17.03.2008/Sayı:178
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Tarih
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Hüseyin Adıgüzel

İspanya’da tarihe tanıklık

Hüseyin AdıgüzelTürban sorunu İspanya’da da karşımıza çıktı!

Geçen hafta yurtdışındaydım. Bu yüzden ülke gündemini yerinde izleme ve gelişen olayların üzerinde düşünme zamanım olmadı. Ne yazayım diye düşünürken Gökçe Fırat; “Hocam İspanya’yı yaz, bizim okuyucumuz böyle şeyleri sever” deyince, bu hafta politika dışı bir yazı yazma kararını beraber verdik.

Bir rastlantı sonucu çocuklarım ve torunumla birlikte İspanya’ya uçtuk. Dört saat civarında süren güzel bir yolculuktan sonra İspanya’nın başkenti Madrid’deki havalimanına ulaştık.

Havalimanı oldukça büyük, hatta o kadar büyük ki, eğer biraz dikkatli olmazsanız içinde kaybolursunuz. Pasaport polisini bulmak için yarım saat kadar yürüdük. Asansörlerle alt katlara indik, sonra tekrar üst katlara çıktık ve nihayet, ayaklarımızın dermanı kesilince pasaport polisini bulduk. Sıraya girdik.

Benim önümde Arap ülkelerinden geldiği açıkça belli olan bir aile vardı ve bayan türbanlıydı. Türbanını açmamak için epey direndi, ama polis de kararlıydı, türbanını açtırttı ve öyle geçiş izni verdi. Türban sorunu Türkiye’de yetmezmiş gibi, İspanya’ya adım attığım anda da karşıma çıkmıştı. Ama ilginçtir, dönünceye kadar bir daha türban falan görmedim.

Polislerin nazik ve sevimli, hiçbir şekilde insanı kıracak, üzecek bir davranışın içinde olmadıklarını bütün gezi boyunca gözlemledim. Herhalde bizim polis ile aralarındaki en büyük fark, karşısındaki insanı potansiyel suçlu olarak görmeyişi, nazik ve samimi konuşarak muhatabını ikna etmesi… Herhalde bu konuda iyi eğitim almışlar.

Havalimanı, tam olarak algılayamadım ama, her halde iki büyük kompleksten oluşmuş. Polisten geçtikten sonra, çizilen rota bizi metroya götürdü. Metro ile on-on beş dakika kadar gittik ve valizlerimizin olduğu yere ulaştık. Ondan sonrası kolaydı. Kimse kimsenin çantasına, valizine bakmadı… Hatta gümrükçü bile görmedim desem inanın… Dışarıda taksiler dizilmiş, sıra ile müşterilerini şehire taşıyorlardı. Yalnız taksilerin bizim taksilerden oldukça büyük farkları var. Bir kere ön koltuğa kesinlikle yolcu almıyorlar. Üç valizin dışındaki valizler için yol tutarının onda biri fazla ücret alıyorlar ve şoför güvenli bir yere yerleşiyor. Arkadan ona zarar verebilmek olanaksız gibi bir şey…

Çocuklar, teknolojinin yardımı ile şehrin ortasındaki bir otelde yerlerimizi ayırtmışlar. Eşim ve kızım, torun ile birlikte taksiye binerek otele gittiler. Ben ve Uğur metro ile şehre gittik. Metronun da üç katlı olduğunu zannediyorum. Çünkü gidiş hatları, kahverengi, kırmızı ve mavi olarak üç hatta bölünmüş. Gideceğiniz yeri, metro girişinde size verilen plandan takip ederek buluyorsunuz. Biz de öyle yaptık ve oteli kolayca bulduk. Artık karanlık çökmüştü ve sokaklar boşalıyordu. Biz de akşam yemeği için dışarıya çıktık. Madrid’in orta yerinde ufacık, ama çok temiz bir lokanta bulduk. İnanın ne yediğimi şu anda bilmiyorum ve yemek oldukça pahalı…

Otel güya dört yıldızlı ama karyolalar tahtadan ve gıcırdıyor. Koca otelde tek asansör çalışıyor. Sabah kahvaltısı güya açık büfe: Bir dilim kaşar peyniri, üç zeytin ve birkaç çeşit mısır gevreği… Başka bir şey yok!

