm çabalarına karşın Doğunun sınırları İspanya’ya ve Viyana’ya kadar ulaşacaktı. Kolomb’un Hindistan’ı ararken bugün Amerika adı verilen kıtayı keşfetmesi sömürgeciliğin doğuşuna neden olmuştu. Türkler ve Araplar, Avrupalının haydutluğuna nasıl direnileceğini çok iyi biliyorlardı ve kolay kolay yenilmiyorlardı. Bu yeni kıtanın insanları ise yüksek medeniyet seviyelerine rağmen askeri olarak geriydiler ve Beyaz Adamın hainlikleri karşısında çok saftılar. Bu dezavantajlar ise yenilgiyi getirdi. Kolomb’u, Kortez ve diğerleri izledi. Ardından haydut Afrika’ya da el attı ve kurduğu sömürü düzeniyle güçlendi. Doğuya saldıracak cesareti yeniden bulması ise daha zaman istiyordu.

Tüm bunlara rağmen, Batının Türkiye, İran ve Çin gibi ülkeleri tam sömürge haline getirememesi kritiktir. Bu durum Avrupalının neden oryantalizm gibi bir meslek yarattığının da açıklamasıdır aslında. Edward Said, bu durumun üzerinden atlar. Doğru, Batı Türk’e ve Arap’a olduğu gibi Amerika’nın ve Afrika’nın halklarına da ırkçı bir düşmanlıkla bakar ama bir Afrikacılık ya da bir Kızılderili bilimi doğmamıştır. Batı, Doğunun ve Türk’ün medeniyeti, askerliği ve devlet geleneği karşısında sadece kaba kuvvetle başarılı olamayacağını anlamıştır bizce. Bu nedenle de oryantalizmi keşfetmek ve farklı bir hazırlık yapmak durumunda kalmıştır. Batı, Doğudan özellikle de Türk’ten korkar. Bu korkusunda ne kadar haklı olduğunu da emperyalizmin yenilmezliği efsanesine ilk tokadı Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türk’ün indirmesiyle görecektir.

Batı’nın Avrupamerkezciliği ve oryantalizmi keşfi

Batı, sömürgeleştirdiği halkların üzerinden kendi kapitalizmini kurarken, artık kendi anlayışını da geliştirecek duruma ulaşmıştı. Kapitalizmin ulaşılması gereken en önemli menzil olduğu konusunda en liberal kapitalistlerden Marksistlere kadar tüm Batılılar uzlaşır. Bu menzile ulaşan tek bölge de Batıdır, dolayısıyla tek gerçek tarih de Batılının tarihidir. Bu bakış o kadar karartır ki Batılının gözlerini, Marks bile Hindistan’da İngiliz sömürgeciliğini destekler ve ona ilericilik atfeder. Batı burjuvalarının tarihi dönemleştirmesiyle, Marksist beş aşama aslında birbirinin farklı versiyonları gibidir. Bu Avrupamerkezciliğin özüdür aslında. Batı dışında her şeyin yalan olduğu konusunda tüm Batı uzlaşmaktadır. Ama Doğu hâlâ katı bir gerçeklik olarak karşıda durmaktadır. Onu yok sayamamışlardır. O zaman onu yeniden tanımlamak, bu tanımlamayı ona da kabul ettirmek gerekmektedir. Oryantalizmin görevi de bir anlamda burada başlamaktadır.

Bu sahte bilim, gerçek hayatta karşılığı olamayan bir Doğuyu yeniden kurar. Irkçılığın önemli bir görüntüsü olarak Doğuluya aciz olduğunu kabul ettirmek istemektedir. Sömürgeciliğe ikna etmeye çalışmaktadır. Edward Said bunu “…Buradaki öncül şuydu: Şarklılar kendi kendini yönetmekten bihaber olduklarına göre, kendi iyilikleri için bu halde tutulmalarında yarar vardı” diye açıklar. İlk örnek olarak da Napolyon’un Mısır seferini ve burada yapılan özel propagandayı ele alır. Ancak bir türlü bunun Batının özünden gelen bir durum olduğunu anlayamaz. Aslında bu gerçek tarihsellikten de ciddi bir kopuştur. 1798 yılında Napolyon diye bir kötü adam Mısır’a saldırır ve yanına da ilk uzman oryantalisti Arapları ikna etmek ve Türk-Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmak için alır. Evet, bu yapılan gerçekten de esir etmek için nüfuz etmektir. Ancak ne kadar ararsanız arayın Said’de bunun nasıl olup da o “Büyük Fransız Devrimi”nin kardeşlik-eşitlik-özgürlük nidalarından sadece 9 yıl sonra gerçekleştiğinin cevabını bulamazsınız.

Bunun Fransız burjuvalarının iktidarlarını sağlamlaştırmalarının ardından, Doğuya saldırma cesaretini bulmaları olduğunu iddia etmek ancak Ulusal Sol bir bakış açısı gerektirir. Bu bakış açısı da tabi ki Princeton ve Harvard Üniversitelerinde öğretilmemektedir.

Şark meselesi neydi?

