“Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” ve
ithal pamukta sorunlar
Türkiye 1990’lara kadar pamuk ihraç eden bir ülkeydi. Dünyanın 7. büyük pamuk üreticisiydi. Bugün 3. sırada, ancak dünya pamuk ithalatçıları -evet, ne yazık ki ithalatçıları- arasında 3. sırada! Bir Afrika ülkesi olan -adını ilk kez duyuyorum- Burkina Faso’dan bile pamuk ithal ediyoruz. İthalatın yüzde 40’ı Amerika’dan, yüzde 20’si Yunanistan’dan yapılıyor. Bu trajik gelişme tarım sektörümüzü çökertmeye yönelik Batı Planı’nın bir sonucudur. Amerika tarım sektörünü her yıl 30 milyar dolarla desteklerken, köylüsüne yüzde 0,25 faizli kredi verirken, Türkiye hükümetleri Derin-Merkez’in çıkarlarına hizmet eden IMF ve Dünya Bankası programlarını uygulayarak pamuk üretimini yok olmaya terk etmiştir.
Sorun sadece bu mu, yani dış bağımlılık mı? Hayır, pamuk ithalatımızın önemli bir sorunu daha var: Yurtdışından alınan pamuk genetik modifikasyona uğratılmış tohumlardan üretiliyor. Nitekim Aralık 2007’de toplanan Ulusal Pamuk Konseyi’nde şu tespit yapılmıştır: “Dünyada kanserojen madde içerdiği için tercih edilmeyen pamuğu biz ucuz olduğu için alıyoruz. Bizim insanımızın sağlığı önemli değil mi? Üretimi zorlaştıran sorunlar kaldırılarak, bir an önce pamuk ithalatını azaltmamız gerekir. Bundan başka sübvansiyonlu ithalat yerli üretimi tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Pamuk ithalatı lisansa bağlanarak ‘tarife kontenjanı’ uygulaması başlatılmalıdır.”
Burada adı geçen genetik modifikasyona uğratılmış tohumlardan kasıt GDO, yani genetiği değiştirilmiş organizmalardır. GDO nedir, kısaca hatırlayalım. GDO’lu ürünler şöyle tanımlanabilir: Biyoteknolojik yöntemlerle, kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş bitki, hayvan ya da mikroorganizmalar… Bu uygulama doğal yaşamın çokuluslu şirketlerce patent altına alınması, çevre ülkelerinin tarımda sömürüye açık hale getirilmesini içeriyor. “Transgenik ürünler” adı da verilen GDO’lu ürünlerin tarla denemelerine ilk olarak 1985 yılında başlanmış, üretimine 1996’da geçilmiştir. Halen yapılan GDO’lu tarımın yüzde 99’u ABD, Kanada, Arjantin ve Çin de gerçekleştiriliyor. GDO’lu ürünlerin başında pamuğun yanı sıra mısır, patates, soya, buğday, domates, pirinç ve bazı balık türleri geliyor. “Frankeştayn gıda” olarak anılan GDO’nun insan sağlığını tehdit ettiğine dair ciddî görüşler ileri sürülmektedir.
Bu gözlemimiz Ulusal Pamuk Konseyi’nin iki soruna parmak bastığını ortaya koyuyor: Dışa bağımlılık ve kanser yapan pamuk ithalatı. Öte yandan Batının bir icadı olan kapitalizm her şeyi tek bir ölçüte bağlıyor: Para, başka bir deyişle maliyet ve kâr... Bu sistemde kim ağzını açarsa “para” diyor. 1838’lerden bu yana bize de dayatıyorlar bu sistemi. Günümüzde bunun cazgırlığını AKP yapıyor. Ağızlarını açtılar mı “para” diyorlar. Başta Maliye Bakanı Kemal Unakıtan… Yahu şunun yanına bir de ahlâkî bir şey koyun. Ara ki bulasın. Bunlar ne biçim “maneviyatçı” adamlar? Ne dik duruş, ne ekonominin bağımsızlığı, ne yurttaşların sağlığı, hiçbiri umurlarında değil. Aydınlara gelince, çoğu serbest piyasa diyerek pamuk üretimimizin hükümetler eliyle yok edilmesine seyirci oldular. Şimdi ise -Ulusal Pamuk Konseyi’nin bildirisinde görüyoruz- yeniden koruma ve üretimin artırılması isteniyor. Bu tür politikalar AKP gibi bir parti iktidarda kaldığı sürece imkânsız. Bu parti teslimiyetçidir, boynu yabancılar karşısında eğiktir. Güneşin batıdan doğmasını bekleyin, AKP kadrolarından korumacı ve ulusalcı politikalar beklemeyin. O bütün geleceğini emperyalizmle işbirliğine bağlamıştır.
