| Serap Yeşiltuna |
Türk geleneğinde türban yok!
Eski Türk kavimlerinde Tarihin hiçbir döneminde kullanmadığı karanlık bir örtünün içine hapsedilmeye çalışılan Türk kadını, 21. yüzyılın başında aslında gerici bir dayatma ile karşı karşıya. Dini kuralların hukuk devletinin önüne geçtiği, laikliğin yerini teokrasinin aldığı böyle bir dönemde aslında sabırla ve töreyle imtihan ediliyoruz. Türban yasağının kalkmasıyla ilgili yasa TBMM’den Cumhurbaşkanlığına, Anayasa Mahkemesi’nden Danıştay’a havale edilirken bile aslında bazı kırmızı çizgilerimiz aşılmıştır. Türban üniversite kapısından içeri girmekle kalmamış, kamu kuruluşlarında fikirsel bir meşruluk, günlük hayatımızda da genel bir yaygınlık kazanmıştır. Yasa Anayasa Mahkemesi’nden döner veya dönmez, mesele referanduma götürülür ya da götürülmez ayrı konu ancak “türban meselesi” artık bunların da ötesine geçerek bambaşka bir boyuta getirilmiştir. Tessettür; defileleriyle, tesettürlüler için açılan güzellik merkezleri ve mağazalarla hayatımızın bir parçası yapılmaktadır ve sosyolojik-psikolojik bir dayatma halini almıştır. Olay bir yandan dini bir tartışma yapılırken, yani İslamda örtünme var mı yok mu noktasına çekilirken, aslında diğer yandan da dini kurallar hakim kurallar haline getirilmektedir. Tüm bu tartışmalar sürerken aslında Türk kadını tarihin hiçbir döneminde yaşamadığı bir aşağılanmayla karşı karşıyadır. Aşağılayan taraf, türbanı kadının vazgeçilmezi olarak ortaya koymakta ve türbanlı sayısını bu sayede artırmaya çalışmaktadır. Aşağılanan taraf olan kadın ise, bu dayatmayı yani bu zorunluluğu kabul etmekte, şimdilik örtünmese bile bunu diğer hemcinsleri için bir hak olarak görmektedir. Dini baskı ve emperyalist baskıya kadının kadın üzerindeki baskısı de eklenir. Örtünmeyle devam eder ve yaşadığımız çağa tamamen aykırı bir toplumsal yapı yerini alır. İşin ilginç tarafı örtünme ve kadının aşağılanması, Şeriat yasalarında olan kadın-erkek eşitsizliği tarihin hiçbir döneminde Türk kadınının maruz kalmadığı türden bir aşağılanmadır. Çünkü Türk toplumunda ne örtünme vardır ne de haremlik-selamlık uygulaması. Kadın, hayatın her alanında erkekle yan yana ve omuz omuzadır. Hatta bazı Türk kavimlerinde erkekten de değerli görülür. Örneğin, Türk mitolojisinde gök 17 tabakadan oluşur. Kadın olan “Gün Ana” 7. tabakada, erkek olan “Ay Ata” 6. katta oturur. Yani kadın Tanrı’ya daha yakındır ve el üstünde tutulmaktadır. İslamiyetten önceki Türk boylarının, kurulmuş olan Türk devletlerinin yapılarını incelediğimizde, sosyal ve siyasi gelişimlerine baktığımızda Türk kadınının nasıl bir hayatın içinde olduğunu rahatlıkla görürüz. Göktürkler’de ve Uygurlar’da kadın saygı gören ve özellikle ana saygısı ile sevilen ve hakkına saygı gösterilen varlıktır. Orhun Kitabeleri’ne göre Kutluk Han’ın ölümünden sonra eşi Bilge Hatun idareyi almıştır. Hakan, babasının ve anasının beraber tahta çıktıklarını anlatır. Ana, Bilge Hatun unvanını taşımaktadır. Bu, devletin bilgin ve egemen melikesi demektir. Kadın devlet yönetiminde söz sahibidir ve alınan kararların altında imzası vardır. Çin tarihinde de okunabildiği gibi, Çin imparatorlarına yazılan mektuplar Hunların imparator ve imparatoriçesi namına yazılır. Gelen sefirler de “hakan”la “hatun”un huzuruna kabul edilir. Türklerde kadın-erkek eşitliği vardır Bu dönemde Türk kadını aile hayatında da erkekle eşit durumdadır. Destanlarda kadın önemli bir yer işgal eder. Türk kadını giyiminde kapalı değildir. Çünkü o evinde, çadırında, arabasında, atı üzerinde erkekleriyle beraberdir. Hak ve sorumluluklar paylaşılmış, kavim bütünlüğünü ve otoritesini kadın erkeğiyle birlikte yürütmüştür. İslamiyetten sonra yazıya geçirilmiş olan Dede Korkut hikayelerine bakarak da Türk toplumsal yapısını çözümlemek mümkündür. Bu hikayelerde sevgi ve saygı esasına göre kurulmuş aile birlikleri vardır. Tek kadınla evlilik esastır ve düzeni sağlayan da kadındır. Dede Korkut hikayelerinden birinde görülen Sulur Kazan Han’ın eşi Burla Hatun, kadının kahramanlığını ve özgüvenini gösteren güzel bir örnektir. Destanın konusu şudur: Burla Hatun’un oğlu tutsak olup kocası onu kurtarmaya gidince ve gidiş uzayınca, hizmetinde bulunan kırk ince belli kızı yanına alıp kara atına binip kılıcını kuşanıp kocasının izini aramaya çıkmaktan çekinmez. Kazan Han da tam düşman karşısında yenilmek üzereyken yetişir ve savaşa girer. Kocasına yardım eder ve oğlunu kurtarır. Örneğin Bamsı Beyrek’te, sevgilisi Banu Çiçek, Beyrek’le at yarıştıracak, ok atacak ve güreşecek kadar kahraman ve kuvvetlidir. Yine Kan Turalı’nın sevgilisi Selcan Hatun, Banu Çiçek gibi kahraman ve cengaverdir. Kadın ve erkek istedikleri zaman evlenir ve kiminle evleneceklerine güreşerek, yarışarak kendileri karar verirler. Kaç-göç geleneği olmadığı gibi örtünmek gibi bir şey de söz konusu değildir. İbni Batuta 14. asırda Anadolu’da gezerken kadınların örtünmediklerinden ve serbestçe konuştuklarından bahsetmektedir. Türk kadınlarının bazı şehirlerde İlbay sıfatıyla devlet işlerinde de büyük yerler işgal ettiklerini söylemektedir. Türk kadınlarının örf ve adetlerinin Müslüman kavimlerden ayrı olduğunu belirtmektedir. 14. yüzyılda Türk kadınının sosyal durumu taassuptan uzak bir zihniyetin içindedir. İslamiyete rağmen erkeklerle serbestçe görüşmekte ve bu anlamda diğer Müslüman topluluklardan farklı bir özellik göstermektedir. İbni Batuta kadınların yaşamları hakkında bilgi vermektedir. İznik’te Orhan Gazi’nin karısı Nilüfer Hatun’un askere kumanda etmesi, Türk töresinin Osmanlı Türklerinde de bir süre devam ettiğini göstermektedir.
Kadınlar değil, vatan;
Bu örnekler de göstermektedir ki, bugün Türk Milleti’ne dayatılan ve hayatın içine zorla sokulan türban ve örtünme Türk töresinde yoktur. Kadın örtünme ile ya da erkeklerin koyduğu bir takım kurallarla aşağılanamaz ve nasıl giyineceğine kendisi karar verir. AKP’li zihniyete bakılırsa eski Türklerde kadın ahlaksızdır; çünkü örtünmemektedir. Cinsel bir objedir; çünkü saçları açık, vücut hatları belirgindir. Aslında bu bakış açısı belli bir tahammülsüzlüğü gösterdiği gibi bununla açıklanamayacak kadar da derin bir meseledir. Batı, esir almaya çalıştığı toplumun kadınlarını türbanlamaya çalışmakta bunu belli bir zümre eliyle halkın dini duygularını sömüren bir kesimi kullanarak yapmaktadır. Bugün o AKP’dir, dün Demokrat Parti ve Adalet Partisi’ydi, ondan önce de Meclis’teki gerici vekillerdi. Özellikle Cumhuriyet tarihimizin her döneminde “din elden gidiyor” söylemiyle ortaya çıkan gericiler hep kadına saldırdı. “Kadınlar soyuluyor, çarşaflar yırtılıyor” söylemini kullanırken bile soyulanın vatan toprağı, yırtılanın bayrağımız olduğunu biliyorlardı. Kadını kapatmaya çalışıyorken aslında onu mücadelenin dışına itmeye çalışıyorlardı. Her ne kadar Osmanlı döneminde kadın bu dini taassuba boyun eğdiyse de, işgalin başladığı dönemde, daha Kurtuluş Savaşı bile başlamadan bu gidişe başkaldırmıştır. Türk kadını Milli Mücadeleyi örgütlüyor Milli Mücadele dönemi, eski Türk topluluklarında olduğu gibi Türk kadınının yeri geldiğinde önde savaştığı, mücadeleyi omuzladığı bir dönemdir. Bu dönem, esarete başkaldıran kadınların kahramanlık öyküleriyle doludur. Vatan savunması ailesinden ve çocuğundan bile öne geçmiştir çoğunlukla. Arabası ile cephane götüren köylü kadının hikayesi önemli bir örnektir. Sırtında küçük çocuğu vardır, üzerine bir örtü örtülmüştür. Fakat yağmur yağmaya başladığı zaman çocuğun üzerindeki örtüyü alarak, ıslanmasın diye cephanesinin üstüne örter. Bilmektedir ki vatan elden giderse çocuğunun yaşamasının bir önemi yoktur ve bir tek onun yaşamasının da bir faydası yoktur. Kurtuluş Savaşı Türk kadınlarının buna benzer kahramanlıklarının yaşandığı bir döneme işaret eder. Ancak kadın yalnızca işgale karşı direnen, erkeğe destek veren konumunda değildir. Birebir direnişin içinde yer almış ve örgütleyicisi de olmuştur. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışının ardından 1919 ve 1920’li yıllarda işgale karşı düzenlenen pek çok mitingin ve protesto gösterisinin arkasında kadınlar vardır. Gerek imzalar toplayarak, gerek mitinglerde konuşmacı olarak halkı heyecanlandırmış ve harekete geçirmişlerdir. Sultanahmet mitinginde konuşan Halide Edip’in (her ne kadar daha sonra Cumhuriyet düşmanı saflarda yerini almışsa da) dışında da pek çok kadın önemli bir misyon üslenmiştir. Örneğin 20 Mayıs 1919’da Üsküdar Doğancılar’da bir miting yapılmış ve Asri Kadınlar Cemiyeti adına Sabahat ve Naciye Hanım’lar konuşmuşlardır. Kürsüden halkı direnişe çağıran Naciye Hanım’ın sözleri heyecan yaratacaktır. “ …İzmir, mülkümüzün tarih hayatından coğrafyasından silinemez Çünkü onda asırlarca yaşayan Türk hatıraları, Türk abideleri tamamiyle Türk zeybekleri, anaları var. Ona sahip olmak isteyenler bu canlı abideyi hakimiyetleri altında yaşatamazlar” diyen Naciye Hanım gibi pek çok kadın hatip Kurtuluş Savaşı’nda sürükleyici bir görev üslenmiştir. 22 Mayıs’ta Kadıköy Belediye Dairesi önündeki mitingte konuşan Münevver Saime Hanım bu örneklerden biridir: “Her Türk’ün söylemek istediği fakat niçin bilmem yüksek sesle söylemekten çekindiği birkaç sözü ben açıkça söylemek isterim. Evet, açık söylüyorum kardeşlerim. Aldatıcı kaynakların yazdıkları haberlere inanmayın. Bizim tamamiyeti mülkiyemizi muhafaza edecekler. Fakat hangi hudut dahilinde? Bu tasrih edilmedikçe Türkiye’de sulh mümkün olmayacaktır. Ben bu kanaatteyim. İsyan etmeyecek bir Türk kalbi de tanımıyorum.” Türk kadınını mücadeleye çağıran Münevver Hanım, mitingten sonra İşgal Kuvvetleri tarafından tutuklanmışsa da bir kolayını bulup Anadolu’ya geçecek ve orada ordu hizmetine girerek çavuş olarak mücadeleye katılacaktır. O dönem Türkiye’de kadının kanunlar önünde tanınmış bir hakkı yoktur ancak istilacılara karşı kayıtsız kalmamış, bu mitingler aracılığı ile Türk Milleti’nin hislerine tercüman olmuş ve daha esaslı örgütlenmeye yol açmıştır. Sivas Kongresi’nin ardından Sivas’ta Anadolu Kadınları Müdafai Vatan Cemiyeti adı ile bir cemiyet kurulur. Cemiyetin ilk kongresinde Melek Raşit Hanım verdiği nutukta işgal durumunu anlattıktan sonra bundan kurtulmak için; “Gücümüzün yettiği kadar çalışmak ve bu haldeki feryat ve figanımızı bütün medeniyet dünyasına duyurmak ve her türlü fedakarlığı yaparak bu uğurda malımızı canımızı feda etmek için müzakerede bulunmak zorundayız” diyerek İzmir’in işgalinden de söz etmekte ve mücadele çağrısı yapmaktadır. Sivas’ta kurulan bu cemiyetin diğer yerlerde kurulmasını sağlamak için Mustafa Kemal yazıları ile telkinlerde bulunmuştur ve ardından pek çok yerde buna benzer kadın dernekleri kurulmuştur. Cemiyetin Genel Sekreteri Saime (Ayoğlu) Hanım; “Mahalle mahalle geziyor, milli davanın önemini konferanslar, müsamereler, mitingler ile anlatıyor ve toplanan yardımları cephelere ulaştırıyorduk” diyerek aslında kadının Türk Kurtuluş Savaşı’nda hiç de sıradan bir yerinin olmadığını anlatmaktadır. Esarete karşı koyamayan mandacılar kadını da esir etmeye çalışıyor Atatürk 1923 yılında yaptığı bir konuşmasında Türk kadınının mücadeledeki yerini şöyle özetlemektedir: “Belki erkeklerimiz memleketi ele geçiren düşmana karşı süngüleriyle göğüs germekle düşman karşısında bulundular. Fakat erkeklerimizin meydana getirdiği ordunun yaşam kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Yurdun varoluş nedenlerini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve olmaktadır. Kimse inkar edemez ki, bu savaşta ve bundan önceki savaşlarda ulusun yaşam yeteneğini tutan kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun kesip getiren, ürünleri pazara götürüp paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla birlikte kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip cephenin savaş gereçlerini taşıyan hep onlar, hep o yüce, esirgemez, tanrısal Türk kadınları olmuştur.” Gerçekten de o dönemin fotoğraflarına baktığımızda kadının sanıldığının da üstünde bir yerinin olduğunu görüyoruz. Türk töresi aslında hiç bozulmamıştır. Devlet yöneten Türk kadını, genlerindeki bir dürtüyle devlet kuran, toprak koruyan bir misyon edinmiştir kendisine. Demiryollarının yapımında, bakım ve onarımında çalışmaktan tutun da, mermi yapımından mermi taşınmasına kadar erkeğe özgü pek çok göreve de talip olmuştur Türk kadını. Bağımsızlığın ilan edilişinin ardından kadının da bağımsızlık mücadelesi başlayacaktır. Ancak vatanın bağımsızlık mücadelesine karşı çıkanlar, kadının da bağımsızlık mücadelesinin karşısında olacaklardır. Zihniyet değişmez, mandacı mandacıdır. Orduyu Almanlara teslim eden Enver Paşa kadını da nasıl gericiliğe teslim ediyor, 1. Dünya Savaşı başladığında çarşafların ayakların hangi noktasına kadar ineceğini tespit etmek üzere komisyonlar kurduruyorsa, vakti zamanında Amerikan mandasını savunan Halide Edip de; “Hem efendim bizim peçelerimize, perdelerimize ne karşıyorsunuz” diyerek Atatürk’e çatıyordu. TBMM’nin 3 Nisan 1923 tarihli oturumunda ciddi tartışmalar çıkmıştır. Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey kadınların da, yapılacak nüfus sayımında yer almalarını istemiştir ve ciddi tartışma başlatır. Öyle ki Tunalı Hilmi; “Elbette seçme seçilme hakkından bahsetmiyorum” demesine rağmen her zaman olduğu gibi gericiliğin bekçisi vekiller itiraz ederek protesto ederler. Ama Atatürk’ün kafası daha 1918 öncesinde bile her konuda olduğu gibi kadın konusunda da nettir: “Bu kadın sorununda cesur olalım. Kuşkuyu bırakalım. Açılsınlar, onların dimağlarını ciddi bilim ve teknik ile bezeyelim. İffeti fenni sağlık açısından izah edelim. Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim” der ve gerçekten çok cesur davranır. Meclis’te bu tartışmalar olurken bir yurt gezisinde olan Atatürk, TBMM’deki havadan tamamen farklı bir üslupla konuşmaktadır. Kadın erkek eşitliği yasal güvence altına alınıyor “...Çok büyük şükranla görüyoruz ve görmekteyiz ki, her yerde hanımlarımız erkeklerle fikir ve nur yolunda müsabaka edercesine yürüyorlar. Yine şükranla ifade etmek lazımdır ki, kadınlarımız erkeklerin dununda değildir. Hemen her yerde kadın ve erkek seviyesi arasında bir teadül görmekteyiz. ...Şunu ilave edeyim ki kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet-i zahiriye ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası kadınlarımız için şekilde ve kıyafette muvafakiyetten ziyade asıl muzaffer olmak lazım gelen saha nur ile irfan ile fazileti hakikiye ile tezeyyün ve tecehhüz etmektir.” Atatürk kadın ve erkek eşitliğini ve kadının özgürlüğünü yasal güvence altına almak için de hiç tereddüt etmemiştir ve ilk fırsatta 1926 yılında Medeni Kanun kabul edilir. Seçme ve seçilme hakkı belediye seçimlerine katılmak için 1930, milletvekili seçimlerine katılmak için 1934 yılına kadar uzayacaktır ancak dünyanın pek çok “medeni” olarak tanımlanan ülkesinde bile uygulamada olmayan bu kanun devrim niteliğinde olacaktır. Kadın doktordur, mimardır, yüksek mühendistir, hakimdir, tiyatrocudur ve aynı zamanda askerdir. Özellikle 1930’lu yıllara baktığımızda, o dönemin siyah-beyaz fotoğraflarını incelediğimizde inanılmaz bir aydınlık ve renklilikle karşılaşırız. Sade görünümlü Türk kadını en gerici şehirlerimizde bile artık ön plana çıkmaktadır. Atatürk gerçekten kadını ön plana çıkarabilmek için de çaba harcamış, özellikle bazı kadınları çok önemli örnekler haline getirmiştir. Afet İnan ve Sabiha Gökçen: Devrimci Türk kadını modeli Önemli bir Türk tarihçisi, Türk profesörü olan Afet İnan’ın elinden tutarak desteklemiş ve pek çok zaman da yönlendirmiştir. Güçlü bir Afet İnan portresi aslında güçlü bir Atatürk ve Cumhuriyet tablosunun eseridir. Türk tarihi üzerine araştırmaları ona yaptırmış ve bilimsel çalışmalarını desteklemiştir. Bu, Afet İnan’ın kişiliğinde