Sabah erkenden Madrid’i dolaşmaya çıktık. Önce Belediye Başkanlığının bulunduğu geniş bir alana geldik. Bu alan aynı zamanda gösteri alanıymış; basın açıklamaları bu alanda yapılırmış. Eski, tarihi bir bina ve yeniden restore ediyorlardı. Daracık bir sokaktan Kraliyet Katedrali’ne ulaştık. Katedralde ayin varmış, biz de zoraki içeride kaldık. Katedralin yanı başında Kral Sarayı var… Şimdi boş, turistlerin gezmesi için açmışlar. Giriş kişi başına sekiz avro… Osmanlı ile ilgili hiçbir şey gözüme çarpmadı ve bu bana ilginç geldi.

Hüseyin Adıgüzel

Hüseyin Adıgüzel
Cervantes’in heykelinin önüne Don Kişot, atı ve eşeğin üzerindeki dostu Şanço Panço’nun heykellerini yapmışlar. Cervantes’in bütün heykellerinde sol kolu görünmüyor, üzerinde daima bir örtü var. Merak edip sordum. Meğer Cervantes, Osmanlı’ya karşı bir deniz savaşına katılmış ve sol eli bileğinden bu savaşta kesilmiş. Bilmiyorum, sizin bundan haberiniz var mıydı? Ben orada duydum ve bir edebiyatçının savaşa katılmasını doğrusu yadırgadım.

Cervantes’in sol kolu
neden görünmüyor?

Sonra Cervantes Parkı’na gittik. Cervantes’in heykelinin önüne Don Kişot, atı ve eşeğin üzerindeki dostu Şanço Panço’nun heykellerini yapmışlar. Cervantes’in bütün heykellerinde sol kolu görünmüyor, üzerinde daima bir örtü var. Merak edip sordum. Meğer Cervantes, Osmanlı’ya karşı bir deniz savaşına katılmış ve sol eli bileğinden bu savaşta kesilmiş. Bilmiyorum, sizin bundan haberiniz var mıydı? Ben orada duydum ve bir edebiyatçının savaşa katılmasını doğrusu yadırgadım.

Daha sonra Real Madrid kulübünün stadyumuna gittik. Televizyonlarımızda anlata anlata bitiremedikleri stadyuma… İçerisi turizme açılmış ve içeri girmek kişi başına on beş avro. Ama gezdik… Müzesi bir harika, futbolla ilgisi olan herkesin gezmesi gerekir diye düşünüyorum.

Ertesi gün hızlı trenle beş yüz kilometreye yakın olan yolu geçmek ve Sevilla’ya gitmek üzere tren istasyonuna geldik. Hızlı trenin ne olduğunu ben orada gördüm. Fransa ve Almanya’da da hızlı tren vardı, ama buranın trenleri bir başka… İnanın uçak sarsıyor, bu tren hiç sarsmıyor. İki saat on beş dakikada Sevilla’ya ulaştık.

Madrid’den Sevilla’ya uzanan geniş ve dümdüz alan tarıma ayrılmış. Hemen her taraf zeytin, portakal ağacı ve üzüm bağları ile dolu. Portakal ağaçlarının, zeytin ağaçlarının, asmaların arasında traktör dolaşıyor. O kadar muntazam ki, tren hızla geçerken, kendinizi bir yeşilliğin ortasında tek başınıza hissedebiliyorsunuz. Gözünüz yeşilden başka hiçbir şey görmüyor sanki… Halbuki, ağaçlar o kadar muntazam aralıklarla dikilmiş ki, onları tek bir ağaç gibi görmek mümkün… Doğal olarak burada trenin hızı da devreye giriyor.

Sevilla

Sevilla, Endülüs Emevilerinin önemli şehirlerinden birisi… Emeviler, İber Yarımadası’nın güney kesimlerinde altı yüz yıla yakın hükümranlık kurdular. Gırnata başkentleriydi. Elhamra Sarayı orada… Cordoba önemli şehirlerinden biriydi.

Son Endülüs Emevi hükümdarı Gırnata şehrini, Kastilya Kraliçesi İzabel ile Aragonya Dükü Ferdinand’a savaşmadan teslim etmiş. Sonra bir tepenin üzerine çıkarak yağmalanan şehre bakarken gözlerinden yaşlar boşanmış. O sırada yanında bulunan annesi; “Erkekler gibi savaşmayan sana, kadınlar gibi gözyaşı dökmek yakışır!” demiş.

Bunu Gırnata’da bir İspanyol turist rehberi anlattı. Biz de biliyorduk ve bunu bir yazımızda da kullanmıştık. Aslında Sevilla’ya iki gün sonra oynanacak Fenerbahçe-Sevilla maçı için gitmiştik.

Narı parçalayan mızrak

Güzel ve bizim ölçülerimize göre küçük bir şehir. Tipik bir Akdeniz şehri. Geniş caddelere açılan tüm sokaklar çok dar ve oldukça yüksek… O günlerde sıcaklık otuz derecenin üzerindeydi. Yaz aylarında kırk-kırk beş dereceyi buluyormuş. Bu yüzden sokaklar dar ve yüksek yapılıyormuş. Aynen Ayvalık, Marmaris sokakları gibi…

Şehirde çok ünlü tarihi eserler var… Herhalde İspanya’nın en büyük katedrali bu şehirde… Saatlerce gezebilirsin. Sevilla’da Emevilerin yaptıkları cami, Kral XIII. Karl tarafından yıkılmış ve aynı temeller üzerine o devasa katedral inşa edilmiş. Katedralin içinde Kristof Kolomb’un da mezarı var. Mezarın üstünde büyük bir lahit mermer var. Mermerin üzerinde, Kolomb’un tabutunu taşıyan dört adam heykeli konmuş. Üçünün elinde gemici küreği, birinin elinde ise mızrak var. Mızrak bir nara saplanmış ve narı paramparça etmiş. Nar, Emevilerin sembolüymüş. Kolomb’un getirdiği paralarla silahlar alınmış ve o silahlarla Emevi Devleti paramparça edilmiş. Şehirde bir de saray var. Zannedersem Emevi valilerinin oturduğu küçük bir saray… Ama bahçesi bir harika…

Doğayı ve eski dokuyu olduğu gibi korumuşlar. Düşünün, şehrin en güzel yerinde küçücük bir arena var. Boğa güreşi için yapılmış ve yerinde tarihi bir eser olarak duruyor. Emin olun bizde olsa, on defa yerle bir edilmiş ve yerine bir gökdelen oturtulmuş olurdu. Belediye meclisi yüz yıldan beri Sevilla merkezinde inşaat yapmayı yasaklamış.

Bir tarihe tanıklık ettim

Pazartesi gününden itibaren Sevilla sokaklarında sarı lacivert formalı insanlar çoğalmaya başladı. Salı günü şehrin her yerinde, bilhassa katedral kısmında yoğun olarak Türklere rastlamaya başladık. Yiyorlar, içiyorlar, eğleniyorlar, maçtaki gibi tezahürat yapıyorlar, ama hiç kimse onlara karışmıyordu.

Nihayet Salı gecesi maç saati geldi çattı. Stadın önü ana baba günü olmasına rağmen Fenerbahçelilere ayrılan kısma o yoğunlukta bir-iki dakika içinde ulaşabildik. Çünkü giriş kapılarının önüne üç ya da dört tane giriş makinesi koymuşlar. Biletinizi makineye tutuyorsunuz, okuyor ve önünüz açılıyor, siz de kolaylıkla maça giriyorsunuz.

