| Ali Özsoy |
Çanakkale’den alınacak ders Kristof Kolomb’un Kızılderili kıtasını keşfetmesinden 423 yıl sonra. Korkunç İvan’ın Kazan’a girmesinden 363 yıl sonra. Son İnka Kralı Tupac Amaru katledildikten 343 yıl sonra. Büyük Kızılderili isyancısı II. Tupac Amaru idam edildikten 134 yıl sonra. Hindistan’da Bahadır Şah’ın başlattığı son Türk-Moğol isyanı yüz binlerin kanıyla bastırıldıktan 58 yıl sonra. Küba bağımsızlığının önderi Jose Marti savaş alanında şehit düştükten 20 yıl sonra. Çin’de Boxer isyanının bastırılmasından 14 yıl sonra. Son Apaçi isyancısı Gerenimo’nun tutsaklıkta ölümünden 6 yıl sonra. Emiliano Zapata’nın öldürülmesinden 4 yıl önce. Ömer Muhtar’ın idamından 16 yıl önce. Vietnam’ın kurtuluşundan 60 yıl önce. Ve Irak’ın işgalinden tam 88 yıl önce. 18 Mart 1915 sadece Çanakkale ve Mustafa Kemal destanının başlangıç tarihi değildir. Aynı zamanda tüm mazlum milletlerin 5 asırlık makûs talihinin dönüşünün de başlangıcıdır. Savaş alanında emperyalistlerin yaşadığı ilk yenilgi, mazlumların ilk zaferi değildi belki. Pek çok sömürge halkı daha önce isyan etmişti. İsyanlar bir özgürlük bayramı ve vatan için şehitlik şenliği gibi başlamış ama hep yenilgiyle ve hesabın tarihe bırakılmasıyla sonuçlanmıştı. Türk Milleti ve Çanakkale’de bağrından çıkardığı, tüm mazlumlara hediye ettiği önderi bu açıdan bir ilki yarattı. Çanakkale direnişi sadece bir sömürgeci devletin değil, hemen hemen bütün sömürgeci Batı devletlerinin aynı anda yenilgiye uğratıldığı bir başlangıçtır. 1922’ye kadar süren bu direniş mazlum ulus isyanlarının niteliğini ve stratejisini değiştirdi. Sömürge halkları Çanakkale’de ve Türk İstiklâl Savaşı’nda Mustafa Kemal tavrıyla tanıştılar. Sadece millete dayanan bir bağımsızlık savaşının başarılı olabileceğini gördüler. Emperyalizmin aslında savaşan ve birleşmiş bir ulus iradesi karşısında ne kadar çaresiz olduğunu öğrendiler. Bugün Çanakkale’ye gittiğimizde dağların tepesinde bizi karşılayan mısralar bu açıdan her şeyi özetlemektedir: Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Mandacılık ve vatan dersleri Mustafa Kemal Atatürk’ün mandacılıkla hesaplaşması aslında Sivas Kongresi’nden çok daha önce 1915’e götürülebilir. Çanakkale Savaşları’na Mustafa Kemal bir yarbay olarak girdi ancak bir ulusun tek umudu olarak çıktı. Bunun temel nedeni şüphesiz ki sadece kahramanlık ve iyi askerlik değildi. Çünkü Çanakkale’de yüz binlerce Türk bu sınavı başarıyla verdiler. Ancak emperyalistleri sadece savaş alanında değil, kendi kafamızda da yenmemiz gerekiyordu. Yüzyıllardır onların diliyle düşünen, onların dinine, kültürüne, tekniğine ve üstünlüğüne inanmış sömürge halklarının en büyük zaafı buydu. İsyanların hep bastırılması da bundandı. Ya yerli hainler, ya da direnişçilerin kendi zihinlerindeki bazı takıntılar Batının en büyük silahlarıydı. Çanakkale’deki Türk Ordusu’nun en büyük zayıflığı da buradaydı. Osmanlı Genelkurmay Başkanı bir Alman’dı. Türk vatanını Türk askeri savunuyordu. Türkler kahramanca her karış toprak için savaşıyordu. Ama Çanakkale’nin en yetkili komutanı Liman Von Sanders’ti. Mustafa Kemal savaşın ilk günlerinden itibaren bunun sıkıntısını yaşadı. Ve vatanı tehlikeye atan bu büyük zaafa karşı direnen ve adeta ikinci bir komuta karargâhı yaratan tek kurmay olduğu için bu savaştan Atatürkleşme yolunda çıkan tek Türk askeri O oldu. Alman istihbaratı ve komutasına isyan Bilindiği gibi başta Enver olmak üzere tüm İttihatçı paşalar Osmanlı ordularını daha Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce Alman komutasına teslim etmişlerdi. Zaten Enver ve bir iki kafadarı hariç kimse Almanların bizi savaşa sokan komplosundan haberdar bile değildi. Bugün vatan savunmasını emperyalist devletlerin istihbaratıyla ve onların vesayeti altında yapmaya çalışanlar için Çanakkale Zaferi büyük bir ders olmalıdır. Atatürk’ün bağımsızlık stratejisinin değil, İttihatçıların mandacı çizgisinin egemen olduğu Birinci Dünya Savaşı’nın diğer cephelerindeki hezimetler ise ibret için çok iyi incelenmelidir. Atatürk Almanların kışkırtmasıyla bizi savaşa sokan İttihatçı zihniyeti cinayet ve gaflet olarak nitelendirmektedir. Çanakkale savunmasında ise bir ulusun intiharı noktasına gelen bu gaflete karşı kayıtsız kalamamış ve Divanı Harp’te yargılanmak pahasına inisiyatif kullanmıştır. Alman istihbaratı ve komutası Çanakkale’de çıkartmanın yerini yanlış hesaplamıştı. Onlar açısından sorun askerlik tekniği sorunuydu. Çıkartmanın yapılabileceği en mümkün araziyi tespit etmişlerdi. Müttefik donanmasının amacı Boğaz’ı geçmekti. Bunun yolu ise Boğaz’ın en müsait noktalarına çıkartma yapmaktı. Oysa Mustafa Kemal, Çanakkale savunmasını basit bir askerlik oyunu gibi ele almıyordu. Bir vatanın ve milletin varlığı tehlike altındaydı. Savunulan her karış Türk toprağıydı. Almanlar için ise savaş Avrupa’da verilmekteydi. İstanbul’un düşmemesi için Boğaz’ın tutulması yeterliydi. Oysa 92 Harbi’ni ve Balkan Savaşlarını çok iyi bilen Mustafa Kemal esas tehlikeyi görüyordu. Düşman Boğaz’ı geçse bile vatan düşmeyebilirdi. Belki İstanbul bir alev topuna dönecekti ama sadece Boğazları ele geçirerek Türkiye’yi işgal etmek mümkün değildi. Hatta tersine, emperyalist ordu kendini bir değil iki kara çıkartması çıkmazı içinde bulacaktı. Esas tehlike Trakya’nın düşmesiydi. Arıburnu’nun önemi buradan kaynaklanıyordu. Bazı Türk komutanlarına göre “askerlik bilimi”, “Alman istihbaratı” ve “Alman emirleri” buranın esas çıkartma noktası olamayacağını kanıtlıyordu. Oysa Mustafa Kemal esas tehlikeyi bu noktada görüyordu. Çünkü ilk bakışta çıkartma için hiç müsait gözükmeyen bu nokta stratejik olarak vatanın en zayıf noktasıydı. Çünkü güçlü bir çıkartma eğer başarılı olursa tüm Türk birlikleri by-pass edilecekti. Böylelikle Müttefik donanmasının Boğazları geçmesine bile gerek kalmadan, düşman orduları savunulması çok zor Trakya ovalarına akacaktı. Böylelikle hem İstanbul hem Türkiye düşecekti. Osmanlı paşası ya da Mustafa Kemal olmak Mustafa Kemal adeta vatanın her karış toprağı tehlikedeymiş gibi tehdidi bütün hücrelerinde hissediyordu. Uyarıları hep bu yöndeydi. Oysa bu noktanın coğrafi koşullarını öne süren ve Alman stratejisine bağlı diğer komutanlar kendisini, uyarılarını duymazdan geliyordu. Osmanlı zihniyeti ile bağımsız Türk zihniyetinin ayrışması ve çatışması artık kaçınılmazdı. Mustafa Kemal vatan için savaş alanında düşmana karşı zaferler kazanmadan önce zihinlerdeki düşmana karşı büyük bir çatışmaya girmek zorunda kaldı. Kendisinden dinleyelim: “Bu manzarayı gördükten sonra Kolordu Kurmay Başkanı Fahrettin Bey: - Bu araziden sadece baskıncı gruplar geçebilir, dedi. Kolordu Komutanı bana dönerek : - Düşman nereden gelecek? diye sordu. Elimle Arıburnu yönünü gösterip, bütün sahil boyunca Suvla’ya kadar işaret ederek ‘buradan!...’ dedim. - Pekala… Buradan geleceklerini kabul edelim. Nasıl ilerleyecekler? Yine Arıburnu’nu göstererek, kolumu yarım çember şeklinde Kocaçimen Tepe’ye doğru çevirerek: - Buradan ilerleyecekler!... dedim. Kolordu Komutanı gülümseyerek omzumu okşadı: - Merak etme gelemezler!... dedi. Kendisini ikna etmek imkânı olmadığını görerek, tartışmayı uzatmayı faydasız buldum. Sadece: - İnşallah sizin dediğiniz gibi olur efendim, demekle yetindim.” Ancak düşman gerçekten de Mustafa Kemal’in işaret ettiği engebeli araziden saldırır. Bu nokta savunmanın en zayıf bırakıldığı noktadır. Emperyalizm zayıf bırakılan yerden çullanmayı her zaman bilir. Vatanı tehdit altında gördüğü ve bağımsız bir zihniyete sahip olduğu için bir tek Mustafa Kemal adeta bir müneccim gibi düşmanın tüm hareketlerini önceden doğru saptamıştır. Sonradan defterine şunları yazar: “6 Ağustos’tan bu yana düşman planı tam benim umduğum ve anlatmaya çalıştığım gibi çıkınca, daha iki ay öncesine kadar benim söylediklerimi kabul etmemekte direnenlerin neler hissetmekte olduklarını tasavvur edemiyorum. Olaylar, onların mantıki olarak hazırlık yapmamış olduklarını göstermektedir ve düşman karşısında yetersiz ölçülerle bütün durumu bir anda kritik bir noktaya getirmişler, milleti büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmışlardır.” İlk zafer karargâhta Gelişmeler birebir Mustafa Kemal’i haklı çıkarır. Cephede durum çok kritiktir. 6 Ağustos’ta başlayan yeni Müttefik çıkartması tüm dengeleri değiştirmiştir. Yapılan hatadan dolayı on binlerin kanıyla kazanılan savaş birden bire kaybedilme noktasına gelmiştir. Bunun üzerine Alman Mareşali Liman von Sanders acele telefonla Mustafa Kemal’e ulaşır. Sanders’in Kurmay Başkanı Albay Kâzım konuşmaya aracılık eder: “- Durumu nasıl görüyorsunuz, nasıl bir çare tasarlıyorsunuz? - Durumu nasıl gördüğümüzü çoktan size iletmiştim. Çareye gelince; bu dakikaya kadar çok müsait çareler vardı. Fakat bu dakikada bir tek çare kalmıştır... Liman von Sanders sorar: - O çare nedir? Mustafa Kemal’in yanıtı net ve kesindir: - Bütün kumanda ettiğiniz kuvvetleri emrime verin. Çare budur!... Karşı tarafın yanıtı ise alaylıdır: - Çok gelmez mi? - Az gelir!...” Ve telefon görüşmesi sona erir. Olaya tanıklık eden Fahrettin (Altay) Paşa şöyle der: “Bizim teklifimiz ‘Kolordu Komutanlığı’nı çok gördüler. Şimdi Ordu Komutanı yapmaya mecbur olacaklar.” Nitekim karargâh Mustafa Kemal’in tüm taleplerini kabul etmek zorunda kalır. Zaten ortada fiili bir durum vardır. Bu an aslında Attila’nın sancağının karargâh otağına tekrar dikildiği andır. Türklük ilk zaferini, karargâhı Alman komutasından devralarak kazanmıştır. Geri kalan süreç zaten Türklüğün ve tüm mazlumların tarihine mal olan bir Atatürkleşme destanıdır. Bizim karargâhımız neresi? Emperyalizmi çok yendik. Çok yenilgiler de tattık. Verilecek daha çok savaşımız var. Bu noktada iki husus ön plana çıkıyor. Birincisi, emperyalizme karşı savaşmaya cesaretimiz var mı? Çünkü vatan savunmasını en tutarlı bir şekilde yapmanın tek yolu bu... İkincisi, vereceğimiz savaşta karargâhımız neresi olacak? Kimi “vatanseverler” vatandan çok sahip olduklarını severler. Vatan onlar için şu anda sahip oldukları ve ileride sahip olacaklarıdır. Böyleleri bugünün gerçeklerinden, dünyanın değiştiğinden, reel politikten, jeostratejiden, büyük güçlerden, dengelerden, teknolojiden ve diğer korkunç canavarlardan bahsederler. Sonuçta canavarların oyuncağı olurlar. Konumları hep değişir. Oysa vatanın sahibi millettir. Milletin bilinci ise bugünden ibaret olamaz. Milletin belleği ve zekâsı binlerce yıllık tarihsel birikimi taşır. Bir gelecek ülküsü taşımak zorundadır. Bu yüzden Atatürk; “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” demiştir. Büyük güçlerin stratejik denge hesaplarını alt-üst eden ve emperyalizmi yenilgiye uğratan bu bakış açısıdır. Ezilenlerin her zaman savaşmaya hazır olduğunu biliyoruz. Yanı başımızda Irak’ta, Filistin’de direniş destanları yazılmaya devam ediyor. Türkiye’de ise binlerce Türk genci şehit olmaya hazır. Vatanımızı yıllarıdır savunuyoruz. İnsanların “Vatan sana canım feda” diye her gün sokağa dökülmesi bundan. Ancak savaşın keskin mantığı kahramanlık destanlarına ağır basabilir. Antiemperyalizmin devrimci önderliği olmadan düşmanı yenmek imkânsızdır. Evet, acı ama bu yüzden bazı kanlar yerde kalır. Şehitler “ölebilir”, vatan “bölünebilir”. Almanya’nın Rus cephesi rahatlasın diye Sarıkamış’ta yaşatılan felaket bir örnektir. Yine Almanya’nın Batı cephesi rahatlasın diye Süveyş kanallarına Mehmetçiğin dökülmesi başka bir örnektir. Osmanlı’nın son yüzyılı, kazanılan savaşların sonucunda kaybedilen koca koca vatan topraklarının tarihidir. Demek ki önemli olan sadece emperyalizme karşı savaşmak değildir. Savaşta pusulasını şaşıranların sonu uçurumlara sürüklenmek olur. Karargâh antiemperyalist ve milliyetçi olmak zorundadır. Önderlik tek dayanak noktası olarak, Atatürk gibi “milletin azmi ve kararı”nı kabul etmek zorundadır. Karargâhı milletin kalbinde kurmak “Necef Çanakkale’den bin kat faziletli” diyen emperyalist uşağı mürteciyi hatırlayın. O da bizim gibi bu gerçeği biliyordu. Irak’ın direnişinin gerçek bir düşmanıydı. O yüzden dinsel geriliğin ve Şeriatçı işbirlikçiliğin Irak’ta egemen olmasını direnişin yenilgisiyle eş anlamlı görüyordu. O mürteci zihniyet emperyalizme, teröre ve bölücülüğe karşı mücadele edenlere hep saldırdı. Bugün ise ne hikmetse baş düşmanı olduğu Ordumuzun yanındaymış gibi davranıyor. “Kelle” dediği şehitler üzerinden propaganda yapıyor. Şimdi varın vatanın içinde olduğu tehlikeyi siz düşünün! 6 Ağustos 1915 sabahı Mustafa Kemal’in göğsünün içinde yanan ateşi duyabiliyor musunuz? Öngörülerinin aynen çıkması ama vatanın da büyük bir felaket ile karşı karşıya kalması… Savunmasız bir vatan ve pusulasız kalmış bir millet gerçeği karşısında Mustafa Kemal gibi kararlı ve iradeli davranabilecek misiniz? Korkmadan, paniklemeden ve yılmadan her an milletin istikbali ve istiklâli için doğru olanı yapmaya hazır mısınız? Meydanlardan meydanlara sürüklenmekten, gözyaşları içinde elde bayrak sallamaktan ve çaresizlikten bahsetmiyoruz. Akıl, kararlılık, disiplin ve cesaretin kalesini sabırla inşa etmekten bahsediyoruz. Atatürk gibi gerekirse yeni ordular yaratmaya, yeni karargâhlar kurmaya hazır mısınız? |