Türk kadınına verilen öyle bir destektir ki, İnan’ın Türk Ocakları salonundaki “Kadın Hakları” konferansında giydiği giysi bile Atatürk’ün çizdiği özel bir modeldir. Cumhuriyet dönemindeki en önemli örneklerden biri de Sabiha Gökçen’dir. Atatürk’ün manevi kızı olan Gökçen, dünyanın ilk kadın askeri pilotudur. Bu bile başlı başına bir devrimdir aslında. Atatürk, Sabiha Gökçen ile pek çok ilki başarmış ve onu kahraman Türk kadınının simgesi yapmaya çalışmıştır. Gökçen’i de pek çok alanda ön plana iterek aslında hem gericilere hem de Batıya da bir mesaj vermektedir. Dersim İsyanı’nda hava operasyonuna katılarak Kürt isyancılarını etkisiz hale getiren Sabiha Gökçen, yine Atatürk’ün isteği ile Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında uçağıyla en alçak noktalarda akrobasi yaparak gericilere meydan okumaktadır. Sabiha Gökçen’i pek çok cesaret sınavına da tabi tutmuştur. Kahraman Türk kadını nasıl olmalıdır ve kadın kendi özgürlüğüne olduğu kadar bağımsızlığa ve Türk devrimine nasıl sahip çıkar? 1937 yılında Hatay meselesi gündeme geldiğinde ortalık karışır ve Atatürk tedirgindir. Bu konuda ılımlı hareket edilmesine karşı durur ve ne pahasına olursa olsun Hatay’ı anavatana katacağını söyler. Fransız diplomatların ve basının da katılacağı bir toplantıya Sabiha Gökçen’i de götürür ve onunla birlikte bir mizansen hazırlarlar. Çok ılımlı ve tavizkar bir konuşma yapan Diyarbakır Milletvekili Sevüktekin’in ardından Sabiha Gökçen yerinden fırlayarak salonun orta yerinde Atatürk’ün daha önceden hazırlattığı konuşmayı sert bir eda ile yapar. Sevüktekin’i eleştirir ve “Hayır Sayın Generalim, biz gençler sizin kadar sabırlı olamayız ve olmayı da istemiyoruz. Bu sabrın sonunda selametin geleceği inancını da taşımıyoruz. Fransa bir oyun içine girmiştir. Bu oyunun sonunda bizim olan toprakları Suriye’ye vermeyi planlamıştır. İş işten geçtikten sonra sizin arzu ettiğiniz sabrın değeri kalmayacaktır. Demir tavında dövülür. Sayın Generalim, şayet sizler işi daha fazla uzatmak niyetinde iseniz ben bütün Türk gençliği adına diyorum ki hayır beklemeyeceğiz, işi uzatmayacağız. Fransa’nın oyununa gelerek Hatay topraklarını başkalarına bırakmayacağız. Biz gençler gerekirse bu işi silahlarımızla da halledebiliriz. Hatay bizim canımız, feda olsun kanımız” diyerek konuşmasını bitirir ve Atatürk’ün daha önceden tembihlediği gibi havaya üç el ateş eder. Bu, Atatürk’ün yaratmaya çalıştığı kahraman Türk kadını modelidir. Yüzü ve saçları açık, yüreğinde bağımsızlık ülküsünü taşıyan ve gerektiğinde de en ön safta çatışarak kendi esaretiyle birlikte vatanın esaretine karşı koyan Türk kadını. Bugün yaratmamız gereken de budur. Türk kadını, o tarihsel mirasa sahip çıkarak, türban dayatması ile birlikte vatanın satılışına, kukla Kürt devletinin kuruluşuna, Kıbrıs’ın verilmesine, bankaların, topraklarını satılmasına engel olmak mücadele etmek zorundadır. Aileyi temsil eden kadın aynı zamanda örgütleyici, toparlayıcı ve gayretli olduğu için en ön safta olmak zorundadır. Esarete ancak böyle karşı koyulur. Eğer yeniden Milli Mücadele diyorsak, bu, kadınların yoğun katılımıyla mümkündür. |