| Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Süreci doğru yorumlamak Kuzey Irak kara harekatının stratejik analizini yaptığım yazı, Ordumuzun Kuzey Irak’tan çekilme kararını henüz almadığı bir dönemde ve “harekatın takvimsiz olduğu ve harekata gereken noktaya ulaşılana kadar devam edileceği”nin resmi sözcüler tarafından vurgulandığı bir dönemde yazılmıştı. Bu dönemde yapılan tespitleri dikkatli okuduğumuzda operasyonun kısa sürede kesilerek, yarı yolda bırakılması ile sonuçlanacağı korkusu açıklıkla seziliyordu. Bu gözle yazıyı yeniden okuduğumuzda, Kuzey Irak operasyonunda iki taktik arasında ana bir mücadele olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu dar anlamda 1905 Devriminde Sosyal Demokratların iki taktiği, yani Menşevikler ve Bolşeviklerin iki taktiği gibi yalınlaştırılmış bir sürecin iki taktiği değildir. Althusser’in tanımladığı, bir yapıda çoklu yapıların birlikte entegre olduğu ve bunlar içinde farklı çelişkilerin bulunduğu; bu farklı çelişkilerden zaman içinde baş çelişkilerin dominantlaştığı tezi ile olaya yaklaşmamız gerekecek derecede karmaşıktır. Kabalaştırdığımız bir biçimde küreselcilerin taktiği ile ulusalcı devrimcilerin taktiği arasında bir bölünme, bir karşıtlığın çok daha ötesinde farklı yapılar içermektedir. En yalın haliyle olayı koyarsak bir tarafta Amerikan emperyal jeopolitiğinin hedefleri ve bu hedeflerle uyumlu hale gelen AKP ve Genelkurmay’ın politikasının oluşturduğu üçlü yapının bir küresel taktik olarak algılanması ile bunun karşısında halkın ve Türkiye’deki ulusal devrimcilerin bu taktiğe karşı çıkan yapılanmasıdır. Ama bu ayırım siyah-beyaz bir ayırımdır. Oysa buradaki çelişkiler ve yapılanmalar farklı gruplarda farklı yansımalar ile hayata geçmektedir. Bunu iyi anlayabilmek için bundan evvelki yazımda vurguladığım her farklı grubun, farklı bir konumda yer aldığı ve bu olgudan farklı bir çıkarla, farklı bir sonuçla yararlanma politikalarını görmekteyiz. Özetle vurgularsak Kuzey Irak olgusunun kendi içinde karmaşıklığına karşın olayın bütününü görmeden bu karmaşıklığı sınıflama ve farklı yapıları ayırarak bunların baş çelişkilerini ayırmamız mümkün olmamaktadır. Bunu daha iyi görmemiz için Kosova’dan başlayarak Afganistan’a kadar giden yeni Ortadoğu stratejisi, Büyük Osmanlı politikası gibi isimlerle ortaya sunulan süreci ele almamız gerekir. Bu süreçte Brzezinski’nin vurguladığı Avrasya Balkanlarındaki petrol alanlarında egemen olmak, keza Barnet’in vurguladığı bağlantısız bölgedeki haydut devletlerin ve terörist grupların tasfiyesine yönelerek bu bölgedeki petrol yataklarına el koymak ve ya Samuel Hantington’un vurguladığı tarzda uygarlıklar çatışması tezinde olaya yaklaşılmaktadır.
