| Eser Özaltındere |
Komünist Hristofyas,
Biraz öncesine gidip baktığımızda, Rum tarafındaki başkanlık seçimlerinin ikinci turunda; bu tura kalamayan Papadopulos’un, Komünist AKEL Genel Sekreteri Hristofyas ile yaptıkları anlaşma sonucunda 3 bakanlık ve Millet Meclisi Başkanlığı kendisine verilmek şartıyla Hristofyas’ı destekleme kararı aldığını görüyoruz. Arkasından da beklenildiği üzere, Komünist Hristofyas’ın başkanlığında kurulan hükümete biri Dışişleri Bakanlığı olmak üzere 3 bakanlık ve Meclis Başkanlığı karşılığında ortak oluyor. Ne var bunda diyeceksiniz! Bence çok şey var. Çünkü, ortaklık yapan partilerden biri milliyetçi, diğeri ise komünist!... Rum milliyetçisi bir parti ile komünist bir parti ortaklık kurabiliyor. Peki, birbirinin zıddı ve antitezi olması gereken iki ideoloji sahibi partinin anlaşarak ortaklık kurabilmesinin mümkün olmaması gerekmez mi? Gerekir belki ama Güney Kıbrıs’ta bu gerçekleşebiliyor. Çünkü bu komünist partinin tüzüğünde Enosis amacı mevcut. Yunan İç Savaşı sırasında bağlı bulunduğu Yunan Komünist Partisi’nden Enosis’in bir ilke olarak benimsenmesi konusunda talimat alıyor. Yani nasıl oluyorsa, komünist ama milliyetçi bir komünist! Bir tarafta bakıyorsunuz eski EOKA’cı, Kıbrıs’ın Türklerden temizlenerek onun bir Elen adası haline getirilmesi için savaşan Türk düşmanı ve Güney Kıbrıs’ta Sırp kasabı Miloseviç’in kara paralarının aklanmasında onun avukatlığını yapmış karanlık bir kişilik olan Papadopulos’un partisi DİKO, diğer tarafta ise ideolojisi gereği Elenlerin üstünlüğü, Kıbrıs’ın Elenleştirilmesi gibi ırkçı politikalara karşı ve aynı zamanda halkların kardeşliği, eşitliği ile onların hak ve özgürlüklerinden yana olması gereken Hristofyas başkanlığındaki komünist AKEL... Ama normalde, karşıt uç noktalarda bulunmalarından dolayı uzlaşamaması icap eden iki parti kol kola girebiliyor. Papadopulos, en uçtaki bir komünist parti ile ortaklık oluşturacağına, ideolojik olarak daha ılımlı noktadaki Kasulides’in DİSİ’sine yanaşmıyor. Oysa DİSİ Klerides’in de partisiydi ve yıllarca Rauf Denktaş ile Klerides Kıbrıs müzakerelerinde aynı masada karşı karşıya gelmişler, uzlaşamasalar da çözüm olanağını daha ileri noktalara taşımışlardı. Ama DİSİ referandumda “evet” oyu kullanmıştı. KKTC halkı gibi Annan Planı’ndan yana tavır koymuştu. Buna karşılık EOKA’cı Papadopulos’un partisi DİKO ile Hristofyas’ın partileri komünist AKEL “hayır”da karar kılmışlardı. Yani EOKA’cı Papadopulos ile komünist Hristofyas gibi ideolojik bazda karşıt olması gereken iki uç, Annan Planı’na “hayır” deme konusunda da uzlaşmışlardı. Sosyalist EDEK de “hayır”cılardan biriydi ve şimdi de Hristofyas koalisyonunda bakanlık sahibi olarak yer alıyor. Papadopulos, son başkanlık seçimlerinin ikinci turunda Annan Planı’na “evet” diyen bir partiye destek vermezken, kendisi gibi Annan Planı’na “hayır” diyen bir partiyle uzlaşmayı tercih ediyor. Sonuç olarak bu iki parti, çözümü Annan Planı’nın da gerisine taşımak istiyor. Oysa Annan Planı da matah bir plan değildi. Türkiye ve KKTC halkı açısından uzun vadede Türklerin asimilasyonuna ve Türkiye’nin adayı tamamıyla ele geçirecek olan Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından güneyden kuşatılmasına olanak sağlayacak bir plandı. Buna karşın EOKA’cı Papadopulos ve sözde komünist Hristofyas tarafından bu plan bile reddedildi. Çünkü bunlar, Türkiye’nin AB sürecinde; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye üye olması nedeniyle “veto” haklarını kullanarak Rumlar açısından Annan Planı’ndan çok daha iyi noktalarda haklar elde edebileceklerine inanıyorlardı. Yani özlemleri, AB müzakerelerini kullanarak Türkleri açık bir şekilde azınlık haline getirmekti. Annan Planı’nın karmaşık mekanizmalı asimilasyonuna sabır göstermelerine gerek yoktu. Başka bir ifade ile daha iyisini elde etmek varken azına neden razı olayım demek gibi bir şeydi. Hadi Megalo İdea’cı ve EOKA’cı Papadopulos’u anladım da, halkların kardeşliğinden, eşitliğinden, hak ve özgürlüklerinden yana olması gereken komünist Hristofyas’a ne oluyor acaba? Nerede kaldı onun komünistliği? Demek ki, KKTC’nin Türk halkının Annan Planı’nda yarım yamalak elde ettiği hak ve özgürlüklere bile tahammülü yok! Bu nasıl komünistliktir çözmek mümkün değil. Bir komünist parti düşünün ki tüzüğünde Enonis var. Bir komünist parti düşünün ki ırkçı bir parti ile koalisyon yapabiliyor. Yine bir komünist parti düşünün ki Türklerin Rumlara köle ettirilmesi konusunda faşist bir partiyle aynı noktaya bakabiliyor. Oldu olacak, platform oluşturma modasına onlar da katılsınlar ve “EOKACI Komünistler Birliği” altında partileşiversinler. Papadopulos ile Hristofyas’ın seçim dayanışması için anlaştıkları ilk konu neydi biliyor musunuz? Annan Plan’nın çöpe atılması ve 8 Temmuz 2006 kararlarına bağlılık… Başkanlık seçimlerinin öncesinde Kasulides, Papadopulos ve Hristofyas kendi programlarını maddeler halinde açıkladılar. Hristofyas’ın programı 11 madde halindeydi. İlk maddede kafadan 8 Temmuz kararlarına atıf yapılıyordu. Diğer bir maddede, iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyondan bahsediyordu ama buralarda AB hukukuna bağlılığı dile getirmeyi de ihmal etmiyordu. Kurnaz ya, aklınca yutturduğunu zannediyor. Çünkü eğer siz AB hukukuna bağlanmayı kabul etmişseniz ve iki bölgelilik ile iki toplumluluk, hatta iki “kurucu” devletlilik “birincil hukuk” olarak kabul edilmemişse, bunların AB mahkemelerine yapılan müracaatlarla zaman içerisinde sulanması ve ortadan kalkması mümkün olabiliyor. Siz o sürece girdikten sonra istediğiniz kadar “Ama bu mahkeme kararları iki bölgeliliği ve toplumluluğu kaldırıyor” diye sızlanıp durun. Size o zaman kıs kıs gülerek; “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye” diyeceklerdir ve iş işten geçmiş olacaktır. Hristosyas’ın bu seçim programı aynı zamanda bir “anti-işgal” bloğuna gönderme de yapıyor. Bu bloğu da KKTC’deki işbirlikçileriyle oluşturmayı hedefliyorlar olsa gerek. Bunların kimler olduğu da ortada: CTP kimliksizleri, Sorosçu sivil toplum örgütleri ve ağzı süt kokan sümüklü “AB bebeleri…”
Bakın burada çok önemli bir nokta var. Rumlar, 8 Temmuz 2006 kararlarıyla Annan Planı’nı çöp sepetine atarak daha da geriye giden bir süreci başlattıklarına ve bunu geri dönülmeyecek şekilde bir kazanım haline getirdiklerine inanıyorlar. Artık o defteri kapattılar ve kazandıklarını düşünüyorlar. Sıra bir sonraki aşamaya geldi. O da Türk askerini Kıbrıs’tan çıkarmak. Bunun için de KKTC’deki “kuş yumurtası” formülüyle yetiştirilmiş aymaz ruhsuzlar güruhuyla işbirliği yaparak etkili bir blok oluşturmaya çalışacaklar. Hristofyas bu konuda işbirlikçileri Talat’a ve Ferdi Sabit’e çok güveniyor. Zaten Talat da ikinci tur öncesi verdiği “İçtenlikle bekliyorum” beyanatıyla Rum Başkanı kim olursa olsun kucaklamaya çoktan hazır olduğunu ilan etti. Bu kişi Hristofyas olursa çok daha mutlu olacaktı. Nitekim, Hristofyas kazandıktan sonra da; “Kendisini uzun yıllardır tanıyorum, seçilmesinden mutluluk duydum” demişti. Bu “anti- işgal” bloğunun ön hazırlıkları, ele geçirilmiş bazı yeni yetmelerin market önlerinde ellerinde mikrofon ve kamera ile halka “TSK’yı KKTC’de isteyip istemedikleri” konusunda soru yöneltme etkinlikleriyle çok önceden kendini göstermeye başlamıştı. Ayrıca, belli bir süre önce Yeni Kıbrıs Partisi altında kurulan bir partinin ilk sloganı da “Önce Lefkoşa’yı askersizleştirelim” şeklinde dile getirilen bir söylemdi. Yeni dönemde bu etkinlikler hızlanarak devam edecek. Rum tarafı bütün ağırlığını o yöne verecek. Buna birçok CTP’li de araç olacak. Yine Hristofyas programında, KKTC tarafındaki daha fazla kişiyi elde etme konusunda kurulacak bir fondan bahsediyor. Bu fona ve bu konudaki çalışmalara maddi-manevi her türlü desteğin verileceğini ifade ediyor. Çok enteresandır, aynı amaçlı bir fon çalışması da Papadopulos tarafından gündeme getiriliyor. Bunlar bu fonlar aracılığıyla KKTC’den çok sayıda kişi ve oluşumu satın almayı hedefliyorlar. AB fonlarının yanında ekstradan Rum fonları da devreye sokulacak. Herhalde, ele geçirilecek kişi konusunda KKTC’deki malum kesimleri çok mümbit bir tarla olarak gördüler. Haksız da değiller. Şimdi ikisini bir araya getirelim; Rumların KKTC’deki yandaş kesimleri de kapsayan “anti-işgal” platformu ve satın alma fonları… Aman dikkat! Bu noktada bir konuyu daha dikkatlerinize sunuyorum. Hristofyas sevdalısı Talat, Papadopulos’un yönetimde olduğu dönemler boyunca sürekli Papadopulos’u suçlayarak, çözümsüzlüğün tek sorumlusu olarak onu göstermişti. Bu o kadar büyük bir kandırmacaydı ki, anlatılacak gibi değil! Çünkü Papadopulos’un çözümsüzlüğün mimari olduğu iktidar dönemi boyunca onun iktidarda kalmasını sağlayan neydi biliyor musunuz? Komünist AKEL’in, yani Hristofyas’ın verdiği destek… Geçen dönem, Papadopulos’un resmi ortağı Hristofyas’tı. Hristofyas bu desteği vermese, Papadopulos iktidarı var olamazdı. Demek ki, bu durumda Papadopulos’un çözümsüzlüğüne komünist AKEL ve Hristofyas da ortaktı. İşbirlikçi Talat bundan hiç şikayet etmediği gibi, bunu dile de getirmedi. Hep Hristofyas’ın bu rolünün üzerini örttü. Onu sürekli korudu. Hristofyas, Papadopulos’un ortağı olarak ama onun arkasına gizlenerek KKTC Türk halkının sürekli aleyhine çalışırken,Talat aptal ideolojik saplantıları yüzünden bu gerçeği görmezden geldi. Her fırsatta Papadopulos’u çözümsüzlükle itham ederek, perde arkasındaki gerçek suçluyu aklamaya çalıştı. Bunun nedeni de Sovyetler Birliği yıkılmadan önceki AKEL-CTP dayanışmasıdır. O günden bugüne yıllar geçmiş, sistemler yıkılmış ve AKEL’in gerçek milliyetçi yüzü ortaya çıkmışken, CTP korkunç bir aymazlıkla hâlâ AKEL’in kuyrukluğuna devam etmektedir. Şu iyi bilinmelidir ki, aynı Talat, Hristofyas’ın başkanlık döneminde de tipik hipnotize durumunu sürdürerek KKTC halkının var olma savaşımına verdiği büyük zararlara yenilerini ekleme potansiyelini aynen koruyacaktır. Bir önceki dönemde Papadopulos önde, Hristofyas arkasındayken, yeni dönemde roller değişecek ve Hristofyas önde, Papadopulos ise arkada yer alacaktır. Ama kandırılan her iki durumda da Talat, Ferdi Sabit ve CTP olacaktır. Papadopulos ve Hristofyas’ın bu danışıklı dövüş politikası son tahlilde Rum milliyetçiliğine yararken, KKTC Türk halkı da Talat, Ferdi Sabit ve CTP’nin bilinçsiz, bilgisiz ve teslimiyetçi politikaları yüzünden Rum’un uşağı olma yolunda emin adımlarla yürüyecektir. Nitekim, başkanlık seçimi sonrası gazete başlıklarından birkaç tanesi çok ilginçti. Bunlardan biri “Nöbet değişimi…” şeklinde iken, bir diğeri “Cismi gitti, ruhu kaldı…” spotuyla gazetelerde yer alıyordu. Yani, bunlardan da anlaşıldığı gibi sadece nöbet değiştiriliyor ve Kıbrıs görüşmelerinde Papadopulos’un ruhunun her zaman varlığını hissettireceği birçok kişinin ortak kanısı olarak gündemdeki yerini alıyordu. Bu koalisyonda komünist Hristofyas’ın, EOKA’cı Papadopulos’un onayı olmadan adım atabilmesi mümkün değildir. Zaten Dışişleri Bakanlığı da Papadopulos’un partisine aittir. Esasında, fotoğrafın dışında değişen hiçbir şey yoktur. Papadopulos’un çözümsüzlük imajlı eskiyen görüntüsünün yerini yıpranmamış ve farklı bir politika izleyecekmiş kandırmacasına cevap verebilecek değişik bir yüz almıştır, o kadar. Ama bunların gerçek yüzleri birbirlerinden hiç de farklı değillerdir. Rum kesimindeki partilerin hepsi, sadece kıyafetleri farklı olan aynı yumurta ikizleridirler. Hristofyas hükümetine baktığınızda bir koalisyon olduğunu görürsünüz. AKEL ve DİKO’nun yanında Türk düşmanı sosyalist EDEK de koalisyonda 2 bakanlık sahibidir. Ve iyi incelediğinizde Türk düşmanlığının koalisyonda temel parametre olduğunu görürsünüz. Ayrıca, bu komünist Hristofyas’ı da çok fazla barış yanlısı filan zannetmeyin! Çünkü bu kişi, tüzüğünde Enosis çağrışımları bulunduran Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri olmasının yanında aynı zamanda; “Sınırlarımız Girne’den başlar” demekten kaçınmayan, kendisini (halen böyledir) “Girne milletvekili” olarak vasıflandıran, başkanlığı kazandıktan sonra yandaşlarına yaptığı konuşmada “vatanın bütünleştirilmesi” sözünü veren Rum milliyetçisi bir komünisttir. “Sınırların Girne’den başlaması” ve “vatanın bütünleştirilmesi” ne demektir? Kıbrıs’ın bütününü Rumların bir vatanı olarak görmek, onun bütününü ele geçirmek ya da bütününde Rum hakimiyetini sağlamak, yani Kıbrıs’ı bir “Elen adası” yapmak idealidir. Ya sanal “Girne milletvekilliği” ne anlama gelmektedir? O da şu anlamı içermektedir: Girne Rum vatanının bir parçasıdır ve işgal altındadır. Bu vatanın yönetildiği yer de Rum Meclisi’dir. Dolayısıyla da işgal altındaki Girne’nin temsil edilmesi gereken kurum da ancak Rum Meclisi olabilir. O yüzden Girne işgal altında da olsa biz onu Rum Meclisi’nde temsil etmeye devam edeceğiz… İşte, özü değil sözü komünist olan Hristofyas budur! Peki aynı mantığa göre Türklerin bu Rum adasındaki konumu ne olacaktır? Azınlık olarak Rum’a bağlı yaşamak ve zaman içerisinde asimile edilmek... Bir benzetme yapmak gerekirse, Hristofyas’ın, bir zamanlar özel harekatçı Ersever’in deyimiyle “siyaset fahişesi” olarak nitelendirilen Talabani’den pek farkı yoktur. Bunu, daha ayağının tozuyla gelir gelmez verdiği beyanatlardan çıkarmak mümkündür. Nitekim Hristofyas, yemin sonrası yaptığı açıklamada talep ettiği çözümü dile getirirken; “a- İşgale ve kolonizasyona son verilmelidir, b- Yabancı güçlerin iç meselelerimize müdahale hakkı elenmelidir (yani garantörlük anlaşması ortadan kaldırılmalıdır), c- Türk Ordusu çekilmeli ve adanın askersizleştirilmesine yönelik bir çözüm öngörülmelidir, d- Göçmenlerin mülklerine geri dönmeleri de dahil her türlü hak ve özgürlüklere imkan tanıyan bir çözüm üzerinde çalışılmalıdır, e- Federal Cumhuriyetin tek bir egemenliği, tek bir temsiliyeti ve tek bir vatandaşlığı olmalıdır (yani Türk halkının self-determinasyon hakkı bulunmamalıdır)” şeklinde ifadeler kullanmıştı. Bütün bu maddeler zaten Rumların Annan Planı’na alternatif olarak sundukları 8 Temmuz kararlarında mevcuttu. Şimdi teslimiyetçi ve teslimatçı Talat’a soruyorum: Sen bu maddelere “evet” diyebilir misin? Bunların, “çözümsüzlüğün mimarı” olarak ilan ettiğin Papadopulos’un önerilerinden ne farkı vardır? Bu çözüm önerileri, senin yakından tanıdığın ve başkan olmasından “büyük mutluluk” duyduğun Hristofyas’ın gerçek yüzünü bütün açıklığıyla gözler önüne sermiyor mu? Zaten Talat da, Hristofyas’ın Türkiye’nin garantörlüğünün kalkması ve Türk askerinin çekilmesiyle ilgili mırıldanmalarının hemen arkasından; “Garantörlüğün kaldırılmasını ve Türk askerinin çekilmesini istemek demek, anlaşmak istememek anlamına gelir. Çünkü Garantörlük Antlaşması uluslararası bir antlaşmadır” diye bir karşı açıklama getirdi. Talat’ın, Garantörlük Antlaşmalarının uluslararası antlaşmalar oluşuna gönderme yapışında bile bir teslimiyetçilik ruhu sezinleniyor. Sanki demek istiyor ki; “Ey dava yoldaşım Hristofyas! Bana kalsa, ben bu Garantörlük Antlaşmalarını takmam ve hiç hoşlanmadığım TSK’yı bir kalemde gerisin geri gönderirim ama ne yapayım ki bunlar uluslararası antlaşmaları ilgilendiren konular olduğu için elim kolum bağlanıyor…” Biz tekrar Hristofyas’ın açıklamalarına dönelim. Yukarıda Hristofyas’ın art niyetini gösteren maddelerden bahsettik. Bir de, göz boyayan maddeleri var. İsterseniz biraz da onlara değinelim. Bunlardan birinde şöyle diyor: “...Toprağı, halkı, ülkemizin kurumlarını ve ekonomisini 1977 Makarios-Denktaş ve 1979 Kiprianu-Denktaş Doruk Anlaşmalarında öngörülen iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon çerçevesinde birleştirecek bir çözüm…” Bu federasyon biçimindeki çözüm yolu, hele bir de Denktaş’ın gerçekleştirdiği müzakerelere dayanıyorsa, öpüp de başımıza konulacak bir formülmüş gibi görülebilir. Ama işin aslı öyle değildir. Çünkü Hristofyas, çözüm önerileriyle ilgili başka bir maddede de; “Çözüm, BM’nin Kıbrıs’la ilgili kararlarına dayanmalı, uluslararası hukuka ve Avrupa hukukuna ve de insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmelere uygun olmalıdır” şeklinde bir söylem kullanıyor. İşte bu noktada tuzak ortaya çıkıyor. Siz istediğiniz kadar iki bölgeli, iki toplumlu, hatta iki devletli federasyon oluşturun; eğer konuyu AB hukukuna bağlarsanız ve bu ayrıcalıklar AB nezdinde “birincil hukuk” maddesi olarak kabul edilmiyorsa, AB mahkemelerine yapılan başvurular neticesinde iki toplumluluk da, iki bölgelilik de, iki devletlilik de zaman içerisinde ortadan kalkacaktır. Yani, ilerleyen yıllarda Kıbrıs Türk halkı farkında olmadan Rum Devleti’nin bir azınlığı haline gelecektir. İki bölgelilik ortadan kalkacaktır çünkü Rumların yaptığı başvurular neticesinde ve AB iç hukukuna dayanarak Türk Devleti’nin bölgesindeki topraklar Rumlar tarafından satın alınabilecek ve Türk Devleti bölgesi ayrı bir bölge olmaktan çıkarak o anlı şanlı Türk-Rum Kurucu Devletlerinden oluşmuş federasyon Rumların hakimiyetindeki bir üniter devlet haline gelecektir. Bu mahkemelere başvurarak yapılan ele geçirmeler sadece toprak konusunda değil, “insan hakları” gerekçesinden ve yine AB iç hukukundan hareket ederek siyasi, ekonomik ve kültürel olmak üzere her konuda devreye sokulacak ve böylelikle Kurucu Türk Devletinin hakları gasp edilecektir. Zaten, Hristofyas’ın çözüm önerileri şartlarından birinde “göçmenlerin topraklarına dönmesi” maddesi vardı. Yani bu maddeye göre, daha başından itibaren çok sayıda Rum Türk tarafına yerleşme haklarına sahip olabilmektedir. Bunun üzerine bir de AB hukukuna bağlanmaktan dolayı mahkemelere yapılan başvurularla elde edilen hakları koyarsak ister istemez zaman içerisinde Türk Kurucu Devleti veya Türk bölgesi diye bir şey kalmayacaktır. Bu hak gasplarına karşı Türkiye Cumhuriyeti de bir şey yapamayacaktır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti AB’ye üye değildir. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin tek bir müdahale hakkı olabilir. O da uluslararası “Garantörlük Antlaşmalarına” dayanmaktır. İşte Hristofyas bunu bildiği için, Türkiye Cumhuriyeti’nin son kozunu da, “Garantörlük Antlaşmaları”nı yok sayma şartını ileri sürerek ve o konuda direterek ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Göz boyama maddelerinin birini yorumladık. Gelelim ikincisine! Bu maddeye göre Dimitri Hristofyas; iki toplumun federasyon çerçevesindeki siyasi eşitliğini, Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarında belirlenen şekliyle desteklediklerine dikkat çekiyor. Biz iki bölgelilik, iki toplumluluk ve onların siyasi eşitliği deyince Hristofyas’ın âlicenap biri olduğunu filan zannederiz. Çünkü iki toplumun siyasi eşitliği haklarını da Türklere teslim ettiği şeklinde bir sanıya kapılırız. Gerçekte işin aslı öyle değildir. Neden derseniz, Hristofyas bu siyasi eşitliği Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarına bağlayarak dejenere etmiştir de ondan… Yani Güvenlik Konseyi ve BM kararlarını, AB hukukunu birlikte alıp yorumlarsanız, Kıbrıs Türk halkına hiçbir şey kalmadığı gibi uzun mücadeleler ve sıkıntılar neticesinde kurup bütün dünyaya örnek olarak sunduğu devletinden de olacaktır. Teslimiyetçi Talat ve CTP bundan en ufak bir rahatsızlık duymayacaktır. Çünkü misyonları teslimat üzerinedir. Zaten ikide bir; “Biz tanınmak istemiyoruz ki!” diyen bir cumhurbaşkanından ne beklenilebilir ki?… Rum, hiçbir şeyi şansa bırakmamakta, Türkleri Türklerden çok daha iyi tanımakta ve ona göre önlemlerini almaktadır. Rum aynı zamanda, sömürgecilerle birlikte çalışmaktadır. Daha doğrusu Kurtuluş Savaşı’nda da görüldüğü gibi onların bir parçasıdır. Dolayısıyla sömürgecilerin Kürtçülere dikte ettikleri plan neyse, Rumlarla birlikte oluşturdukları plan da aynıdır. Bütün bu genel sömürü planının içerisindeki “Truva atları”nın kimler oldukları da ortadadır. Bir de son dönem moda bir söylem var: Talat gerçekleri gördü!.. Biraz geç kalmadı mı acaba? Bakın Hristofyas, ilk açıklamalarında bile hâlâ, iyi niyet jesti olarak Maraş’ın verilmesini ve Türk askerinin sembolik bir oranda adadan çekilmesini ileri sürme şımarıklığını gösterebiliyor. Onun bu “rabbenâ hep bana” açgözlülüğünün sorumlusu kimdir? Baştan aşağı AKEL’in yancılığını yapan Talat, Ferdi Sabit ve Sonay Adem gibilerinin de içinde bulunduğu kimliksiz CTP’dir… Ayrıca da Talat, “gerçeği görmemiş”, sıkışmış ve mecbur kalmıştır! İnanın bana, ufacık bir çıkış noktası yakalasın, teslimat konusunda eskisinden çok daha azgın olacaktır. O yüzden hiç kimse Talat’ı, Ferdi Sabit’i ve CTP’yi aklamaya kalkmasın! Bunların Kıbrıs Türk halkına ve davasına verdiği zararın haddi hesabı yoktur. Hristofyas’ı ve Papadopulos’u çok kınamamak gerekir. Çünkü uluslarına olan görevlerini yerine getirmektedirler. Ama Talat ve takımının affedilir hiçbir tarafı yoktur. Onlar sahibinin sesidirler. Sahibinin sesi olan siyasetçilerden de halklarına hiçbir zaman yarar gelmemiştir. Bu tecrübeyle sabittir… |