| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Ülke içinde ve küresel çapta çoğunluğun gitgide yoksullaşmasının ve bundan doğan sorunlarla karşı karşıya kalmasının nedeni çok küçük bir azınlığın aşırı derecede varlıklı oluşu ve bu konumlarından en başta kendi yararları için ve sonuna dek yararlanmalarıdır. Tekelci sermayenin elindeki uygulama örgütleri yoksulluğu ortadan kaldıracaklarını söyleyerek işe başladılar. Örneğin, en büyük sermayeci ülkelerin (sonradan G8 diye anılan) birlikteliği G6 adıyla oluşturulduğunda, yoksulluğun (en azından en fakir ülkelerde) yok edileceği ileri sürülmüştü. Bunların ilk toplantılarının yer aldığı 1975’den bu yana kırk yıla tırmanan uzun bir süre geçti. Yalnız “eski hamam, eski tas” değil, yoksulluk arttı ve daha da artma işaretleri veriyor. Bunun nedenini açıklamamız, gerçek durumu saptamamız ve buna karşı ne yapmamız gerektiğini açıkça söylememiz gerekiyor. Günümüz küreselleşmesinden dünya nüfusunun altıda birini ve kentsel yerleşmelerin de üçte birini oluşturan bir milyardan fazla kişinin günlük harcama payına bir dolar ya da ondan daha azı düşüyor. Bu tutar Avrupa’da ineklere verilen yemin yarısı için harcanan paradır. Gene bir milyardan fazlası bizim gecekondu dediğimiz ama başka yörelerde onlardan da kötü barınaklarda yaşam savaşı veriyor. Orta Doğu, Güney Asya, Batı Avrupa ve Güney Afrika’daki izbeleri gördüm. Yoksulluğun kol gezdiği yerlerde on beş saniyede bir ortalama bir çocuk yalnız susuzluktan ölüyor. Günlük 30.000 ölümden çoğu kurtarılabilir. Çocuk ölümlerinin görüldüğü 20 ülkeden 19’u Afrika’da. Yirmincisi de Amerika ile bağlaşıklarının “demokrasi, barış, özgürlük ve eşitlik” götürdüklerini söyledikleri Afganistan. Amerika’nın başını çektiği tekelci sermaye kümesinin varlıklılara ve güçlülere yarayan ekonomik modelinin özelleştirme, yabancılara satış ve sözde özgür ticaret girişimleri yoksulluğun kapılarını daha da açtı. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Gelişme Konferansı adlı oluşumun yazanaklarına göre, dışarıya pazarlarını açan ülkelerin büyük çoğunluğunun halkı günde bir doların da altında bir harcama payıyla ömür törpülüyor. Onlar gittikçe fakirleşirken kazananlar halkların üstüne akbaba gibi çöken çok-uluslu sermaye kuruluşlarıdır.
Büyük sermayenin Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uygulama araçları darda kalan ülkelere borç vermeğe yanaşırken, bunun koşulları olarak sudan ulaşıma, elektrikten okula, madenlerden hastanelere değin her şeyin özelleştirilmesini ve özellikle yabancılarca ucuza kapatılmasını istiyor. Türkiye dahil, birçok yerde bunlar peşkeş çekildi de. Yerli ya da yabancı özel girişimci ucuza kapattığı bu ürünlerin ederlerini hemen arttırmaktan geri kalmadı. Hastahane, eczane, okul, emeklilik ve tatil kapıları yoksul çoğunluğa daha da kapandı. Çoğu yerde sudan ve elektrikten de yoksun kaldılar. Bu son ikisinin yokluğu bizde henüz çok belirgin olmayabilir, ama küresel ısınmayla gelen sorunlar alışmadığımız dar boğazları kapımızın önüne yığacaktır. Örneğin, Güney Afrika’da İngiliz Northumbrian ve Fransız Suez Lyonnais des Eaux özel kuruluşları bu ülke kamu hizmetlerine el koyup su kullanımına parası baştan ödenmesi gereken sayaçlar yerleştirdiğinden bu yana, mikroplu nehir sularını tüketenler kolera ve ishalden kırılıyorlar. Oralarda yaşamı uzatmanın bir yolu su taşıyan boruları patlatıp ağzı oraya dayamak. Kendi ülkemizde özel ulaşıma ağırlık verme furyasının bir sonucu art arda gelen tren kazaları ve ölümler oldu. Demiryollarının özelleştirildiği Britanya’da tren taşımacılığı bir sözcükle “karayıkım”. Etyopya’da kıtlık tehdidi yirmi yıl öncesinden çok daha ciddî boyutlarda. Özelleştirmeyi öneren araştırma kurumlarının uzmanları yüksek maaşlar almayı sürdürüyorlar, ama bu yolun özellikle yoksulların yaşamına daha büyük zorluklar ve acılar getirdiği yadsınamaz biçimde ortada. Dünyada 50 milyon kişi AIDS hastası. Bunun 30 milyona yakını Sahra’nın güneyinde yaşayan Afrikalılar. Endüstrileşmiş Batı ülkelerinde 143 çocuktan biri beş yaşına basmadan ölüyor; Afrika’nın güneyinde bu oran altıda bir. Bu ölümlerin çoğu da AIDS’den. Gelişmiş ülkeler bu hastalıkla başa çıkmak için gerekeni yapıyorlar mı? Hayır! Söz verdikleri yardımın bile çok gerisindeler. Öte yandan, Afganistan ve Irak Savaşlarına ayıracakları paraları var. Gündemin başında AIDS değil, en yoksul ülkelere savaş gemisi ve askerî uçak satmak yer alıyor. Kârları düşmesin diye ilâç fiyatlarını da yüksek tutuyorlar. Ana amaçları parasal vurgun, ulusal nakit akçalar üstünde bir tür kumar oynama, holding paylarını alıp satma ve bu eylemlerin, sonuçları ne olursa olsun, denetimsiz yapılması. Varlıklıların yoksul ülkelerden istedikleri özetle şu: Sürekli yapısal değişiklikler yapmaları. Sözde destek ve borç para verme de buna bağlı. Borç burgacında bunalmış olan yoksul ülkelere yeniden kredi açma da o koşulla bağlantılı. Yoksulların borçlarının silinmesine yanaşmamalarının nedeni paraları olmadığından değil, borcu daha fazla ödün alabilmek için bir silâh gibi kullanmaları. Etyopya örneğinde olduğu gibi, bir ülke iflâs eşiğine geldiğinde, önerilen eksiksiz bir sözde özgür pazar ekonomisidir. Ancak, bu gidiş yoksul çoğunluk için yaşamı daha çekilmez yapacaktır. Yoksullar için endüstrileşmek bir yana, köylüler bile borçlarını ödeyemez, modern makine alacak parayı bulamazlar. Bu kara görünüm apaçıkken, tekelci sermayenin sözcüleri pazar ekonomisini bir ilâçmış gibi ileri sürmekten geri kalmıyorlar. Tekelci sermayenin yoksul ülkede amacı dilediği yere dilediği zaman girebilmesi ve istediğini alabilmesidir. Önlerinde yoksul ülkenin devleti, iktidarı, yasaları, yazçizcileri, siyasi partileri, silâhlı güçleri, kitle haberleşme araçları, kısaca hiçbir engel olmamalıdır. Yerliler dışarıdaki yabancı ne istiyorsa onu üretmelidir. Yerli ekonomi tekelci merkezin kısa ve uzun erimli gereksinimlerini karşılamalıdır, o kadar. Kaynaklarını açmalı, ucuz emek sunmalı, ürünün tekelci sermaye için elde ediliş değerini düşürmeli ve işlenmiş malları dışarıdan satın almalıdır. Yabancı büyük sermaye yoksul ülke kapılarının kendine ardına değin açılmasını ister, ama kendi ürünlerini korumak için gümrükleri gerekirse yüksek tutar. Yoksul ülkenin kimi üretim alanlarında devlet desteğine olumlu bakmaz, ama kendi tarımına ve maden işletmeciliğine para akıtır. Yapay olarak desteklediği kimi kendi ürünlerine yabancı pazarları gerekli görürse zorla açar. Sözde özgür pazar kuralları yoksul ülkeler içindir. ABD örneğinde olduğu gibi, Washington yönetimi onları kendi çıkarı uğruna isterse çiğneyebilir. İçinde bulunduğumuz çağa Amerikalıların kendileri “Yeni Amerikan Yüzyılı” adını taktılar. Uygulamada bunun ne olduğu anlaşıldı. Afganistan’a ve Irak’a saldırı, oralardaki ve çevredeki doğal kaynaklara el koyma, işgâl, kırım ve hapishane işkenceleri. Kitle yok etme silâhları suçlaması bir yalandı. Abu Geraib tutukevindeki işkenceler de işgâlcilerin Cenevre Antlaşmalarını da hiçe saydıklarını kanıtladı. Afganistan’dan sürüklenip Küba’nın güneyinde Guantánamo üssüne kapatılanlar hâlâ hakça bir yargılama bekliyor. Bu arada, kitleleri yoksullaştıranlar “inançlı iyiliksever” rolünü oynayarak yoksul dünyayı aldatma peşinde. Varlıklı ülkelerin içinde de yaygın yoksul kitleler var. Onların halkları da yoksullaşıyor. Birkaç yüz dolar milyarderi yeryüzü zenginliklerinin yarısından fazlasına sahip. Toplam üç milyar kişinin geliri 300 en varlıklının banka hesabından daha az. Büyük özel kuruluşlarda yönetici aylık gelirleri yüzde 25 yükselirken, çalışan işçininki yüzde 3 artıyor. Asgari ücreti aşağılara çekip işçiye daha uzun ve daha düşük ücretle çalışması öğütlenirken, Glaxo-Smith-Kline yöneticiliğinden ayrılan Richard Sykes 15.2 milyon pound ödence alıp gidebiliyor. İngiltere’de on varlıklı kişinin serveti Britanya’nın sağlık hizmetlerine ayırdığı parasal olanaklardan daha fazla. Britanya’da İskoç Parlâmentosundakiler dışarıdakilerin yüzde 96’sından daha fazla para kazanıyor. Bizde de Meclistekiler kendi maaşlarını arttırdı, emeklilerinkini indirmeğe çabalıyor. |