Said, “Şark”ın Çin, Hindistan gibi bölgeleri de zaman zaman kapsamasına rağmen esas olarak Ortadoğu olduğunu görmektedir. Ancak bir türlü itiraf edemediği bir durum vardır: Şark meselesinin esas olarak bir Türkleri yenme ve Osmanlı topraklarını paylaşma meselesi olması. Bazı noktalarda bu tespite yaklaştığı da olur: “…Ancak, örtük şarkiyatçı öğreti ile açık Şarkiyatçı deneyim arasındaki yakınlaşma hiçbir zaman Birinci Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak Asya’daki Türk topraklarını parçalamak üzere İngiltere ve Fransa tarafından gözden geçirilmesinde olduğu kadar çarpıcı bir biçimde ortaya çıkmadı. Ameliyat edilmek üzere orada, cerrah masasında, tüm zayıf yönlerini, ayırıcı özelliklerini, topografik hatlarını gözler önüne seren Avrupa’nın Hasta Adamı yatıyordu.” Bunun yanı sıra Sykes-Picot komitesini bir örnek olarak vermektedir. Hani şu Türkiye’yi paylaşan gizli anlaşmayı yapan, Sevr’in ilk adımı olan ve Lenin’in 1917’de ipliğini pazara çıkarttığı Sykes ve Picot: “…İngitere’de, Şark’ı bölmenin en elverişli yollarını araştırtıp siyaset önerme yetkisiyle donatılmış birtakım komiteler kuruldu. Bunsen komitesi gibi komisyonlar, ortak İngiliz-Fransız ekipleri oluşturacaktı; bunların en ünlüsü Mark Sykes ile Georges Picot’nun liderlik ettiği ekipti.”

Tam da burada Batının etnik tuzağının devreye girişini de izleyebiliriz. Batı bütün olarak yutamadığı Türk topraklarını parçalayarak yutmanın peşindedir. Arapları Lawrence gibiler aracılığıyla etkilese de aslında Araplardan da tarihsel ve kalabalık bir ulus olmaları nedeniyle çekinmekte ve nefret etmektedir. Esas olarak Türk ve Arap, Beyaz Adamın düşmanıdır ve ırk olarak da aşağılıktır. Burada ırkçılıkla etnik mesele iç içe geçer ve karşımıza “ari” ırktan gelen Türklerin ezdiği(!) azınlıklar çıkar. Said, burada da doğru bir yaklaşım oluşturmayı başarır: “…Zira tüm Avrupa ülkelerinin Doğu siyasetlerinin tam merkezinde azınlıklar sorunu vardı: Büyük devletler -her biri kendine özgü bir biçimde olmak üzere- azınlıkların çıkarlarını koruma ve temsil etme konusunda hak iddia ediyorlardı. Yahudiler, Rumlar ile Rus Ortodoksları, Dürziler, Çerkezler, Ermeniler, Kürtler ve çeşitli Hıristiyan mezhepleri: Hepsi de Şark siyasetlerini hem yapılandıran hem geliştiren Avrupa güçleri tarafından inceleniyor, planlanıyor, tanzim ediliyordu.”

Gerçekten de günümüzde ABD’nin devraldığı bayrak budur. Said göremese de işin ana eksenini de bu ırkçı, etnikçi Batı anlayışı oluşturmaktadır. Bu noktada biz doğallıkla ve son derece rahat bir biçimde Beyaz Adama karşı Atatürk’ün, Nasır’ın ve Arafat’ın antiemparyalist, milliyetçi anlayışına sarılırız. Ancak Said’in esas sınırı buradan geçmektedir…

Batıyı reddebilmek…

Ne var ki Edward Said, Doğunun değil Batının evladı olmayı yeğler. “Şarkiyatçılık”ın son sözünde yanlış anlaşılmaktan yakınarak bir anlamda özür diler: “Kitaba atfedilen Batı aleyhtarlığı hem hasım hem de yandaş yorumcular tarafından kullanılan fazlasıyla yanıltıcı ve tantanalı bir niteleme…” Bu başlangıcın ardından da oryantalizmin, Batının özünden gelmediğini ve bazı insanların hatası olduğunu kanıtlamaya çalışır. Kökleri itibariyle en hassas olması gereken konuda, Filistin’de bile acı çeken iki halktan bahseder. Batının gömleğini giyenler bir daha bu gömleği çıkaramamaktadırlar. İşte bu kaçak tavırdır. Bizse Batının özü gereği haydut ve ırkçı olduğunu görebilecek konumdayız. Bunu görenler tarihten emperyalizmi de, Avrupamerkezciliği de, oryantalizmi de silecektir.

Diğer taraftan; her aydın tabii ki Said gibi olmaz. Kimi de Martinikli doktor Frantz Fanon gibi olur. Batıyı hem teorik olarak tam karşısına alır, bu da yetmez Ulusal Kurtuluş Cephesi saflarında, Cezayir’den Fransız haydutlarının kovulmasına katılır. Cezayir silahla emparyalizmin kovulabileceğini kimden mi öğrenmiştir? Tabii ki şehit olan FLN savaşçılarının ceketlerinin cebinden resimleri çıkan kişiden: Mustafa Kemal Atatürk’ten…

Sonuç yerine

TÜRKSOLU’nun antiemperyalizmi Batı uygarlığının sadece ekonomik yönüne yönelik bir karşı çıkış değildir. Batı kapitalizm ve emperyalizmle birlikte vardır. Onun tüm değerleri ister istemez kapitalizmin ve emperyalizmin halk düşmanı karakteri ile belirlenmiştir. Bu nedenle TÜRKSOLU Batı medeniyetine tümüyle karşı çıkar. Batı uygarlığı emperyalizmin uygarlığıdır ve emperyalizmle birlikte yeryüzünden silinmelidir (TÜRKSOLU Manifestosu’ndan).


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe