| Umut Yalım |
...Ve Sıtokholm... ...Ve sıkıntısı... Merhaba Sağdıç, nasılsın? Herkeslerde bir sıkıntılar var bugünlerde. Kiminde Türkiye sıkıntısı, kiminde Istanbul, kiminde Londra ve kiminde de Sıtokholm sıkıntısı. Bu Sıtokholm sıkıtısı ya da belirtisi ilginç. Çoğu Türkiye sıkıntısı olanlar bu Sıtokholm sıkıntısı’ndan muzdarip. Zaten Türkiye sıkıntısının ön aşaması bu Sıtokholm sıkıntısı. Çok kötü çok. Velhasıl, konuşmamız gerek... Geçenlerde bir olaya tanık oldum. Tanık olduğum olay tanıdık, daha doğrusu olaydaki adam tanıdık. Bir basın çalışanı, üst düzey bir çalışan; hatta en üst düzey. Olay şu, Sağdıç: Ruh hekimi olan dostumun işyerinde, akşam yemeğine çıkmak için bekliyordum kendisini. Son hastasını bekliyordu O da. Adam biraz gecikmişti. Bekledik biraz daha adamı. Tam “Herhal artık gelmeyecek” derken, ansızın görünüverdi. Odaya girip girmeme konusunda görkemli tereddütleri var idi. Ancak sonunda uysal bakışlar arasında girdi odaya. Hekim dostum da peşinden. Hekim dostum, herhal aceleden, kapıyı arkasından tam çekememişti. Bundandır ki, kapı hafif aralıktı. Zaten ben de tüm olayları, bu delikten gördüm ve duydum. Aynen aktarıyorum: “Merhaba, Doktor Bey. Nasılsınız?” “Merhaba. İyiyim ya siz nasılsınız?” “Nasıl mı? Nasıl’lık olsam, burada olabilir miydim?” “Gergin olmayınız lütfen.” “Okey... Okey... Değilim... Değilim... Değilim...” “Tamam, tamamdır Beyfendi. Yeterlidir. Şimdi, ilkin, hem bir ön konuşma olarak, hem de biraz rahatlamak için, kendinizden söz eder miydiniz lütfen, az da olsa? “Tabi... Adım: Ergin Bebehan. Bildiğiniz gibi gazeteciyim Segah gazetesi’nde. Hatta müdürüyüm. Başka? Başka? Sanırım ki, bu kadar...” “Bu kadar mı?” “Evet. Bu kadar.” “Neden geldiniz buraya? Ana sıkıntı ve yakınmalarınız nedir acaba?” “Bilmiyorum. Hiçbir sıkıntı ve yakınmam yok. Cillop gibi bir yaşam sürdürüyorum. Param var. Yerim var. Hem de en önemli yerlerde: Gazetede, televizyonda, lokantalarda ve hatta başkan uçaklarında. Ancak bir şey hissetmemeye başladım artık. Belkiyse, tek sıkıntım bu olabilir. Örneğin, basit bir örnek: Geçenlerde televizyonun uzakkomutunu arıyorum, yok. Arıyorum, arıyorum. Yok. Sonra kızım söyledi ve bir de baktım ki; komutun üstüne oturmuşum ancak hissetmemişim. Vahim. Başka şeyler de hissetmiyorum. Ancak burası yeri değil.” “Neden ki Beyfendi?” “Ayıp şeyler. Şimdi RTÜK MTÜK kapatır kanalınızı. Sonra ben mahcup duruma düşerim size karşı.” “RTÜK mü? Ergin Bey, şu anda benim muayanemdesiniz. Ne RTÜK’ü?” “Bakın Doktor Bey! Nerede olduğumu bile hissetmiyorum artık.” “Şimdi nerede olduğunuzu anladıysanız ve hissettiyseniz, anlatmaya devam ediniz lütfen.” “Bence demokratik açılım.” “Ergin Bey, siz kendinizi anlatın. Şimdiki konumuzda gerek yok demokratik açılımlara.” “Ama bu dedikleriniz İnsan Hakları’na aykırı. Siz bana ne deyip diyemeyeceğimi söyleyemezsiniz.” “Ergin Bey, size engel olmuyorum ki! İstediğinizi deyin. Yalnızca sorununuzun ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.” “Kürt sorunu.” “Nasıl, Beyfendi?” “Askeri çözüm olmaz. Siyasi çözüm.” “Efendim?” “Üzreme gelmeyin, atarım kendimi.” “İyi misiniz Ergin Bey?” “Değilim. Değilim Doktor Bey. Bazen böyle oluyorum işte. Tutamıyorum kendimi.” “Olur, olur böyle şeyler. Siz devam edin Ergin Bey.” “Neye?” “Kendinize.” “Kendime mi?” “Evet, kendinize. Örneğin, kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz? Siz kimsiniz?” “Hepimiz Ermeniyiz.” “Efendim?” “Ebesine” “Nasıl?” “ ‘Artık yeter’ ne demekti Kürtçe?” “Bilmiyorum Ergin Bey. İsterseniz, biz yine size dönelim.” “Dönelim. Neydi sorunuz?” “Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz. Siz kimsiniz?” “Gazeteciyim, televizyon konuğuyum, uçak yolcusuyum, Başkan’ın solcusuyum. Bu kadar sanırım.” “Peki, size göre, bu kimlikleriniz ne gibi bir sorun yaratıyor sizde? “Türban sorunu.” “Ne?” “Okula türbanla girmem engellenemez.” “Ancak bir dakika...” “Siyasi değil, dinsel. Velev ki siyasi olsun...” “Ergin Bey!” “Özür dilerim. Özür.” “Neyse, konumuza dönersek... Kim olduğunuza: Konuşmanın başında ‘Kızım’ demiştiniz. Kendinizi bir koca ya da baba olarak görmüyor musunuz?” “Bunlar son derece faşizan sorular.” “Ergin Bey?” “Bağışlayın. Babayım. Mı? Kocayım. Mı? Bilmiyorum. Bunlar para karşılığı değil. Para karşılığı olmayınca da hissetmiyorum, hissedemiyorum sankiyse, baba ya da koca olduğu mu...” “Anlıyorum. Peki, Türk müsünüz?” “O ne?” “Türk olmak.” “.....” “Ergin Bey?” “......” “Ergin Bey, duyamıyorum sizi!” “Doktor Bey, şimdi Türk’üm derim, RTÜK yine kanalınızı kapar mapar. En iyisi ben: ‘Demokratik çözüm’ diyeyim.” “Ne RTÜK’ü yine Ergin Bey?” “RTÜK’ü tanımamazlık yapamazsınız, Doktor Bey. Ben Başkan’ımı koruyanı korurum. RTÜK’ü tartışmaya aşmam. Ayrıca Said Bey de görevini kusursuz yapıyor. Çat açıyor, pat kapatıyor. Hızlı. Devletin mahkemeleri, yargıçları ya da ordusu gibi yavaş değil. Çat ve pat. O kadar.” “Ergin Bey, yine karıştırdınız nerede olduğunuzu sanırım. Biz, şu an, muayanemdeyiz. Korkacak ya da kapanacak, açılacak bir şey yok. Rahat olunuz Ergin Bey.” “Annemi özledim.” “Efendim?” “Korkuyorum anne.” “Nasıl?” “Hrant’ın katilleri yakalansın!” “Ergin Bey?” “Tutamıyorum kendimi Doktor Bey. Görüyorsunuz. Ve bunlar yüzünden de, hiçbir şeyler hissedemiyorum.” “Sizde duygularınızı dürten ya da geri çeken bir tetik var. Bu tetiği bulmak çok önemli. Ergin Bey, şu anki memleketin gidişatını nasıl buluyorsunuz?” “KAP işini çok güzel yapıyor. Amerika da iyi. AB ağabeyimiz. TDP demokratik. HMP uzlaşmacı. HCP faşist.” “Başka?” “Bu kadar.” “Ya Başkan?” “Başkan’a laf yok.” “Neden ki?” “Çünkü...” “Ne demek ‘çünkü’ Ergin Bey?” “Gerisini avukatımla konuşun.” “Efendim?” “Buramıza kadar geldi.” “Beyfendi...” “Ananı da al, yan gelip yatma.” “Ergin Bey!” “Efendim Doktor Bey?” “Yine karıştı hatlar.” “Öyle mi?” “Öyle.” “Konumuza geri dönelim. Neden bu kadar Amerika’yı seviyorsunuz ya da AB’yi?” “Bilmiyorum. Çocukken ve