Ortadoğu ve Hazar bölgesindeki petrol yataklarına el koyma mücadelesi Uygarlıklar çatışması tezi olayın basit bir yorumu olarak karşımıza çıkmıştır. Küreselleşmiş Hıristiyan dünyayla küreselleşmemiş İslam dünyası arasındaki fay hattına indirgenen bir söylemle olay anlaşılması daha güç bir hale getirilmiştir. Oysa olayın temelinde Ortadoğu ve Hazar bölgesindeki petrol yataklarına el koyma mücadelesinin değişik türevleri olarak stratejik bir dans biçiminde farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Bu bütünlüğün karmaşıklığını görmeden ayrıntıları ve lokal olarak Kuzey Irak olayını anlamamız mümkün görünmemekte. Geçmiş yazılarımda vurguladığım gibi, enerji imparatorluğu olarak Rusya’nın öne çıkması ve bu öne çıkışın Putinizm olarak ideolojileşmesinin, taktik ve stratejileriyle bölgede kendini hissettirmesiyle Amerika yeni bir stratejik sürece girmeksizin eski stratejisini yeni taktiklerle yeniden yapılandırmıştır. Rusya’nın petrol bölgelerindeki egemenliğinin yanında Hazar bölgesindeki petrol bölgelerinde egemen olma yoluna girmesi, Rus ve Türk etnojenik beraberliği diyerekten Avrasya birliğini ileri sürmesiyle kendi hamlesini yaparken; Amerika da bu anlamda Türkiye’yle birlikte Kosova’yı da tanıyarak Balkanlar’da stratejik yeniden yapılanmalara gitmektedir. Bu yapılanmalar bu çelişkiyi daha da keskinleştirmektedir. Afganistan’da Türk ordusunun savaşçı tarzda Afganistan operasyonlarına katılmasını amaçlayan bir taktiksel süreç gelişmiştir. Bu nedenle de Türk Ordusu’yla Amerika’nın özellikle Kuzey Irak operasyonundaki taktiksel işbirliği Afganistan eklemli bir sürece bağlanmalıdır. Bunun yanında Amerika’nın Rusya’ya karşı bir hamle olarak Kosova’yı tanıması ve Kosova’yı Arnavutlukla birleştirme yolundaki çizgiye, Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasına bakış açısıyla destek vermesi bu politikanın bir ayağını oluşturmuştur. Kuzey Irak’taki operasyonu bu denklem içinde incelediğimizde karşımıza İran olgusu da belirgin olarak çıkmaktadır. İran’daki Şii yapılanma şu anda Amerika’ya karşı direnen bir yapı. Amerika’nın İran’da iktidar değişikliğini sağlama doğrultusundaki hedefi, günümüzün ana stratejisini belirleyen taktik olarak karşımıza çıkmaktadır. Irak’taki Şii topluluğu ile İran’daki Şii topluluğunu ve Afganistan’a kadar uzanan Şii topluluklarını yeniden yapılandırarak Şii hilali olarak birleştirme ve bunu (Şah modelinde) Amerikancılaştırmak için bir strateji hayata geçirme çabası vardır. Bu strateji çok karmaşık taktikleri de içermektedir ve Kuzey Irak operasyonuna yeşil ışık yakan Amerikancı politika buradan kaynaklanmaktadır. Bu denklemde de verildiği gibi Kuzey Irak’a karşı Türk Ordusu’nun operasyon yapmasının yolunu açacak istihbaratı ve izinleri çıkaran Amerika, görüldüğü gibi bu olguda da taktikseldir. Bu taktiksel tavır Türk Ordusu’nun burada dominantlaşması olgusunun karşısında bunu dengeleme politikasına girerek yeni bir geri adım atma noktasına gelmiştir. Bunu Türk Ordusu’nun Afganistan’a operasyonel olarak katılmayacağını açıklamasıyla ilişkilendirmek mümkün olabilmektedir. Dick Cheney’in Türkiye’ye gelmesi sonrası Amerika’nın operasyonlara kesin tavrı ortaya çıkmıştır. Burada bu tavrı tetikleyen olgu, Türkiye’nin Afganistan’da Taliban’a karşı savaşçı olarak mücadele etmeyeceği ve Afganistan’a asker gönderilmeyeceği söylemi ile birlikte tetiklenmiştir. Yani Türkiye’den “Afganistan’da Amerikan politikası için savaşmayacağı” sözü çıktıktan sonra Amerika da Türkiye’nin Kuzey Irak’taki operasyonunu durdurma yolunda bir tavra girmiştir. Operasyon ve dengeler Türkiye Afganistan’da operasyona katılacağını vurgulasa da, buna ait olumlu cevap verse de yine de operasyonun bu noktada durdurulması dengeler açısından önemlidir. Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’ta PKK kamplarını tümüyle teslim alması, bu bölgede egemenlik kurması, geçici kamplar ve çadır birliklerinin bölgeye yerleştirmesi ile bölgenin PKK’sızlaştırma sürecinin başlatılması olgusu aynı zamanda bu bölgede Barzani’nin egemenliğini de yıkma noktasına gelecek bir süreç olacaktır. Keza Barzani’nin, Kuzey Irak’taki yönetimin, Kürt ağalığının tasfiyesi anlamına gelecek ve Kürtleri bu denklem içinde dışlayacak bir noktaya gelecektir. Oysa yaşanan süreç Türkiye’de Amerika’ya karşı olan tavrın, antiamerikancılığın nötralize edilmesi; PKK’nın kır kesiminin sözde tasfiyesiyle, bu tasfiyenin sonucu Türkiye’de ve Kuzey Irak’taki Kürt hareketlerinin siyasallaştırılmasının önünün açılması için bir araç olarak kullanılmıştır. Gerçek bir tasfiyeyi değil, esas olarak Türkiye’de şehirlerdeki Kürt hareketinin siyasallaşması ve ona meşruiyet kazandırılması yoluna giden bir taktik olarak karşımıza çıkmıştır. Bunun diğer ayağı ise Barzani ve Talabani’nin Kuzey Irak’taki egemenliğini tanıyan ve onları koruyan bir söyleme dönüştürme çabası olmuştur. Ulusalcıların ve Türk Ordusu’nun devrimci stratejisi ancak Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yapılan saldırıların bütünüyle tasfiyeedilmesinden başka, Barzani güçlerinin de PKK ile iç içe geçme noktasında olduğu bölgelere operasyonlar yaparak Barzani güçlerinin de içinin kofluğunu ortaya çıkarması, yani geçmişteki Kuzey Irak operasyonları gibi kitlesel bir operasyonla hayata geçirilebilir. Bu ikinci taktik olarak verilen stratejide Kuzey Irak’taki Kürt yapılanması erken doğumla sönümlenecektir. Ulusalcı ve devrimci politika Amerikan politikalarının da önünü kesecektir Diğer taraftan Türkiye’de ise Kürt siyasallaşmasını talep etme noktasında olan hareketlerin böyle bir talebi hayata geçirecek güçleri kalmadığı gibi taktiksel olarak bu talebin ortadan kalkacağı bir sürece girecektir. Bu ulusalcı ve devrimci politika Amerika’nın İran ve Afganistan politikalarının da önünü kesecektir. Bir başka deyişle İran ve Afganistan için de bu Amerikan stratejisinin ulusalcılara ve devrimcilere karşı yenik düşmesi bir örnek oluşturacaktır. Geçmişte Mustafa Kemal’in Türkiye’de kazandığı Kurtuluş Savaşı’nın Afganistan’da örnek oluşturması gibi bir örnek oluşturacaktır. Bunun önünün kesilmesi noktasında ince, birbirinin içine geçmiş taktiklerle olgu burada dengelenme noktasında getirilmiştir. Yani bir tarafta Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a kahramanca operasyonunun nihai taktiksel sonucu ve ulusalcı strateji açısından devrimci bir sonucu, Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’ta askeri olarak egemenliği hem Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmasının politik ve askeri temelini ortadan kaldırdığı gibi hem de Türkiye’deki Kürt siyasallaşmasının önünü kesecektir. Oysa tersi oluşturulmuştur. PKK’ya karşı yapılan operasyonda iki sonuç da ileri sürülmekte. Bu sonuçlardan birincisi, “PKK’yı bitirme, tasfiye etme noktasına gelinmiştir. Kampları gitmiştir ve gücü kalmamıştır.” İkincisi, “PKK’ya dokunulmamıştır.” İki farklı sonuç da olsa, iki sonuçtan da aynı siyasallaşma talebi gelmektedir. Türkiye ile işbirliği yapma zorunluluğu Eğer PKK’ya karşı operasyon başarısız olmuş ise; “Demek ki PKK’ya karşı silahlı mücadele ile başarılı olunamıyor. O halde siyasallaşma gerekir. Silahı bırakın siyasallaşın” diyerek Genelkurmay’ın da vurguladığı gibi PKK’nın programını dayatma noktası getirilecektir. Eğer PKK’ya karşı yapılan operasyon başarılı olmuşsa ve PKK’yı sindirmişse bu sefer; “PKK tasfiye edildi. PKK etkisizleştirildiğine göre bu sorunu nihai olarak çözmek için hem Kuzey Irak’la anlaşın hem de Türkiye’deki Kürt siyasallaşmasını sağlayın. Kuzey Irak ve Türkiye’deki Kürtler arasındaki ilişkiyi sağlayarak Türkiye’yle birlikte gevşek bir federasyonla yeni Osmanlı ya da Türk-Kürt federasyonu tarzında bir yapılanmanın önünü açın” söylemine gelinecektir. Barnet’in de başından beri vurguladığı gibi Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmasının ayakta kalabilmesi için Türkiye’yle işbirliği yapılmalı ve Türkiye’deki üniter devlet yapısının yerine federatif bir yapı kurularak Kürtler bir araya getirilmelidir. Diğer ayağını ise Şii İran ile Şii Irak’ın birleştirilmesi, bunun da yine Amerika’nın inisiyatifindeki Şah rejimine benzeyen bir biçimde bütünleştirilerek Pakistan’a kadar uzatılması oluşturmaktır. İki yapılanmanın temelini de Rusya’ya ve onun çevresine karşı bir direniş noktası oluşturmak ve güneyde ise El Kaide’nin Suudi Arabistan’da iktidar olarak Arap petrollerine el koymasının önünü kesmek oluşturmaktadır. Ama burada karşımızda daha sıcak hedef olarak Talibanların yenilmesi noktası kalmaktadır. Afganistan’da var olmaya devam eden El Kaide bağlantılı Talibanlar daima Suudi Arabistan’da bir tehlike oluşturacağı için Afganistan’a karşı bir operasyon yapılmalıdır. Bu anlamda PKK’ya karşı kırsal ve dağ şartlarında mücadele yapan Türk Ordusu’nun aynı mücadeleyi Afganistan’da vermesi istenmekte; “Terörizme karşı ortak mücadele ediyoruz. Biz size Kuzey Irak’ta yardım ettik, siz de bize aynı etkinlikte Afganistan’da yardım edin” söylemiyle karşımıza bir strateji getirilmektedir. Bu stratejinin ince ayrıntıları ve taktikleri de gerçekten detaylarıyla ortaya konmadığında olay kavranamayacaktır. Özetle vurgularsak, Amerika’nın ve Türkiye’nin Kosova’nın bağımsızlığını tanıması, Sırbistan’ın buna Rusya ile karşı çıkması ve Rusya’da Putin’in tekrar seçimi büyük bir zaferle kazanması kuzeyde de yeni bir denklem getirmektedir. Bu denklemde Kırım’ın özerk bir bölge olarak Ukrayna’dan koparılması ve Rusya’yla Ukrayna arasında özerk bir bölge olarak Kırım’ın ortaya çıkarılması ortaya konmaktadır. Tıpkı Abhazya’nın Gürcistan’dan koparılarak ortaya çıkarılması gibi. Kuzeyde Rusların politikası bu açıdan devreye girerken; Türkiye, Kuzey Irak, İran ve Afganistan eksenli dönemde ise karşımıza iki taktikle sınırlayacağımız ama çok daha farklı yapıların ortaya çıktığı bir konumlanma çıkmaktadır. Türk Ordusu’na destek veren Amerika bu desteği belli bir noktaya kadar götürmektedir. Bu destekle Türk Ordusu’nun Afganistan’da yanında aktif olarak savaşabilmesinin yolunu açmaktadır. Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’taki hareketinin iki yorumu söz konusu olmaktadır. Birinci yorumda Amerikan çizgisinin dengeci politikasıyla Türk Ordusu’nu yanına çekme noktasından ileri geçmeyen taktiksel bir Kuzey Irak operasyonudur. Buna karşı Türk Ordusu’nun ve Türkiye’deki ulusalcı güçlerin Kuzey Irak operasyonundan beklediği ise Kuzey Irak’taki bu operasyonla PKK’nın bütünüyle tasfiyesidir. Daha sonra Kuzey Irak’taki peşmerge yapılarının da PKK’yla birlikte iktidarsızlaştırılması ve Türkiye’deki Nakşî-Şafi geleneğindeki Kürt hareketlerinin Barzani’den umudunu kesmesiyle bölgesel ya da Türkiye’de bir güç olma yolundaki politikalarının ortadan kalkmasıdır. Operasyonun önü kesildi İngilizler tarafından öne çıkarılan Kürtçü politikanın 1920’li yıllarda Kurtuluş Savaşı’nda sönümlendirilmesi de buna tarihi bir örnektir. Keza aynı şekilde Türkiye’deki Barzanici Nakşî-Şafi geleneğinden gelen Kürt hareketleriyle PKK çizgisindeki Kürt hareketlerinin, Abdullah Öcalan’ın da “PKK’nın yeni lideri Talabani’dir, Barzani’dir” diye itiraf ettiği noktada birleştirildiği bir yapı olma noktasındadır. Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’taki Kürt hareketini sönümlendirecek, politik ve askeri olarak yenilmesini sağlayacak başarılı ve nihai bir Kuzey Irak operasyonu bu anlamda durdurulmuştur. Bu operasyon başarılı olsaydı Türkiye’de de Kürt hareketinin yeniden yapılanması ve Kuzey Irak’la birleşme politikalarının önü kesilecekti. Tıpkı 1920’lerde Kurtuluş Savaşı sonrası bu hareketin önünün kesilmesi gibi. Günümüzde ise operasyonun sınırlı tutulması ile yine aynı denklem karşımıza çıkmaktadır. Eğer biraz evvel altını çizerek vurguladığımız gibi; “PKK’ya karşı operasyon başarılı oldu ve PKK sindirildi ise o zaman yeni PKK ve Barzani’yle birleşmiş çizgiyi siyasal olarak tanıyın ve Kuzey Irak’ı tanıyın” denmektedir. Yok operasyon başarısız olmuşsa; “Zaten Kuzey Irak’ta silahlı mücadeleyi operasyonla söndüremiyorsunuz. Afganistan’da Ruslar da söndüremedi, Amerikalılar da söndüremedi Taliban güçlerini. O halde gerilla kuvvetleri söndürülemez. Ancak siyasi söylemle bir çözüm olabilir” diyen söylemle bu sefer “Kuzey Irak’ı tanıyın, bunun yolu oradan geçmektedir” ve “Türkiye’de de Kürt siyasallaşmasının önünü açın ve bunların ikisini birleştirin” diyen bir noktaya gelinmektedir. Görüldüğü gibi yalınlaştırılmış, anlaşılması kolaylaştırılmış iki taktik ortaya çıkmaktadır. Ama burada bugün Barzani Nâkşi-Şafi gelenekleriyle ve AKP ile çatışan DTP’nin ilişkilerine baktığımız zaman yüzeyde bir çatışma var gibi görünmektedir ama bu çatışma antagonist olmayıp bu stratejinin parçalarındandır. Petrol fiyatlarının 100 doları geçtiği, ekonomik krize girildiği bir dönemde Amerika, ikinci bir Amerikan yüzyılını sürdürme başarısını ancak silahlı kuvvetle sağlayabilir. Avrasya Balkanları denilen bölgede, Hazar çevresinde, Arap körfezi çevresindeki petrol yataklarına egemenliği ve bu yatakların Amerikan şirketleri