Muhteşem görüntüler altında muhteşem bir maç izledik. Kendimi çok şanslı hissettim. Fenerbahçe’nin yüz yıllık tarihindeki en önemli maçlardan birine tanık oldum. Orada bir tarih yazıldı. Emeği geçen herkesi sadece kutlamak gerekir.

Maçtan sonra Gıranada şehrine gittik. Elhamra Sarayı’nı gezdik. Kesin olmamakla birlikte birkaç kilometre uzunluğunda bir saray. Binalar bahçelerle birbirlerine bağlanmış. İnanılmaz güzellikte açmış, isimlerini bile bilmediğim binlerce çiçek… Ne güzel korunmuş, ne güzel düzenlenerek ziyaretçilerin emrine sunulmuş… Muazzam bir eser, hayran olmamak elde değil…

İspanya, dünya üzerinde turizmden en fazla yararlanan birkaç ülkeden biri… Madrid, Sevilla, Gıranada ve Cordoba şehirleri inanın turist kaynıyor. Turiste hemen herkesin saygı duyduğu, onlarla yakından ilgilendiği açık olarak her yerde görülüyor. İnsanı kandırmak, kazıklamak gibi bir şeye rastlamadığım gibi, duymadım da... Bu terbiye artık yerleşmiş durumda…

Genel olarak İspanya’ya baktığınız zaman, hele Fransa, Almanya ya da İngiltere’yi de görmüşseniz; “Bunlar Avrupa’nın köylüleri” diye düşünürsünüz. Gerçekten öyleler, ama çok sıcakkanlı ve cana yakınlar… Kime ne sorduysak cevabını aldık, hatta yolunu değiştirerek bize yol gösterenler bile oldu.

Madrid’de trafik diye bir sorun yok. Gerek Madrid’de gerekse diğer ziyaret ettiğimiz şehirlerde yaya geçidi üzerinde duran bir araba görmedim. O çizgili alan kesinlikle boş bırakılıyor ve insanlar rahat rahat karşıdan karşıya geçiyorlar. Sevilla’da trafik çok yoğun… Herhalde o dar sokaklar yüzünden… Genelde motorsiklet ve bisiklet kullanıyorlar. Madrid’de motorsiklet vardı, ama hiç bisiklet görmemiştim. Sevilla’da ise insanlar işlerine bisiklet ile gidip geliyorlardı.

Onlar koruyor bizimkiler yıkıyor

Ve en ilginci iki gün sonra genel seçimler yapılacakmış, ama seçim havasını hiçbir yerde görmedik. Sadece bilboardlara asılmış aday resimlerinden ve televizyonlardaki tartışma programlarından seçim olduğunu anlayabildik.

İspanya güzel bir ülke… Dümdüz... Dağ diyebileceğimiz hiçbir yükselti yok. Şehirler de öyle. Tarihi dokunun olduğu gibi korunması ne kadar önemli ise, doğa alanlarını korumak, geniş parklar ve alanlar yaratmak da o kadar önemlidir şehir planlamasında.

Hoş, bunu sadece İspanya’da değil, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de görüyorsunuz. Bir de İstanbul’a bakın… Ne tarih kaldı ne de doğa… Oralarda belediye başkanları tarihi ve doğayı korumak için çalışırken, bizim Başbakanımız, Sultanahmet’te yıkılmasına karşı çıkılan tarihi bir bina için; “Yıkılacak elbette, yerine yenisi (elbette betonarme) yapılacak. Bu nasıl anlayıştır!” diyor. Kim anlatır bilmem ama birisi Başbakana tarihi korumanın, doğayı korumanın gelecek olduğunu mutlaka anlatmalı.

Kusurumu bağışlayın… Uzun zamandır siyasi yazılar yazan biri için böyle bir şey yazmak çok zordur. Aynı zorluğu yaşadım. Bilmem hoşunuza gitti mi? Hoşunuza gitmese de acemiliğime verin!

 


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe