| Vedii Bilget |
12 Mart budur!
Türkiye’de sağ, kendi iç dinamiği ile oluşmadı. Siyasette mandacı, ekonomide emperyalizme ve çıkarlarına bağımlı oldu. Süreç içinde İngiliz ve Fransız mandacılığı yerini tek başına Amerikan mandacılığına bıraktı. Ne ki sol da kendi iç dinamiğiyle gelişmedi. Ancak sağ tek bir kanalda toplanırken, sol, Sovyetçilikten Çinciliğe ve Arnavutçuluğa bölünüp parçalandı. Kendi özünden beslenmeyen sağ ve sol, tam anlamıyla çarpık bir kapitalistleşmeye ve sosyalist anlayışa saplanıp kaldı. Her şey yukarıdan aşağıya gelişti. 1961 Anayasası’nın görkemli açılımına karşın, siyaset hep dar bir alan olarak kaldı. Bu alan, tüm toplumsal güçlerin etkin katılımına açık olmadığı için ulusal bir siyaset belirleme ve uluslararası potada ağırlıklı var oluş işlevi de görmedi. Uluslararası diyalektiği temel ölçütleriyle var kılamayan Türkiye, her zaman ağır bunalımlara düştü. Bu bunalımları ne halk ne de hükümetler önleyebildi. Kendini yönetemeyenler dışarıdan yönetildi. Bunalımlar dışarıdan yönetenlerin yönlendirdiği gruplarca aşılmaya çalışıldı. Her girişim, yönetene biraz da bağımlılık, giderek kulluk-kölelik koşulladı. 1960’lı yıllarla birlikte anlaşıldı ki, bu ülkede devlet denetiminde ama devleti de toplumsal güçlerin denetlediği, planlama ve karar mekanizmalarını tüm sınıfsal örgütlerin birlikte yönettiği bir yöntem geliştirilmesi kaçınılmazdır. Aralarındaki tüm çelişki ve çatışmalara karşın, sınıfsal varlıklarını ancak diğer sınıfların varoluş koşulunda sürdürebilecek toplumsal güçlerin ortak uzlaşma alanları bulmaları hiç de zor değildir. Dünü çoktan aşmış bir yarınsal kuruluş sürecine rota tutmak isteniyorsa, tüm bunları varsaymak ve hızla çözüm üretmek gereklidir. Ancak, bu gerekirliğin keşfi, gelişim sürecinde -bugün bile- asla liberal olmamış bir sağ ile demokrat olmamış bir sol üst yapının hasımlıklarını meydan çatışmasına döktü. Sağda, radikal milliyetçi ve radikal İslamcı güçler çıktı orta yere. Alparslan Türkeş’in “Dokuz Işık”ı doğrultusunda “milletin yeniden teşkilatlanması”, MHP’den çok gençlik örgütü Ülkü Ocakları’nın eline bırakıldı. Bu “milliyetçi” gençler de hemen silaha sarıldılar. Zaten bu, komanda kamplarında aldıkları eğitimin bir parçasıydı. Öte yandan Cumhuriyet tarihinin o güne değin görülen en açık dinsel kökenli siyasal örgütü, Necmettin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi de (MNP) boy gösterdi bu cenahta. Şeriat esasına dayalı bir devlet düzeni kurmak yolunda açık propaganda yapılmaya başlandı. Mustafa Kemal düşmanlığını yayan çıkışlar gündemlendi. Necmettin Erişen, Aykut Edibali ve Melih Gökçek’in yönlendirdiği Mücadele Birliği ve Milliyetçi Kültür Birliği bir yanda; Yusuf Türel, Mustafa Köseoğlu ve Abdülkadir Çavuşoğlu’nun denetimindeki İlim Yayma Cemiyeti öte yanda; merkezi yurtdışında bulunan Nurettin Dabul’un Hizb-üt Tahrir’i ve Yaşar Tunagör’ün Türkiye çalışmalarını yürüttüğü Rabitat-üt Alemi İslami örgütleri de orta yerde eyleme geçtiler. Solda TİP, zaten karışmıştı. Bir yanda Sovyetler’in Çekoslovakya’ya girişinden bu yana “güler yüzlü sosyalizm” diye tutturan Mehmet Ali Aybar, öte yanda sosyalizmin eytişimsel gerçeklerini ısrarla vurgulayan Behice Boran ve Sadun Aren. Yetmezmiş gibi, TİP’in sırtından stratejiler üreten parti dışı unsurlar. MDD yanlıları da birbirlerine karışmıştı. Solda karışıklık tırmanıyordu. 15-16 Haziran büyük işçi direnişinin bile sahipsiz kaldığı, solu yönlendirecek yetkin bir siyasal parti yokluğunda bu görevi Dev-Genç üstlenmeye kalkışıyordu. “Eski sol” siyaset parti şemsiyesine inanadursun, “yeni sol”, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden (FKÖ) ve Latin Amerika’daki kent ve kır gerillalarından etkilenerek serüvenci küçük burjuva kümecikleri oluşturuyordu. Serüvencilik silahsız olmuyordu elbet. Artık her gün protestolar, kaynaşmalar, çatışmalarla geçiyordu. Kanlı olaylara sahne oluyordu Türkiye. Sağ ve sol kaynaşadursun, “durumdan kendine vazife çıkarma” sevdasını hiç terk etmeyen bir grup sivil ve asker de kendi aralarında örgütleniyorlardı. “Ne olacak bu memleketin hali?” sorusuna yanıt aramayı aşmışlar, ortama müdahale etmek ve tarihsel gidişi rayına oturtmak istiyorlardı. Tarihsel süreçte halkın Hamlet düzeyine indirgenemeyeceği ve “olmak ya da olmamak” sorusunun halk adına sorulamayacağını umursayan yoktu. Oysa tarihi yapan yalnızca halktı ve tarihi, her zaman oluş’un tarihi olarak süregelirdi. Kaldı ki halkın eylemi, olmak ile olmamak arasındaki bir savaşım değil, oluş’u kendi somut içeriğini yaratan güçlerin bayrağı altında aralıksız yenileme ve aşma eylemiydi. Aşma’yı soyutluğundan kurtarır ve fiili çelişmeleri uzlaşmaya zorlayan bir kalıp biçiminden çıkarırdı halk eylemleri. Gelişme ve ilerlemenin art arda oluşları, toplumu kuşatan mekanik tepkilerden dinamik etkilere yükseliş olarak gerçekleşirdi. Ne ki, bu “müdahaleci” kelimesinin dinamik oluşumla ilgisi yoktu. Mekanik bir darbe eyleminin içini kısmen toplumsal sözcüklerle doldurarak uygulamaya koyma peşindeydi. O hengame arasında Türkiye’den görülmeyen şey, dünyanın hızla değiştiğiydi. Vietnam Savaşı’ndan bir sonuç alınacağına ilişkin askersel inancını yitiren ABD, Sovyetler Birliği’ni Güneydoğusundan “tampon”lamak için bu kez ağırlığını Ortadoğu’ya veriyordu. General ve Amiraller Ridgeway, Goodpaster, Taylor, Lemnitzer ve Zumwalt tarafından Ulusal Güvenlik Danışmanı Kissenger’in istemiyle Amerikan çıkar alanlarını saptayacak bir harita çiziliyor ve zamanla “Konsantrik Dış Çizgiler İlkesi” adını alacak tasarının ilk adımları atılıyordu. Haritada dikkatlerin en yoğunlaştığı alan, Sovyetler’le sınır komşusu ve General P. Kaplan’ın “arka bahçemiz” dediği Türkiye idi. Bu arada, Türkiye’de sermaye birikimi ve yoğunlaşması yeni bir aşamaya gelmişti. Sanayi burjuvazisi, tarım ve ticaret burjuvazisine üstünlük elde etmişti. Kırsal kesimde toprakla son geleneksel bağlarını koparan tarımsal emek, sanayinin ucuz ücretli emek ordusuna dönüşmüş, işçi sınıfı kendisi için bir sınıf olmuştu. Burjuvazinin sınıf içi çelişkileri büyüyüp keskinleşmiş, yapısal değişim tüm toplumu yeni mevzilere itmişti. Ekonomideki eski durumlarını sürdürmek isteyen gelenekçi çevrelerle, yeni bir siyasal ve sosyal egemenlik peşinde tekelciliğe sıçramakta olan sermaye kesimi arasında bir iktidar savaşımı gündemlenmekteydi. Tarım toplumundan sanayi toplumuna kesin geçişin yansımalarıydı bunlar. Türkiye sosyal, politik, ekonomik ve uluslararası ilişkiler alanında daha önceki hiçbir dönemde tanık olmadığı yepyeni sorunlar karşısındaydı. Değişim, kendini bir ara dönemle tescillemek peşindeydi. Ortam giderek, yeni palazlanan tekelci kesimin “ara dönem” istemine uygun durum alıyordu. Demirel’in Adalet Partisi (AP) bile karışmış, 72’ler muhtırası çıkmıştı ortaya. Derken olay 41’ler hareketine dönüşmüş ve Adnan Menderes’in iki oğlunun, Celal Bayar’ın kızının, Samed Ağaoğlu’nun eşinin de kurucular arasında yer aldığı Demokratik Parti (DP) Ferruh Bozbeyli başkanlığında kurulmuş, AP orta yerden çatırdamıştı. Tüm siyasal partilere bir anda iç kargaşa salgını egemenleşmişti. Güven Partisi lideri Turhan Feyizoğlu, Osman Bölükbaşı’nın MP’si ile Tahsin Banguoğlu’nun yönetimine geçmiş YTP’yi birleştirmekteydi. Kentlerdeki eylemlerde adı öne çıkan Deniz Gezmiş ile kırsal alanda eylemlerde bulunan Sinan Cemgil ve çevreleri, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) adlı aşağıdan yukarıya yapılanmayı öngören bir örgüt kurarlarken, merkezci yapıyı daha güçlü kılma savındaki Türkiye Halk Kurtuluş Partisi (THKP) ve Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi de (THKC) Mahir Çayan’ın önderliğinde sahneye çıkmıştı. Bir yandan Ülkücüler diğer yandan Amerikan 6. Filo’sunu kıble alıp namaz kılan Şeriatçılar elde silah solcu avına çıkıyorlardı. Artık ister hükümet, ister muhalefet, ister diğer toplumsal güçler ne adım attılarsa atsınlar, atılan her adım “müdahale hareketi”nin gelişimini hızlandırıyor ve kesinleştiriyordu. Ama “hareket” içinde de karmaşa egemendi. Çok dar kesim hareketin toplumcu özde tutulmasını öne çıkarırken, bir başka kesim müdahalenin geçici değil kalıcı olmasını savunuyordu. Üçüncü bir kesimdeki kimi siviller, hareket ertesinde askerleri nasıl ekarte edeceklerinin hesabını yapıyorlardı. Dördüncü bir kesimdeki askerler ise, hareketle birlikte sivillerden nasıl kurtulacaklarını planlamaktaydılar. Ama her dört kesim de tek başına “beşinci kesim”i oluşturan Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un harekât emrini bekliyorlardı. Batur birkaç günlüğüne Amerika’ya gidip dönüyor, hareket içindeki herkesi ekarte ediyor, edemediklerini Silahlı Kuvvetler’den attırıyor ve darbeden bir süre sonra TÜSİAD’ı kuracak tekelci kesimin önünü tıkayan Demirel hükümetini 12 Mart 1971 günü yanına aldığı diğer komutanlar ve Genel Kurmay Başkanı ile birlikte dayattığı bir muhtıra yoluyla alaşağı ediyordu. Hareket içine girmiş sivillere ve sol kesime karşı uzun bir işkence ve hapishane yolu açılıyordu artık. “Muhtırasal darbe” dönemi, kendi iç dinamiği ile oluşmamış Türkiye sağının ve sermayesinin, dışa daha da bağımlı olacağı ve sonunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası piyasalarda tümüyle haciz edilmiş bir metaya dönüşeceği sürecin ilk kilometre taşı oluyordu. 12 Mart, kısaca budur işte. Batur tarafından vurulan tekelci sermayenin egemenlik mührüdür. Toplumcu muhalefetin önlenemezliği karşısında, işlevin 12 Eylül darbecisi Kenan Evren’e devredileceği, ülkemizin insanları ve topraklarıyla küresel sermaye ve siyasal aktörleri tarafından topyekûn rehin alınacağı günlerin ilk ay tutulmasıdır. Bugünlerde güneşimiz bile tutuluyor. Ama yine de tarihsel diyalektiğin ayrımında ve ülkesiyle insanına karşı bilinçli sorumlulukla dolu olanlar için hâlâ akın var akın/ güneşe akın/ güneşin zaptı yakın…1 |