tarafından işletilmesi ve bu işletilme sürecini sağlamak için de Amerika’nın ileri askeri ve bilişim teknolojisinin hayata geçirilmesi ve bu şekilde Amerika’nın para krizinin çözülmesiyle devam ettirebilir. Tersi olduğu noktada petrol yatakları üzerinde egemenliği kuramayan bir Amerika petrol temininde güçlüklere düşmüş bir devlet olarak bırakın süper güç olmayı, artık gerileyen bir devlet olma noktasına gelecektir. İngiltere örneğine bakarak bunu anlamamız mümkündür. Bu boyutuyla 2002 yılında İkinci Körfez Savaşı başlamadan önce petrolün 100 dolar olacağı, Amerika’nın ikinci bir Amerikan yüzyılını başlatacak bir askeri operasyonda başarılı olacağını veyahut da Amerika’nın krize gireceğini vurguladığımız o yazıdaki süreç önümüzdedir. Bu süreç aslında Amerika tarafından günyüzüne çıkarılmış durumdadır. Bu anlamda da mücadeleyi keskinleştirme doğrultusunda gitmektedir. Bu mücadeleyi keskinleştirme noktasında karşısında Putin’in egemenliğindeki Rusya vardır. Her ayrıntıyı değerlendirmek zorunludur Bu boyutuyla bölgemizdeki iki taktik küresel süreçte iki ayrı stratejiyle karşımıza çıkmaktadır. Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşılık Rusya’nın Avrasya Projesi olarak ortaya çıkan iki strateji de coğrafi olarak güney dediğimiz Balkanlar’dan başlayıp Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan alanındaki her ayrıntıyı değerlendirme zorunluluğunu getirmektedir. Bu zorunluluk bir taraftan olguları algılamamızda zorluk getirirken, sentezde kolaylık getirecektir. Bu anlamda Kuzey Irak operasyonunu da lokal bir analizle değil, küresel bir analizin parçası olan ayrıntılı bir analizle ele almamız gerekir. Böyle aldığımız zaman sentez kolaylaşmakta ve resim daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu süreci takip edeceğimiz bir dönem hızla başlamıştır. Rusya’daki seçimler, Kosova’daki olaylar, Kırım’daki özerkleşme çabaları, Abhazya’yı ayırma çabaları gibi. Rusya’nın aktif politikasının yanında Amerika Türkiye’yi yanında tutarak ama Kürdistan-Gürcistan-Ermenistan bölgesindeki egemenliğini korumaya devam etmektedir. Buradan hareketle Afganistan’da başlattığı operasyonlarla dominant olarak egemenleşip El Kaide’nin Suudi Arabistan’da egemen olmasının yolunu kesmenin yanında İran’ı da kontrol etmek için bir taraftan batıdan diğer taraftan doğudan, Afganistan’dan İran’ı makasa alma stratejisi açısından Türk Ordusu’nun Afganistan’da Amerika’yla beraber mücadele etmesi Amerika açısından hayati önemdedir. Önümüzdeki dönemde stratejiyi belirleyen olgu bu olacaktır. Türk Ordusu’nun Amerika ile birlikte Afganistan’da savaşması, Afganistan’da Amerika’nın egemenliğinin kurulması ve bu egemenlikten sonra İran’a doğru doğudan bir kontrol mekanizması geliştirilmesi için Türk Ordusu ile Amerika’nın işbirliği istenecektir. Keza batıda ise Kürt, Ermeni ve Gürcü eksenini koruyarak İran ve Türkiye arasındaki eksende bir kontrol mekanizması geliştirilmesi söz konusudur. Avrupa’da ise Kosova aracılığıyla Rusya’nın Sırbistan’da kontrolünün yitimi gibi uzun eksenli bir mücadele söz konusudur. Bu mücadele Amerikanın yeni yüzyılda var olup olmama mücadelesidir. |