Türkiye’de ithalat epeydir serbest. Bizim tekstilcimiz daha ucuz diyerek artık ithal pamuğu tercih ediyor. Oysa bu pamuk GDO’lu, tüketicinin sağlığına zararlı. Bu husus maliyet hesabına dahil edilmiyor. Oysa katılsa, sağlıklı yerli ürün daha ucuz olacak. ABD bizim kısa görüşlülerin kafasını işliyor: Dış ticarette bir ürünü hangi ülke ucuza üretiyorsa oradan satın alın. Maliyet hesabı tamamen parasal. Kanıt olarak da Ricardo’nun soyut dış ticaret teorisini ileri sürüyorlar. Ucuz ama ya kalite? Bu unsura teoride yer verilmemiş ki! Bizim sivri akıllılar tuzağa kolayca düşüyor. Tabii bu davranışta bizim iş adamlarımızın kâr hesapları da var.
|
Küreselleşmenin Türkiye’ye zararları
Yazılarımda sık sık vurgularım: Küreselleşme emperyalizmin yeni adı, yeni aracıdır. Küreselleşme dünyanın değil, sadece Batının, Batıda da Derin-Merkez’in çıkarlarına hizmet eder. Küreselleşmenin Türkiye gibi ülkelerin gelişmesiyle bir ilgisi yoktur. Eğer bir ilgi varsa o da sadece içimizdeki işbirlikçileri zengin etmesi, Türkiye gibi yoksul ülkelerde “Nişantaşı”lar, süt banyoları yaratmasından, yemeklere altın tozu serpilmesinden ibarettir. Bakın, Sayın Prof. Dr. Esfender Korkmaz bir gazetedeki köşesinde [“Şirketler Mısır’a Neden Gidiyor?”, Tercüman, 28.8.2007] neler yazmış bu konuda, özetliyorum:
Küreselleşmeden en fazla zararlı çıkan ülke Türkiye’dir. Bunun üç temel sebebi var:
i) Dünyanın en yüksek dış işlemler cari açığını (döviz açığını) Türkiye veriyor. Bu yolla kaynaklarımız dışarıya gidiyor veya borçlandığımız için gidecektir.
ii) Kur, baskı altında tutulduğu için düşük kalıyor. Bu nedenle içeride üretimde kullandığımız ara malı ve hammaddenin büyük kısmını ithal ediyoruz [pamukta olduğu gibi, cd]. Bu husus, içeride işsizliği artırıyor. Kırılganlık yaratıyor.
iii) Elimizdeki, kamuya ait veya özel kârlı işletmeleri satıyoruz. Bunların parasının büyük bir kısmı Türkiye’ye gelmiyor. Ayrıca satılan işletmelerin kârları da dışarıya gidiyor. Yani kaynak çıkışı oluyor. Bu paralar Türkiye’ye gelse ve yeni yatırım yapılsa, çıkan kârın fazla bir önemi olmazdı. Oysa hem servet çıkışı oluyor, hem de kâr çıkışı oluyor. Bu net kaynak çıkışını GSMH hesaplarından kolaylıkla anlayabiliriz. Nitekim Türkiye’den son yıllarda, faiz ve kâr olarak dışarıya net kaynak çıkışı oluyor. Bu nedenle, GSYİH hasıla GSMH’dan daha büyük çıkıyor. Oysa ki durum iki-üç yıl öncesine kadar tersiydi. (Gayri safi yurt içi hasıla, yurt içinde üretilen katma değer toplamını verir. Yurt dışından faktör gelirini veya giderini Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ya ilave eder veya çıkarırsak, o zaman Gayri Safi Milli Hasıla’ya ulaşırız.)
Sayın E. Korkmaz’ın vurguladığı küreselleşmenin üç zararı serbestleştirmenin sonucu: Cari açık da, düşük döviz kuru da, işletmelerimizin satılması da. Küreselleşme ve serbestleştirme birlikte gidiyor.
Küreselleşme nedir? Bir kez daha hatırlamakta fayda var: Derin-Merkez’in, dünyayı ele geçirme stratejisi için özel olarak ürettiği bir araçtır küreselleşme ideolojisi. Batının (AB ve ABD’nin) hayat felsefesi liberalizmdir. Ekonomik liberalizm; adı üstünde, ekonomik faaliyet ve akımların, piyasaların, mal ve faktör hareketlerinin serbest olmasını, bunların önündeki bütün engellerin kaldırılmasını ister. İşte bu serbestleştirmenin, dünya ölçeğinde, ülkeler arasında gerçekleştirilmesine küreselleşme adı veriliyor. Demek ki küreselleşme Batının hayat felsefesinin, buna dayanan ekonomi anlayışının, Çirkin Batının çıkarlarının evrenselleşmesi, dünya ölçeğinde korunması ve sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Demek ki Batının (Derin Merkez’in ve Merkez ülkelerinin) mevcut çıkarlarının, o çıkarları sağlayan düzenin muhafazası ve daha da ileriye götürülmesi; açıkladığım küresel serbestleştirmeye, yani “küreselleşme” ideolojisinin ve onun rejiminin kök salmasına bağlı. Batı bunu çok iyi bilmekte ve kurduğu, hep kendi lehine işleyen küresel düzene bütün gücüyle sahip çıkmaktadır. Aksi halde yine çok iyi bilmektedir ki ekonomik krizler, yokluklar ve çıkmazlar içinde çökecek, mahvolacaktır.
Batının (Derin Merkez ile Merkez ülkelerinin) çıkarlarının gerektirdiği düzenle -Türkiye gibi- az gelişmiş, sanayileşmeleri engellenmiş ülkelerin çıkarlarının gerektirdiği düzen arasında karşıtlık vardır. İki düzen birbiri ile çatışıyor, biri diğerini dışlıyor. Derin Merkez Çevre ülkelere, bu ülkeler için gerekli olan düzenin tam tersi bir düzeni, liberalizmi dayatıyor. Ancak bu dayatma sırasında karşılaştığı zorlu bir engel var: Ulus devlet!... Derin-Merkez ulus devlet aşamasını çoktan geçirmiş, onun nimetlerini çoktan elde etmiştir. Bugün kendi ilerlemesinin önündeki en büyük engel ise, Çevre ülkelerinin “ulus devlet”leridir. O zaman tek çözüm yolu olarak şunu görüyor: Bu ülkelerin ulus devletlerinin planlı bir şekilde zayıflatılması; o ülkelerin devletlerinin, Merkez’in çıkarlarına hizmet edecek bir kalıba dökülmesi... İşte günümüzde AB ve ABD ile kurulu ilişkiler yoluyla ve işbirlikçilerin desteğiyle Türkiye’de yapılmakta olan da budur.
Karşı karşıya kaldığımız ağır ekonomik sorunların gerçek sebebi budur.
|
İşadamlarımız neden Mısır’a yatırım yapıyor?
Şu duruma bakın: Yabancı yatırımcılar Türkiye’ye, bizim işadamlarımız ise yabancı ülkelere yatırım yapıyor! Bunda bir çelişki yok mu? Yabancılar açısından bakalım: Sermayelerini Türkiye’ye yatırıyorlar. Çünkü Türkiye’de üretim yapmayı kârlı buluyorlar. Eğer Türkiye’de üretim kârlı ise, bizim iş adamlarımız neden kendi ülkelerine yatırım yapmıyor? Sorunun yanıtını vermeden önce, aynı olayı konu alan bir yazıdan [E. Kokmaz, “Şirketler Mısır’a Neden Gidiyor?” Tercüman, 28.8.2007] bazı alıntılar yapmamız yararlı olacak.
Mart 2007 tarihinde Türkiye ile Mısır bir serbest ticaret antlaşması imzaladı. O tarihten bu güne kadar Mısır’a 116 Türk firması 1.5 milyar doları aşan yatırım yaptı. Bunların 60’ı tekstil ve hazır giyim sektöründe; 300 kadar yatırımcı da Mısır’la ilgileniyor.
Bu arada başka ülkelere de yatırım yapıyor işletmelerimiz. Örneğin kimi Balkan ülkelerine, Çin’e (Sivaslı işadamlarının da Sudan ve Etiyopya’da 14 milyon dolarlık inşaat ve gıda yatırımı yapma kararı aldığını basında okudum, cd). Eğer bu şirketler Mısır’da değil de yurdumuzda yatırım yapsalardı, Türkiye’de üretim ve ihracat artacak, işsizlik azalacaktı.
Türk sermayedarlar neden Mısır’a yatırım yapıyor? E. Korkmaz dört sebep sayıyor:
- Birincisi, Mısır’da ekonomi Türkiye’den daha istikrarlı. Türkiye’de piyasalar daha kırılgan. Nitekim geçen yıl ve bu yıl Eylül ayında küresel düzeyde olan dalgalanmadan, en fazla etkilenen ülke Türkiye oldu. Sonra sıcak paranın 100 milyar dolara yaklaştığı bir ekonomide ne yerli, ne de yabancı sermaye yatırım yapar. Çünkü sıcak para bir ekonomide, ne zaman patlayacağı belli olmayan bir bomba gibidir.
- İkincisi, rekabet gücümüz zayıf. Bir ülkenin, diğer ülkelere karşı rekabet gücünü belirleyen önemli bir faktör döviz kurudur. Türkiye’de gerçekte 2 liranın üzerinde olması gereken doların, 1.3 veya 1.4 dolayında [bugün 1.2 civarında, cd] olması ihracatta rekabet gücümüzü düşürmektedir. Çünkü ihracatçının her dolardan eline 2 lira geçmesi gerekirken, çok daha düşük, örneğin 1.2 lira geçmesi ihracatın çekiciliğini azaltıyor, yabancıların Türk mallarına olan talebini azaltıyor. Oysaki Mısır’da kur düşük değil. Orada kurulan nitelikli sanayi bölgelerinden ABD’ye gümrük vergisinden muaf ihracat olanağı var. Gümrük Birliği gereği 18 Arap ülkesine gümrüksüz ihracat yapılabiliyor. Ayrıca Afrika’ya yapılacak ihracat açısından da avantajlı.
- Üçüncüsü, Türkiye’de bazı girdi fiyatları yüksek... Örneğin işçi ücretleri…Türkiye’de işçi ücretleri yüksek değil, ancak işçi çalıştırmak pahalıdır. Çünkü istihdam üzerine binen vergi ve primler yüksektir. Mesela 680 lira ücret alan bir işçinin, işletmeye maliyeti, vergi ve primlerle 1000 liraya çıkmaktadır. Bundan başka, reel sektörün kullandığı elektrik ve akaryakıt fiyatları da göreli olarak yüksektir. Bu tür maliyetler de Türkiye’de yatırım yapmayı engellemektedir.
-Nihayet uygulanmakta olan kısa vadeli iktisat politikaları reel sektörü ikinci plana atıyor, mali sektöre öncelik tanıyor. Yatırımları teşvik eden bir sanayileşme politikası da bulunmuyor.
Sayın bilim adamımızın açıklamaları ışığında, artık başta sorduğumuz sorunun yanıtını verebiliriz. Madem AKP Türkiye’sinde üretim yapmak bir yatırımcı için böylesine riskli, öyleyse neden yabancılar kafile kafile gelip ekonomimize yatırım yapıyor? Cevap basit: Yabancılar Türkiye’de hakikî anlamında yatırım yapmıyorlar, zaten mevcut olan, zarar riski çok düşük, kâr imkânı yüksek ve güvenli olan tesislerimizi satın alıyorlar. Bu, onlar açısından gerçek anlamda yatırımdır, ama Türkiye açısından değildir, sadece plasmandır. Ne üretimde, ne istihdamda, ne vergi hasılatında, ne de ihracatta artış var. Ama bunların hepsi, Türk yatırımcılar sayesinde Mısır ekonomisinde bir bir gerçekleşmektedir.
|
Hasan Cemal, AKP ve gerçek
Bizde hep böyledir, olayları, kişileri tek taraflı değerlendirmek âdettir. Hasan Cemal de öyle yapmış. Bakın, yazılarıyla büyük destek verdiği Recep Tayyip’i nasıl değerlendirmiş [Milliyet, 28.2.2008]:
“Tıpkı Özal’da olduğu gibi, Erdoğan’ın da birinci döneminde -hatta Özal’ı bazı alanlarda aşan- bir reformcu heyecanı vardı. Avrupa Birliği konusunda, yani demokratikleşme alanında vardı bu heyecan. Yine AB ile ilgili olarak Kıbrıs’ta vardı. IMF ile devam ettirilen, yapısal değişimleri ve mali disiplini öngören ekonomide vardı.
Bütün bu reformcu heyecan, tek parti hükümetinin getirdiği siyasi istikrar ve dış ekonomik koşulların iyi gidişiyle birleşince, Türkiye özellikle ekonomik alanda güzel sıçramalar yaptı. Örneğin, bu ülkede aş ve iş sorununun çözülmesi -ya da cari açığın kapatılması için- yaşamsal nitelikteki doğrudan yabancı sermaye yatırımları Erdoğan’ın birinci döneminde rekor düzeye yükseldi. Son 20 yılda toplam 70.6 milyar dolar olan bu dış yatırımların, 51.8 milyar doları son üç yılda, (2005’de 10.029, 2006’da 19.918, 2007’de 21.873) geldi Türkiye’ye. Başbakan Erdoğan, ilk iktidar döneminin özellikle ekonomideki sonucunu seçim sandığında yüzde 47 ile topladı.”
Görüyorsunuz, hiçbir eleştiri yok. Hep iyi, hep güzel, hep doğru.
Kardeşim, madalyonun öbür yüzünü de çevirsene, oraya da baksana!
Yok, kesinlikle bakmaz. Bu yaklaşımıyla okurlarını yanıltmıştır, umurunda değildir. Belki gerçekte üttüğü amaç da budur. Daha önce uyardım seni sevgili okur: Aman gazete okurken dikkat, köşe yazılarına dikkat, aman TV seyrederken, haberleri, yorumcuları dinlerken dikkat!
H. Cemal böyle yapınca, madalyonun tersini çevirtmek de bana düşüyor. Ancak ben kendim bir tarafa çekiliyor, sözü -bütün tespitlerine katılarak- birinci AKP hükümetinde devlet bakanı ve başbakan yardımcısı, bugün TOBB ETÜ Öğretim Üyesi olan bir maliyecimize, Doç. Dr. Abdüllatif Şener’e bırakıyorum [Millî Gazete, 17.2.2008; Tercüman, 21.2.2008]:
Yabancı sermaye Türkiye’de sadece kâr marjı yüksek olan hizmet sektörüne geliyor, ancak diğer sektörlerle ilgilenmiyor. Bu gelecek için bir tehlikedir. 2002 yılında yabancıların kâr transferi 89 milyon dolardı. Bu rakam 2007 yılında 2 milyar dolara yaklaştı. Üç sene sonra 5 ile 10 milyar dolar arasında olacaktır. 2010 ve sonrasında kâr transferleri 10 milyar doları zorlayacak. 2002’de cari açığımız 1,5 milyar dolardı. Bugün yapısal olarak ne büyük bir fatura ile karşı karşıya bulunduğumuz ve bunu kapatmak için ne yapacağımız, ortada bir sorun olarak duruyor.
Bankacılık sektöründe yabancı payının yüzde 10’un altında olduğu bir dönemde, ben bu sektörde yabancı payının artmasının doğru olmadığını söyledim. Şimdi yüzde 40’ı aşmıştır. Borsa payıyla birlikte yüzde 50’ye doğru yaklaşıyor. Sigorta sektörü yüzde 95 oranında yabancılaştı. Borsa aracı kurumlarının tamamı yabancılaşma noktasında… Türkiye’nin finans sektörü elimizden çıkmak üzeredir. Önümüzde Halk Bankası özelleştirmesi var. Onu da yabancıların alacağı bellidir. Demek ki, hızla yüzde 60’a doğru gitmekteyiz. Bu tempo devam ederse, bazı ülkeler var, onların durumuna düşebiliriz.’’
Kur indiğinde millî gelir (kişibaşına gelir, cd) rakamsal olarak, yani kâğıt üzerinde artıyor ama gerçekte artmıyor. Düşük kurdan dolayı herkesin mutlu olması ekonominin sağlıklı olduğunu göstermez. Yarın herkesin saçını başını yolacağı bir noktaya gelinebilir.
Enflasyon yapılan çalışmalarla tek haneye indirildi, ancak yüzde 8-9 aralığından aşağıya düşürülemedi.
Mevcut makro ekonomik göstergelere bakarak, “her şey mükemmeldir ve mükemmel gidiyor” denemez. Bir yıl sonra kırılma yaşandığı takdirde bu dönemin bütün rakamları baştan sona bozulacaktır. 2007’nin 3. çeyrek büyüme oranı Türkiye’nin yıllık ortalama kapasitesinin çok altında çıktı. Türkiye’nin, potansiyeli olan büyüme oranının altına düştüğü görülüyor. Bu önemli bir sinyaldir. Ekonomide yaşanan riskler bir sonraki döneme taşınabilir ve [hükümetin] fiyakasını bozabilir.
ABD’deki Mortgage krizinin etkileri 2009’a kadar sürecek. Kriz Türkiye’yi de etkileyecek. ABD finans kuruluşları, merkezdeki sorunlarını çözebilmek amacıyla Türkiye’deki paralarını çekebilir. O para Türkiye’den çıktığı zaman sorun var demektir. Türkiye tehlikeli bir sürece girmek üzeredir.
Hükümet yabancılara dünyanın en yüksek faizini veriyor. Dünyada en fazla para kazandıran ülke Türkiye. Japon ev kadınları bile, Türkiye’deki bankalara para yatırıp para kazanıyor. Bize ait olmayan yabancı para ülkeden çıktığı zaman, döviz açığı ortaya çıkar. O döviz açığı da sorun demektir.
Hasan Cemal bunları nedense görmüyor.
Aslında daha pek çok sorun var: Aşırı borçlanma, özelleştirmelerin ağır maliyetleri, yolsuzluklar, tarımın sorunları, vatandaşın kredi kartı borçları, gelir dağılımı eşitsizliği gibi. Ancak onları açıklamaya yerimiz yok (Belirttiğim sorunlar hakkında şu sitedeki yazılarıma bakabilirsiniz: www.cihandura.com).
Gördün mü sevgili okur, gerçeğin başka yönleri de varmış.
Peki gerçeği tam olarak nasıl görebileceğiz? Bu husus büyük ölçüde sezgiye, geniş bilgiye, derin analizlere bağlıdır.
Derin analizi herkes yapamaz, uzman işidir. Çünkü bütün “eksiler”le bütün “artılar” karşılaştırılarak, net sonucun hesaplanması icap eder. Bu da çok kapsamlı, çok meşakkatli bilimsel çalışmalar gerektirir.
Ben öğrenebildiğim bilimsel verilerin ışığında sezgime başvuruyorum.
Ve AKP konusunda hep aynı sonuca ulaşıyorum:
Hasan Cemal ve benzerleri ne derse desin, AKP iktidarı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başına gelmiş en büyük felakettir.
Bir an önce kurtulmak gerekir.
|
|