| İnan Kahramanoğlu |
Chavez ulusalcılık öğretiyor! Hugo Chavez’in iktidara gelişi, Venezüella sınırlarını da aşarak neredeyse bütün dünyada sömürgeci yağmaya, kapitalist sömürüye ve emperyalist işgale karşı gelişen ulusalcı mücadeleler için hem bir rehber hem de güçlü bir moral kaynağı oldu. Chavez’le birlikte ezilen dünyanın antiemperyalist mücadelesi artık çok daha güçlü. Küba Devrimi’nin liderleri Fidel Castro ve Che Guevara’dan yıllar sonra artık dünya çapında ABD hegemonyasına karşı açıkça meydan okuyan ve sosyalist bir toplum inşasından bahseden bir liderlik tam da bu nedenle ABD emperyalizminin en önemli düşmanlarından birisi haline gelmiş durumda. Kimileri tarafından kitabi sol kriterlere uymadığı için eleştirilse de, Chavez sadece dünyanın solcu ve devrimci hareketleri için değil, radikal İslamcı hareketlerden sosyal demokratlara kadar uzanan geniş bir siyasal yelpazede büyük ilgi ve destek topluyor. Chavez ve Venezüella devrimi özellikle ülkemizin içinden geçtiği kritik süreçte ulusalcı mücadelenin hangi temeller üzerinde yürümesi gerektiği konusunda da önemli ipuçları veriyor. Bugün ülkemizde Yeniçağ gibi ülkücü ve yeminli sol düşmanı bir gazete bile Chavez’e alkış tuttuğuna göre demek ki Chavez’den öğrenilecek gerçekten çok şey var! 1- Devrim yapmış bir gelenek ve ideolojiye dayanmak Chavez’i yalnız ülkesinde değil dünyanın en ücra köşesinde bile bu kadar sevilen bir lider haline getiren en temel etken şüphesiz Chavez’in bütün dünyanın efendisi pozundaki ABD emperyalizmine karşı gösterdiği tavizsiz duruş. Ancak sayısız siyasal hareket içinde yalnızca Chavez’in bu tür bir dik duruş sergileyebilmesinin ise şüphesiz bir takım sebepleri olmalı. Tam da burada Chavez’in Bolivarcı geleneğe ve onun bıraktığı sömürgecilik karşıtı milliyetçi direniş mirasına olan tavizsiz bağlılığından bahsetmek gerek. Simon Bolivar, Latin Amerika’nın sömürgeleştirilmesine karşı giriştiği milliyetçi direniş çizgisiyle bütün kıtada, kendisinden sonra gelişen bütün solcu ve devrimci gerilla hareketlerine büyük bir mücadele birikimi bıraktı. Venezüella solu da yalnızca Bolivar değil, Panço Villa, Sandino, Zapata gibi efsanevi ulusal kurtuluş savaşçılarına dayanan bir geleneğin devamcısı olduğunu her fırsatta ortaya koyuyor. Türkiye’de soldan korkarak ve kaçarak bir ulusal mücadele ve onurlu politika bekleyen çevrelerin bu açıdan Chavez’den öğrenecekleri çok şey var. Burada muhtemel bir karşı fikir olarak Latin Amerika gibi solun geleneksel olarak güçlü olduğu ve sandıktan pek çok sol iktidarın çıktığı bir kıta ile Türkiye gibi geleneksel sağ güçlerin hakimiyetindeki bir ülkeyi karşılaştırmanın bir çelişki olacağı söylenebilir. Ancak Latin Amerika’nın diğer ülkeleri için bu tür bir karşı çıkış doğru olsa da Venezüella açısından durum bunun tam tersidir. Venezüella’da radikal sol partiler hiçbir zaman yüzde 8-10 oy oranını aşabilmiş değillerdir. Oysa Chavez son genel seçimlerde % 62,84 gibi Venezüella açısından tarihi bir seçim başarısı yakalamıştır. Hem de ABD ve onun ülke içindeki yerli işbirlikçileri ve hakim oligarşinin her türlü karşı saldırısına rağmen. Chavez’in bu başarısı aslında Türkiye dahil pek çok ülke açısından da geçerli; ülkenin devrimci geleneğine sahip çıkma olgusunun zorunluluğuna işaret ediyor. Türkiye’de de, gerek DP diktatörlüğüne karşı gelişen 27 Mayıs devriminde, gerekse 68 gençlik hareketinde temel sloganlar “Atatürkçülüğe dönüş”, “Kuvayı Milliye” ve “İkinci Kurtuluş Savaşı”dır. Dolayısıyla bugün Chavez’den Türk devrimcileri için alınacak en büyük ders, Atatürkçü ideolojinin bir devrim programı olarak devrimci özüne uygun şekilde yeniden canlandırılması ve siyasal bir direniş hareketine çevrilmesi olmalıdır. 2- Asker-sivil ayrımı değil halk-ordu birlikteliği Chavez, Venezüella gibi ülke ekonomisinin daha çok petrol ihracatına bağlı olduğu ve işçi sınıfının petrol sanayii içinde partizan uygulamaların bir sonucu olarak sayısal anlamda şişirildiği ancak politik olarak güçlenemediği bir ülkede işçi sınıfına dayanan bir siyasal mücadele yerine ezilen halk sınıflarına ve toplumun en yoksul kesimlerine dayanmayı tercih ediyor. Chavez’in toplumsal ve siyasal devrimi ilerletmede en çok yararlandığı güç ise ordu. Venezüella’da da Türkiye’de olduğu gibi ordu, aristokrat sınıfların temsilcilerinin değil tam tersi biçimde yoksul halk çocuklarının oluşturduğu bir kurum. Bu özelliği dolayısıyla da Venezüella tarihi, pek çok noktasında sol hareketler ve ordu arasında gelişen pek çok ihtilal girişimine sahne oldu. Elbette yine bizim ülkemizde olduğu gibi hakim oligarşinin ve ABD emperyalizminin manipule ettiği ordu içi hareketler de yok değil. En son Chavez’i devirmek için gerçekleştirilen 11 Nisan 2002 darbesinde de Amerikancı generaller başroldeydi. Ancak yine de bu darbeye katılımın ordunun ancak yüzde 20’lik bir kısmını harekete geçirdiğini belirmek gerek. Chavez ülkemizde solculuk iddiasındaki pek çok siyasal hareketin asker-sivil ayrımı ve ordu düşmanlığına saplanıp kalan politik çizgisinin tam aksi biçimde bir asker-sivil ittifakı ile ülkeyi yönetiyor. Ancak burada esas yönelimin sivil katılımın güçlendirilmesi ve gerçek anlamda bir halk katılımının ve halk yönetiminin yaratılması olduğu mutlaka belirtilmeli. Zaten darbe girişiminin ardından sokaklara dökülen milyonlar sayesinde darbe girişimi de boşa çıkartıldı ve rejimin esas dayanağının halk olduğu gözler önüne serildi. Askerler, gerek teknik imkanlarıyla gerekse disiplinli ve çabuk organize olma özellikleriyle her türlü sosyal proje içinde önemli görevler almaktalar. Yoksullara ev yapımından belediye hizmetlerine, köylünün tarımsal alanda eğitilmesinden balıkçılık tekniklerine kadar her alanda halkın yaşam seviyesini arttıracak faaliyetlerde ordu hem proje hem de insan gücü anlamında büyük bir rol oynuyor. Chavez bunu daha da ileri götürerek son dönemde, ordu içinde sosyalist fikirlerin tartışılması ve güçlenmesi isteğini de resmen açıklamış durumda. Türkiye’de 68 döneminin ünlü “Ordu-gençlik el ele” ve “Ordu millet el ele” sloganları düşünüldüğünde (kimi solcuların pek hoşuna gitmese de) Chavez’in asker-sivil ittifakının ezilen dünyanın solcu mücadeleleri için pek de yeni bir formülasyon olmadığı söylenmeli. 3- Parlamenter aldatmacaya karşı halk demokrasisi Chavez iktidarına kadar Venezüella’da halkın neredeyse dörtte üçü seçimlere katılmayacak kadar sisteme tepkiliydi. Parlamentarizmin sahte ulusal egemenlik söyleminin tersine Chavez, hem halkın tüm süreçlere bizzat katıldığı, hem de söz ve karar hakkını anayasal güvence altına aldığı bir siyasal sistemi büyük ölçüde yerleştirmiş durumda. Chavez’i iktidara getiren sürecin merkezinde de bir “Anayasa Kongresi” toplamak ve ülkede demokratik ve halkçı bir yönetim kurmak vardı. Anayasa Kongresi fikri kısa zamanda Chavez’in halk içindeki popülaritesini arttırdı ve onu iktidara kadar taşıdı. Kimileri daha sert bir geçiş yapmamakla eleştirse de, Chavez “barışçıl devrim” olarak adlandırdığı geçiş sürecinde sol açısından yeni bir tartışmayı da gündeme getirmiş durumda. Chavez darbecilere karşı bile şiddete başvurmaktansa anayasal ve hukuksal bir yargılama aşamasının önünü açarak kendi destekçilerinden bile eleştiri alma pahasına kurmaya çalıştığı anayasal sistemi işletti. Bu da halkın gözündeki inanırlığının daha artmasını sağladı. Ancak bu “barışçıl geçiş”ten kastın egemen sınıflarla bir uzlaşmaya gitmek olmadığını da hemen belirtmek gerek. Chavez devrimci güçlerin örgütlülük zafiyetini dikkate alarak ülke içinde ciddi bir çatışma yaratmak yerine gerekli toplumsal ve siyasal hazırlıkları adım adım tamamlayarak burjuvazi ile hesaplaşmak gibi bir yol izliyor. Bu amaçla da yalnızca seçimli sistem içinde değil, üretim ve toplumsal yaşamın her alanında işçi denetimi ve halk katılımını en üst seviyeye çıkararak egemen sınıfların karşısına halkın örgütlü ve demokratik mücadelesini koyuyor. Tabii doğal olarak bu yöntem çeşitli sol kesimler içinde belirli tepkilere ve tartışmalara da yol açıyor. Ancak gidişat ve oligarşinin giderek artan rahatsızlığına bakılırsa Chavez’in en azından Venezüella özelinde başarıya giden özgün bir devrimci dönüşüm ortaya koyduğu söylenebilir. 4- Ezilen ve yoksul halk sınıflarına dayanmak Chavez’in her geçen gün daha da güçlenerek Bolivarcı devrimi kurumsallaştırma yolundaki başarısının sırrı, toplumun en yoksul ve en alt tabakalarına dayanan bir toplumsal program ortaya koyması. Zaten Chavez’in gerçek anlamda meşruluk kazanmasının da temelinde bu yatıyor. Orta ve üst sınıfların temkinli ve giderek karşıt tutumlarına rağmen Chavez halkçı doğrultusuyla yoksulluk kıskacındaki Venezüella halkıyla çok güçlü bağlar kurmuş durumda. Neoliberal ekonomi politikalarının kamusal hizmetleri neredeyse sıfırlayan yönelimin aksine Chavez eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten ulaşıma kadar pek çok alanda ücretsiz devlet hizmeti verirken, topraksız köylülere yönelik büyük bir toprak reformu, kooperatifleşme desteği, işçi hakları ve fabrikalarda işçi denetimi gibi pek çok sosyal projeyle de halkçı bir ekonomi modelini günden güne daha da hızlandırarak yerleştiriyor. Bu halkçı yönelim Chavez’le yoksul sınıfların bağını güçlendirirken, petrol rantı ile beslenen büyük sermaye ve bürokrasiden oluşan oligarşinin büyük tepkisiyle karşılaşıyor. Chavez ise her ne kadar şu anda burjuvazi üzerinde sistemli bir yok etme planı uygulamaya koymamış olsa da adım adım ve gözle görülür bir biçimde toplumun sömürücü sınıflarının tasfiyesine yöneldiğini hem açıkça söylüyor hem de mevcut toplumsal veriler bu söylemin gerçekliğini kanıtlıyor. Zaten tam da bu nedenle Venezüella Komünist Partisi dahil pek çok sol parti Chavez’e olan desteklerini ve Bolivarcı devrimin ilerleyişine olan katkılarını sunmaktan vazgeçmiyorlar. 5- Piyasadan kurtulmak: Halkçı ekonomi Neoliberalizme ve kapitalist sistemin ilerleyişine açık bir meydan okuma olarak algılanması gereken bu politik çizginin temelinde piyasadan kurtulmak var. Chavez, Ulusal Meclis’ten aldığı yetki ile ilk etapta Toprak Yasası, Bankacılık, Balıkçılık, Hidrokarbon ve Mikro Finansman Yasaları gibi, hakim sınıfların ekonomik güçlerini kıran 49 yasa ile sosyoekonomik yapıya yönelik köklü bir dönüşüm planladığını ortaya koydu. Bu yasaların ortaya koyduğu ekonomik yönelim, o güne kadar Chavez’e temkinli yaklaşan hakim sınıfların sürecin tam anlamıyla kapitalist piyasa ekonomisini yok etmeyi hedeflediğini görmelerine ve açık bir biçimde muhalif saflara geçmelerine yol açtı. Chavez, her ne kadar iktidara geldikten sonra kendisinden beklenildiği gibi dış borçları ödememe politikası gütmediyse de IMF ve Dünya Bankası projelerini tümüyle reddeden ve ülkenin kendi kaynaklarına dayanan bir ekonomi idaresi kurmaya yönelmiş durumda. Bilindiği üzere Mustafa Kemal de Osmanlı’dan kalan borçları tümüyle ödemesine rağmen dış borç ve yabancı sermayeye tümüyle kapalı bir halkçı ekonomi modeli ortaya koymuştu. Şimdi aradan geçen neredeyse seksen yılın ardından Chavez, Atatürk’ün izinde halkçı bir ekonominin temellerini atıyor. Bu politikanın önemli bir uzantısı ise ülkenin en önemli gelir kaynağı olan petrol sanayisinin denetim altına alınması. Chavez adım adım gerçekleştirdiği bir plan dahilinde ülkenin petrol üretimini BP, Shell, Total gibi tekellerin denetiminden alarak devlet kontrolüne sokmuş durumda. Dolayısıyla Chavez’in piyasa karşıtı halkçı ekonomisi, büyük sermayeyi tasfiye ederek ülkenin öz kaynaklarının Venezüella halkının çıkarları için kullanılmasını sağlıyor. Ülkemizde hâlâ IMF ile işbirliği yaparak, “iyi özelleştirmeler” ve “karma ekonomi”den bahsederek ülke ekonomisinin adım adım yabancılaştırılmasını destekleyen sözde ulusalcı politikalara karşı Chavez, piyasadan ve kapitalizmden tam bir kopuşun ne kadar gerekli ve ne kadar da sonuç alıcı olduğunu öğretiyor. 6- Ulusalcı mücadeleyi sosyalizme yöneltmek Ulusalcılık ve halkçılık temelinde ilerleyen Venezüella devriminin antiemperyalist karakteri gelinen noktada açıkça bir sosyalist devrime dönüşmüş durumda. Chavez 1999 başlarında iktidara geldiğinde başlattığı ulusal programın adını, aradan neredeyse altı yıl geçtikten sonra açıkça “21. Yüzyıl Sosyalizmi” olarak adlandırmaya başladı. Özellikle 11 Nisan darbesinden sonra ülke içindeki asker-sivil oligarşinin ve ABD emperyalizminin devrimi yok etmeye yönelik saldırısı, ulusal mücadelenin daha da güçlü kılınması ve yenilmez bir hale getirilmesi için sosyalizme ilerleme ihtiyacını daha da netleştirdi. Chavez “21. Yüzyıl Sosyalizmi” olarak adlandırdığı modeli şöyle tanımlıyor: “Bu devrimdir. Bu sosyalizmdir. Devrimci demokrasi 21. yüzyılın sosyalizmine, Bolivarcı, Venezüellalı, Latin Amerikalı damgasını taşıyacak bir sosyalizme doğru bir yol, bir köprü bir geçiş yaratacaktır.” Chavez’in, sosyalist modeli Venezüellalı ve Bolivarcı temelde tanımlaması aynı zamanda enternasyonal fikirlere karşı kendi ülkesinin gerçeklerine dayanan bir ulusal sol anlayışı da gündeme getirerek dünya çapında ulusal sol ideoloji ve mücadeleye önemli bir katkı yapıyor. Chavez, kapitalizm çerçevesinde kalarak ulusal ve bağımsız bir politika izlenebileceği yanılsamasını da şöyle yanıtlıyor: “ Kapitalizm çerçevesinde kapitalizme bir alternatif yoktur. Kapitalizmle sosyalizm arasında bir üçüncü yol yoktur. Dolayısıyla Latin Amerika ölçeğinde 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ni yeniden kurmak gerekir.” Bir başka konuşmasında da yine benzer bir vurgu ile; “Kapitalizm barbarlıktır. Buna her gün daha fazla inanıyorum... Entelektüellerin bir çoğu kapitalizmi aşmak gerek diyor, oysa ben eklemek istiyorum ki kapitalizm çerçevesinde kalarak onu aşamayız, hayır. Sosyalizm yoluyla, gerçek sosyalizmle onu aşmalıyız” diyerek Bolivarcı devrimin yolunu ortaya koyuyor. 7- Ezilen dünyada sınıf mücadelesi: Ulusal mücadele Chavez’in “21. Yüzyıl Sosyalizmi” doğrultusundaki ilk icraatı ülkenin adını “Venezüella Bolivarcı Cumhuriyeti” olarak değiştirmek oldu. Böylelikle enternasyonalizm ve kozmopolitizm batağındaki pek çok “sol” hareketin ulusal sola yönelik milliyetçilik suçlamasına anlamlı bir yanıt verilmiş oldu. Chavez, devrimin niteliğine yönelik konuşmalarında Marksist anlamda bir sınıf mücadelesine inanmadığını açıkça belirtti. Venezüella’nın sömürgeciliğe karşı verdiği ulusal mücadelede esas çelişki de böylelikle bir burjuvazi-işçi sınıfı çelişkisi olarak değil, Latin ulusu ve sömürgecilik çelişkisi olarak tanımlanmış oluyor. Bugün TÜRKSOLU’nun “Türk milliyetçiliği” ve “Türk birliği” politikasını eleştiren kimi sözde solcuya cevap verircesine, Chavez Latin ulusunun kendi öz kültürünü yeniden bulmasını ve kıta çapında bir Latin ulusu kimliği ve Latin birliğinin oluşmasının hayati önemde olduğunu söylüyor. Latin Amerika Birliği yalnızca Chavez’in fikri de değil. Bu konuda kendisine en büyük destek Fidel Castro’dan geliyor. Bolivar’dan beri gelen “tek bir Latin ulusu” ve “tek bir Latin Amerika” düşü şimdi Chavez ve Castro tarafından ete kemiğe büründürülüyor. Bu çerçevede özellikle Latin ulusunun kültür ve uygarlık birikimini ortaya çıkarmaya yönelik pek çok adım da atılmakta. Özellikle sömürgecilik tarafından yok edilen Aztek ve Maya kültürlerinin ulusal köken olarak yeniden gündeme alınması, sömürgecilikle tarihsel bir hesaplaşma ve yeni bir ulusal inşaa için atılan adımlar olarak öne çıkıyor. Bunun ulusal bir uyanışı tetiklediğini de belirtmek gerek. Neredeyse 500 yıldır Caracas’ta bulunan Cristoph Colomb heykelinin halk tarafından yıkılması bu ulusal uyanışın önemli bir göstergesi. 8- Üçüncü Dünya ve kıtasal birliğe dayanan antiemperyalist cephe Chavez’in ABD emperyalizmine karşı çok kutuplu bir dünya yaratma ihtiyacına yaptığı vurgu güncel bir ihtiyaçtan öte kendisine Bolivar’dan kalan bir miras. Bolivar ABD’nin Venezüella ve diğer Latin ülkelere karşı bir tehdit olarak öne çıkacağına daha o günlerde ortaya koymuştu. Chavez de ABD hegemonyasına karşı Brezilya, Bolivya, Peru, Şili, Arjantin gibi Latin Amerika ülkeleri ile bir dayanışma yaratmaya çalışıyor ama bununla yetinmeyerek Asya ve Afrika gibi Üçüncü Dünya’yı oluşturan bölge ülkelerini de bir antiemperyalist blok içinde bir araya getirmeye çalışıyor. İktidarının ilk yıllarında Saddam Hüseyin’e yaptığı anlamlı ziyaret ve son dönemde İran’la kurulan ABD karşıtı ittifak, ABD emperyalizmine karşı ezilen ülkelerin izlemesi gereken bir yol haritası çiziyor. Chavez, ABD karşıtlığını örgütlü bir güce dönüştürmeye çalışırken aynı zamanda bunu ABD denetimindeki piyasa sistemine karşı bir Üçüncü Dünyacı ekonomik dayanışmaya da çevirme niyetinde. Özellikle yine Castro’nun büyük desteğini alan ALBA projesi ABD tarafından hâlâ engellenmeye çalışılıyor. 9- Gerçek düşman ABD emperyalizmi Chavez, bütün bu birlik ve ittifak arayışları içinde her fırsatta ulusal hareketlerin ve ezilen halkların en büyük ve gerçek düşmanının ABD emperyalizmi olduğunu söyleyerek ABD’yi topa tutuyor. Amerikan emperyalizminin serbest bölgeler oluşturma projesinin çökertilmesi, petrol üreticisi OPEC ülkelerinin yeniden inisiyatif kazanmaları ve tecrit altında tutulan Küba’nın desteklenmesi gibi pek çok önemli noktada da ABD hegemonyasını sarsmaya devam ediyor. Chavez; “Düşmanımızın kim olduğunu iyi bilmek gerekir” uyarısının ardından ABD’nin Afganistan işgaline karşı açıkça sesini yükseltirken, ABD’nin en büyük müttefiki olan İsrail için de “ İsrail ordusu Nazilerden beter” diyerek gerçek düşmanı tüm yönleriyle teşhir etmişti. ABD de kendisine açıkça meydan okuyan bir lider karşısında hegemonyasının sarsılması ve Chavez’in ardından benzer karşı çıkışların artması endişesiyle Chavez’i tecrit etmek ve ülke içindeki konumunu zayıflatmak için darbe dahil her türlü girişimi desteklemekten geri durmuyor. Chavez; “Böylece dünyanın efendisi olduğu, dünyanın nasıl yönetileceğin kurallarıyla ekonomik ve siyasi modellerini bütün ülkelere dayatma çabasındaki hegemonik bir gücün veya bir süper gücün iddialarına son verilmiş olacaktır” diyerek nihai hedefin ABD emperyalizmini ortadan kaldırmak olduğunu da söylüyor. 10- Devrim için devrimci parti Chavez’in Beşinci Cumhuriyet Hareketi seçimlere pek çok sol parti ile ittifak halinde girerek seçimi kazandı. Bu süreçte Chavez gerçek anlamda devrimci bir örgüt ve devrimci kadrolar yaratarak devrimi kökleştirme amacıyla Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi çatısı altında yeni bir devrimci örgütlenme arayışına girdi. Mevcut oligarşi karşısında tutunabilmek ve sistemi dönüştürmek için disiplinli ideolojik ve politik kararlılığı olan ve devrimci kadrolara sahip bir siyasi parti ihtiyacı Chavez tarafından şu sözlerle ortaya konuyor: “ Bu önderlik meselesinden söz edelim. Bu parti konusu, partinin gerekliliği üzerinde bu kadar duruyorum, çünkü yaşadığımız anın gerektirdiği devrimci görevleri üstlenecek bir devrimci önderliğimiz olmadı hiç. Vladimir İlyiç Lenin’in söylediği gibi milyonlarca iradeyi tek bir irade şeklinde eklemleyebilecek bir mekanizmaya sahip birleşik ve bir stratejiyle belirlenmiş bir önderliğe ihtiyacımız var. Bu kesinlikle bir devrimi başarıya ulaştırmak için gereklidir, çünkü aksi halde nehir gereksiz biçimde her tarafa yayılır; Yaracuy Karaiplere vardığı zamanki gibi, gücünü kaybeder ve donuk bir lagün şeklinde sona erer.” Chavez’in devrimci parti vurgusu belki de bu sürecin en önemli aşaması. Türk halkı da Chavez gibi bir liderliğe ancak Chavez’in bahsettiği devrimci partiyi kurduğunda kavuşacak. O halde sadece Chavez’i takdir etme zamanı değil, onun Venezüella’da başardığını Türkiye’de de başarma zamanı. Devrimciler, iş başına! |