| Şükrü Aykutlu |
Türban üzerine (1) Özgürlük! İnsanoğlunun kendi varlığını bildi bileli peşinde koştuğu; her yaklaştığını sandığında, birileri tarafından daha bir uzaklara itelenen; bir türlü ele geçmez, avuçta tutulmaz; gelgelelim su götürür, tartışma götürmez bir kutsal pozisyon... Hani şu “...Kendimi pasifize etme özgürlüğüm engelleniyor..” diye vaveyla eden kızlarımıza, dünyanın (daha da önemlisi din tarihinin) en eski özgürlük ihlalini anımsatmamızı gerektiren o yaman çelişki... Yılan kılığına girmiş şeytan, ağacın altındaki genç çifte, kıpkırmızı, dolgun mu dolgun elmayı uzatıverir. Ya alacaklar ve bu yasak meyveyi iştahla ısıracaklardır; ya da reddedip o dolgun meyvenin kendilerine sunduğu tattan mahrum kalacaklardır. Kararlarını tez verirler. Özgürlükten yanadır karar. Eller sunulan elmaya uzanır... Özgürlük (!) başlar. Başlayan bir şey daha vardır ancak... Şeytana esaret, sömürüye göbek bağıyla bağlanma, yalan, riya, ego, kandırılma, maddeye tapma, nefsi yüceltme, satın alınma; siz deyin bin bela, ben diyeyim on bin bela o gün bugündür insanoğlunun ruhuna sokulmuştur. Ne uğruna mı? Özgürlük elbet!... İnsanoğlunun en yüce erdemi “reddedebilme özgürlüğü”, bir yalan tat uğruna elinden alınarak. Şeytan bu, bağımsızlıktan yana olacak değil ya! Sömürünün hasıdır kendileri. Cepleri “özgürlük elmaları” ile dopdolu şeytan efendi... *** Takıp takıştırma dürtüsü!... İnsanoğlunun kendi varlığını bildi bileli vazgeçemediği, “dışarıya endeksli” bir yaşam biçiminin en belirgin özelliği. “Dışarıya endeksli!...” Yani, dış faktörlere; sokağa, bir başkasına, gören bir çift yabancı göze bağımlı bir dürtü.. “Acaba ne derler?” kaygısına bağımlı; nefsinin “Böyle güzel görünüyor muyum acaba?” sorusuna odaklı; yüreğinin “Onlardan korunmalıyım” telaşına saplı; beynininse “Böyle olmalıyım” önyargısına hapis; “kendi gibi olamama”, “Yaratana güvenmeme” saplantısı, sapkınlığı... İşte “özgürlük” dedikleri! Biçime hapsedilme, özü örtme tuzağı... Doğadan, doğallıktan, yaratılmış özden uzaklaşma sapıklığı. *** Kimimiz küpe takar. Kadını da, erkeği de... Kulak delinir bunun için. Can yanar. Gelgelelim tahammül edilir. Bazen mikrop kapar, aşılara gidilir. Bilirsiniz kulak denen sallantılı et parçaları insanoğlunun yüzünün iki yanındadır. Gözlerden de epey uzakta... Ne olur böyle olunca? Kişi, küpesini göremez! Haydi buyurun buradan yakın şimdi. Eh madem göremeyeceğiz, onca acıya ve zahmete katlandığımız küpemizi, ya niye takarız ki o zaman? Olur mu canım, cahillik etmeyelim değil mi?... Kendimiz için değildir ki o “meta.” Elbet başkaları görsün diyedir. “Başkasına”, “yabancıya”, “ötekine”, “dışarıya” kendimizi ispat edeceğiz ya... Onlar için yaşıyoruz ya... Kendimiz değiliz ya... Elbet kulağımız delinecek. Elbet canımız acıyacak. Elbet duymaya yarayan o sallantılı et parçalarımız bu ağırlıklara tahammül edecek. Özgürlük değil mi canım? Elbet doğallıktan taviz verilecek. Nefsimiz özgür olsun, ruhumuz okşansın yeter! *** Kimimiz küpe takar, kimimiz halhal. Kimimiz çıngıraklı buzağı misali, olmadık yerlerine takmak için “piercing”i, deldirir etini. Kimimiz bir döğme uğruna çeker olmadık işkenceleri. Kimimiz fular takar nefsine hizmet için; kimimiz boyunbağına mahkum sürer yaşamını. Renkli ve cazibeli olsunlar yeter. Kimimiz bir yüzüğü taşır ömürboyu boynuna asılmış yafta misali. Takmasa kime ne dert anlatacaktır bilinmez. Mecburdur insanoğlu takıp takıştırmaya, giyinmeye, örtünmeye. Mecburdur, ya birilerini ya da bizatihi kendi yüreğini mutlu etmeye. Oysa küpenin deldiği etin acısı; boyunbağının sıktığı gırtlağın bunaltısı; eşarbın terlettiği derinin kaşıntısı; hep siniruçları ile bağıntılı beyne gider durur. Zavallı beyin! Bir o tatmayacaktır özgürlüğü! *** Özgürlüklerin en garibiyse... Tehlikeye (eğer varsa) karşı çıkmamayı yeğleme özgürlüğü! “Ziynetlerimi (!) görürler... Beni taciz ederler... Hatta çeker çadırlara sürüklerler... Belki de cariyeleri yaparlar... Sakın dördüncü karıları olmayayım... Günaha girmeyeyim... Günaha sokmayayım... Kapatayım... Saklayayım... Allah’ın yarattığını yerin dibine sokayım...” İşte böylesi bir pasifize olma, edilgenliği kabullenme özgürlüğü! Mücadele etmeme, eğer varsa da tehlikeye karşı göğsünü germeme, “erkek-egemen” toplumu, hâlâ tuttuğunu çadırlara sürükleyip götürecek hayvansılardan oluşan MS 600’ler toplumu sanma cehaleti... Kendini sömüren, kapatan, örten, kendinden utandıran sapık hayvansılara karşı savaşmak yerine; düpedüz “saklanmayı” yeğleyen korkma özgürlüğü! “Örtünerek, korkarak, saklanarak, gözlerimi yere dikerek, başımı kaldırmayarak, kimseye bakmayarak, kendimden utanarak yaşamak istiyorum. Bu özgürlüğüm elimden alınıyor...” diyebilme sapıklığı. *** Büyük devrimcinin, insan hak ve özgürlüklerini ilerletme görevini emanet ettiği, özgür günlerimizin Cumhuriyetinin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, nasıl da güzel kısıtlıyordu bu sapık özgürlükleri: “…Egemenlik haklarına dayanarak, bir milletin gerileme, geri gitme hakkı yoktur!.../...Bir millet öleceğim diyemez. Yaşama ve yaşatma ilerilerdedir…/…İnsanlar hürriyetlerinden tamamen değil, kısmen bile vazgeçemezler…/…Bir ferdin, bir milletin ‘Ben hür olmayacağım, esir olacağım’ deme hakkı yoktur!.../…İnsanlar ve milletler kendilerine ait olan hakları istedikleri gibi kullanamazlar mı? Kullanırlar, fakat bu kullanma bir şartla mümkündür: İleriye, yükselmeye, yaşamaya doğru…” *** O halde, yerin dibine batsın insanoğlunun yerinde sayma özgürlüğü. Reddetme ve karşı durma özgürlüğümü sana kaptırmayacağım kahpe şeytan! Hele geçmiş ve gelecek nesillerin gerçek üreticisi “kadın”, hiç kaptırmayacak. Al o sahte özgürlük elmanı; dilimleyip dilimleyip …..…..! |