gençken sevmezdim özünde. Büyüdükçe ve çevrem değiştikçe değiştim, sevmeye başladım.” “Çevreniz derken?” “İşte Nezle Ilısu Hanım, Baba-Ağabey-Kardeş Daltonlar, Ahmet Veli Baybars, Baskin Robbins Bey, Aynur Dert, Durat Gelme, Veli Kurbanoğlu, Cemre Öküz ve hanımı, Mehmet Bulamaç, Ergin Alkıç, Vedii Sulualgın, Ertankunt Öhsök, Baha Ayol ve kızı Muazzez Ayol, Vehbi Boru, Ahmet Çetiner, Malzani, Yalabari ve daha niceleri... Hepsi az sonra, bu ekranlarda...” “Efendim Ergin Bey?” “Ulan, yine takıldım.” “Önemi yok. Önemi yok.” “Sağolun Doktor Bey.” “Size dönersek yine. Demin saydıklarınız yeni çevre ve dostlarınız. Peki, eski çevre ve dostlarınıza ne oldu, şimdi neredeler Ergin Bey?” “Şimdi bilmiyorum neredeler? Sanırım yasadışı bir örgüte katılmışlar. Adı: Kuva-i Milliye ya da Kemalciler sanırım.” “Yine Amerika ve AB’ye dönersek...” “Bilmiyorum, nasıl ve nedir ancak seviyorum. Dayanamıyorum ve tutamıyorum kendimi. Memleketim o benim. İnsan memleketini sevmez mi Doktor Bey? Suç mu bu? Vatan haini miyim ben? Ah! Memleketim... O güzel Ayova ovaları, Vaşington portakalları, Yeni York kızları ve güzelim Kaliforniya Boğazı. Geç karşısına buzlu viskini iç. Ya Londra? Ye bir balık-ekmek, ölürsün. Ya da Paris, o güzelim Eyfel Kulesi ve de börekleri, mantısı, etli ekmeği. Ya da İtalya’nın hamsinisi? Napoliler hamsiniye balık demezlermiş, bilir misiniz Doktor Bey? Velhasıl, bir başkadır benim memleketim...” “Evet, evet... Anlıyorum.” “Ya Türkiye?” “Susun, Doktor Bey. R-T-Ü-K diyorum size ben.” “Tamam, tamam...” “Neye ‘tamam’ Doktor Bey?” “Bence, belirtiler gösteriyor ki, sizde Sıtokholm var Ergin Bey.” “Olamaz.” “Neden?” “Daha İsveçlilerden para almadım. O Sıtokholm’den daha olamam yani.” “Beni yanlış anladınız, Er...” “Özünde, Sıtokholm’ün de dolmaları güzel diyorlar ama...” “Bırakınız sözümü bitireyim Ergin Bey. Beyfendi sizde Sıtokholm sıkıntısı var. Bir ruhsal bunalım, hastalık.” “Nedir bu Doktor Bey?” “Kısaca: Bir kişinin, kendisini rehin alana ya da tecavüz edenine karşı duymaya başladığı aşk.” “Aşk mı? Ne güzel...” “Aşk, ancak hastalıklı bir aşk.” “Aşk zaten hastalıklıdır, Doktor Bey.” “Evet, evet. Anlıyorum.” “Peki, öldürür mü bu Sıtokholm sıkıntısı?” “Teni öldürmez ancak canı öldürür.” “Bizim Etek’in kocası Sanrıyar canı mı öldürür bu?” “Beni yanlış anlıyorsunuz Ergin Bey.” “Neyi peki öldürür?” “Ruhunuzu. Ancak görüyorum ki, sizinki zaten ölmüş. Bence, hemen yarın bir cenaze düzenleyin ruhunuza.” “Ancak yarın Başkan’ın uçağına çağrılıyım. Başka zaman olsa?” “Pek tabi Ergin Bey. Pek tabi. Hatta biraz daha bekleyin. Çevrenizdekiler de gelsin hatta. Cenazeleri toplu kaldırmakta yarar var...” İşte olay bu idi, Sağdıç. Adam deli etti benim hekim arkadaşı. Deli etti çünkü zaten deli idi. Bir de bu delilere köşe veriyorlar. Ne yapalım, Sağdıç? Onlar da bir nevi canlı. Neyse, bizi sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar, iyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|