| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Tekelci sermaye denetimi Amerikan geçmişi bir anlamda kapitalizmin güçlenişi tarihidir. Ama özellikle eski başkanlardan Reagan’ından bu yana, Demokrat Partiden seçilen Clinton da dahil olmak üzere, tekelci sermayenin siyasal yaşamdaki gücü en aşırı düzeydedir. Bush’un Beyaz Saray’a 2000 yılında girmesiyle birlikte daha da tırmanmıştır. Tekelci özel sermayenin baskı kümelerinde görev almış kişiler onun başkanlığında devletin en yüksek karar yerlerine atanmışlardır. Halliburton gibi son derece güçlü bir para kuruluşunun yıllarca en üst düzey yöneticiliğini yapmış olan Dick Cheney’nin baba Bush yıllarında Savunma Bakanı, oğul Bush zamanında da Başkan Yardımcısı olması buz dağının su üstünde görünen doruğudur. ABD’ni Washington’dan yöneten en az yüz yüksek devlet görevlisi daha önce dev özel kuruluşların sözcüleriydiler. Şimdi ise, çarkın başına doğrudan doğruya oturmuş, devleti onlar adına yönetiyorlar. Bu birlikteliğin bir parçası olarak, büyük özel girişimciler son 2004 seçimlerine milyarlarca dolarlık (açık ve kapalı) seçim bağışlarında bulunduklar. Aslan payı Bush’un partisine gitti. Bu desteğe karşılık, Cumhuriyetçi iktidar petrol gibi stratejik kaynaklarıyla birlikte sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik hizmetlerini onların artan denetimine sokarak bekleneni yaptı. AKP öncülüğündeki bizdeki yapılanma da aynı yönde. Hiç kuşku yok ki, her iki ülkede de ekonomik piramidin nokta gibi ufak en üstü ile geniş tabanı arasında gelir farklılıkları gitgide büyüyecek, işsizliğin artmasıyla yoksulluk yaygınlaşacak, emeklilerle birlikte çalışanların ücretleri düşecek ve çalışma koşulları kötüleştikçe kötüleşecek.
Avrupa anakarasındaki siyaset de Amerika’dakine özenerek aynı yolda ilerliyor. Tekelci sermayenin tüm yapıyı altüst eden ve çalışanların kazanılmış haklarını darmadağın eden yeniden-yapılanma, daha doğrusu bu ölçüde bir değişim henüz kemiklenmedi. Ama genel gelişme o yönde. Göstergeler genel gidişata işaret etmekten geri kalmıyor. Avrupa’da seçim kampanyalarına ABD’ndeki benzer bağışlar henüz yapılmıyor. Ama orada da, şimdi bizde olduğu gibi, bu koşullarda varlıklı olmayan siyasetin dışına itilir. Ama Avrupa Birliği’nin başkenti olan Brüksel de, Washington, D.C. gibi, büyük sermayenin baskıcı örgütlerini temsil edenlerin siyaset geçeneklerini doldurduğu bir kent oldu. Birkaç yıl önce bunların Brüksel’deki sayısı 15.000’di. Küresel kapitalizmin kamuyla ilişkiler uzmanları çoğaldı, AB’yi araştırdıklarını söyleyen merkezler dal budak sardı ve önemsiz ayrıntıları bilim diye öne sürenler kadroları doldurdu. Bu durumda, Avrupa Parlâmentosundaki karar tasarılarını da tekelci sermayenin sözcüsü bu baskıcı örgütler kaleme alıyor. Bu parlâmentoda o yapı içine tam zamanlı olarak girmeye yetkili kuruluşların yalnız adları var; o kadar. Parlâmentonun kendi bile bunların kimin adına eylem yaptıklarını, konularının neler olduğunu ve hangi parasal kaynaklardan beslendiklerini bilmiyor ya da bilmez görünüyor. Bu önemli bilgiler ortada görünmüyor, onların eylemlerine sınırlar da konmamış. Böyle bir meclis kendini, kendi bağımsızlığını ve kişiliğini korumak için yeterince önlem almamıştır; bundan sonra alması da beklenemez. Bu durum, Amerika’dan sonra, Avrupa’da demokrasi ve ulusların egemenliği için tetikdur (alarm) çanlarının bir süredir çaldığının kanıtıdır. Ne var ki, demokrasi yararına kılını kıpırdatan yok. Avrupa Birliği’nde konuşulacak yasa tasarılarını ve karar metinlerinin hazırlığını yapmakla görevli olan kuruluş Avrupa Komisyonudur. Baskı kümeleri işte onun üstüne odaklanır. Kendi tasarılarını açıktan ya da el altından onlar verirler. Konu daha ilk adımda tekelci sermayeden yana işlemeğe başlar. İşin şaka götürür yanı yok. Nedeni şu: Bu kararlar eninde, sonunda Avrupa yasası olur çıkar. Böylece, ipin ucu büyük sermayenin elindedir. Ermeni sorununa ilişkin karar tasarılarını da benzer baskı kuruluşları kaleme alır. Bu konuda ortak yanları Türkiye’nin zayıf düşürülmesine ve bölünmesine doğru adımlar atılmasıdır. Amerika’da ve Avrupa’da, olduğu ölçüde, demokrasi kurumu saldırı ve işgâl altındadır. Bunun bir yan sonucu olarak, Avrupa ülkelerinde halklardan yana toplumsal ve çevresel düzenlemelerde de ilerleme yoktur. Dahası, gerileme var. Örneğin, gıda, halkların sağlığı ve çevre temizliğiyle ilgili girişimler birlikte eylem yapan Amerikan ve Avrupalı büyük sermaye kuruluşlarının eline teslim edilmiştir. Sonuç özel tekellerin çıkarlarından ve kârlarından yanadır. Örneğin, Avrupa İşverenler Federasyonu (UNICE) ve Avrupa Endüstri İş Adamları Yuvarlak Masası (ERT) küresel ısınmaya karşı olan (ve büyük sermayenin doğayı yıkan özgürlüğüne sınır getireceğinden ABD’nin onaylamadığı) “Kyoto Protokolü” adlı antlaşmanın Amerika’ya yaklaşır biçimde değişmesini istemektedir. Söz konusu büyük kuruluşların halkla ilişkilere bakan bölümleri kâğıt üstünde uydurma halk örgütleri kurmuş görünerek onlardan küresel ısınma yararına imzalar toplayıp Avrupa kurumlarını baskı altına almaktadırlar. Örneğin, Bromine Bilimsel Çevre Forumu adlı “takiyye” bir kuruluş gerçekte dev Buırson-Marsteller’in kamuoyunu saptırmak için oluşturduğu yapay bir yaratığıdır. Bu ikincisinin temel görevi doğayı ve o yoldan Avrupalıları zehirleyen atıkların yayılmasında sınır tanımak istemeyen büyük kimya kuruluşlarına hizmet vermektir. Nasıl oluyor da Avrupa siyaset dengesi bu aşırı sağa kayışı hoşgörüyle karşılıyor? Nedeni şu: Avrupalı siyaset adamları küresel kapitalizmin kendi içinde de bir yarış olduğunu biliyorlar. Gelişmemiş ya da gelişmekte olan (eski deyimiyle) Üçüncü Dünya ülkelerine karşı kapitalizmin genel bir tutumu vardır, ama bunun ardında sömüren büyük sermaye kendi arasında da bir yarış, sürtüşme, atlatma ve didişme süreci yaşar. Avrupalı siyaset adamlarında ağır basan bir inanç da, Kuzey Amerika sermayesinin katıldığı bu yarışta Avrupa büyük sermayesinin vazgeçilmez olduğudur. “Bizi göz ardı edemezsiniz!” görüşünü dayatan da Avrupa’daki tekelci sermayenin kendidir. Kısaca, Avrupa topluca sözü dinlenir güç olacaksa, bunun anahtarı büyük sermayenin dediğinden şaşmamaktır. Bu yaklaşım tekelci özel girişim merkezlerinin elindeki bir pazarlık kartıdır. Bu nedenle, Avrupa siyaseti bu güçlerin AB yasaları üstünde denetim kurmalarını bir hak gibi kabullenmiş durumdadır. Yalnız bundan sonra çıkartılacak yasalar değil, eskileri de özel girişimciler açısından ele alınıp değerlendirilmektedir. Örneğin, Avrupa çevreyi koruyan Kyoto Antlaşmasını onaylayan genel bir tutum içindeydi. Şimdi, tavrını ABD’ne yaklaşır biçimde değiştiriyor. Oysa, küresel ısınmaya karşı bu antlaşma da artık eskimiştir ve doğayı, yani tüm canlıları kurtarmak için günümüze uygun daha gerçekçi, kısaca daha aşırı önlemler gerekiyor. Ama Amerika gibi, Avrupa’nın gelişen siyaseti de bu gereksinime tam karşıt yöndedir. AB üstünde gittikçe ağırlaşan tekelci sermaye denetimini yalnızca bu lobicilerin örgütlü eylemleriyle açıklamak eksik olur. Gerçek şu ki, bu birliğin üst düzey görevlileri de anakaranın yapısının büyük sermaye doğrultusunda biçimlenmesini istiyorlar. AB içinde güçlü bir kuruluş olan Avrupa Komisyonu amacının “küreselleşmede eşitlik” olduğunu sözde ileri sürüyorsa da, çok-uluslu para çevrelerinin çıkarlarına hizmette o da öncülük ediyor. Onun da yaptığı dünyanın yoksul bölümüne ve doğaya zarar veren ama tekelci sermayeyi daha da zenginleştiren gündemi sonuna dek benimsemiş olmasıdır. Bu tutum demokrasiye karşı para babalarıyla sonuna dek birleşmek demektir. Türkiye de işte böyle bir kuruluşa katılmak için can atıyor. Avrupa Komisyonunun demokrasi karşıtı ve en varlıklılardan yana bu tavrına hizmetler ve su kaynakları konusundaki davranışlarına iki örnek verelim. 2000 yılında Hizmetlerde Ticaret Genel Antlaşması adlı bir kurum oluşturulmuştu. “Hizmetler” kapsamının içine sağlık, eğitim, toplumsal güvenlik, su kullanımı, posta ve benzeri ulaşım kolaylıkları gibi geniş konular giriyor. Gerçekte, bu girişim kişi haklarına tekelci sermayenin yeni saldırılarından başka bir şey değildir. Bu alanları da özel girişimin vurdumduymaz para babalarına teslim etmenin anlamı yoktur. Böyle bir aktarım “ticaret” de olamaz. Üstelik, demokrasiye bu saldırı hiçbir kamu tartışması yapılmadan tasarlanmış ve uygulamaya konmuştur. Bütün bunlara “reform” demek de aldatmacanın ta kendisidir. Herkesi ilgilendiren toplumsal ve ekonomik kararları sorumsuz ve kendi kârını her şeyin önüne çıkaran güçlü çevrelerin eline vermek ve buna da “reform” adını takmak bir tanım değil, bir kandırma sözcüğüdür. Avrupa Komisyonunun bu çerçevedeki becerilerine dönelim. Bu komisyon Amerika’daki güçlü ABD Hizmet Endüstrileri Koalisyonunu (USCSI) örnek alarak, Avrupa hizmet kuruluşlarının bir baskı kümesi gibi örgütlenmelerine önayak olmuş, Avrupa Hizmetleri Forumu (ESF) diye bir şey yaratmıştır. Böylece, Süveyş gibi su yolları üstünde denetim kurmuş olan dev (PriceswaterhouseCoopers örneği) Avrupa çok-uluslu kuruluşları ve onların para çarkları Barclays gibi bankalar bir araya gelip daha da sıkı örgütlenmişlerdir. Gene Avrupa Komisyonu 2003’de Dünya Ticaret Örgütüne (WTO) üye 72 ülkeye su kaynaklarını özel girişimcilere ve yabancılara açmaları için baskı yapmıştır. Bu işlev bunca ülkeyi geri dönüşü olmayan ya da çok güç olan bir yola itmektir. Bunun sorumlusu (Türkiye’nin girmek için sabırsızlandığı) AB’nin uygulama kolu Avrupa Komisyonunun güçlüden yana eylemidir. Aynı komisyon Transatlantik İş Diyaloğu (TABD) denen bir kuruluşun da hararetli destekleyicisidir. Sözü edilen kuruluş Atlantik’in iki kıyısı arasındaki ticareti çok-uluslu para çevreleri yararına etkilemek için oluşturulmuştur. En güçlü Amerikan ve Avrupa sermaye çevreleri, Avrupa Komisyonunun desteğiyle, bunun içindedirler. İki kıyı arasındaki ticarette engeller kaldırılmıştır. “Engelleri kaldırma” güzel görünümlü sözcüklerin ardında büyük sermayenin sınırsız eylemleri, kısaca buyurganlığı yatmaktadır. Bu girişime karşı Cincinnati, Stockholm ve Chicago gibi yerlerde halk gösterileri olmuşsa da, Avrupa Komisyonu ile çevreci ve işçi örgütleri arasında bir “diyalog” yoktur. Komisyonun diyaloğu para babalarıyladır. Bütün bunların sonucu Amerika ile anlaşmış olan AB’nin ve bu birlikteliği simgeleyen G8 yönetiminin tüm kararlarının üye devletlere kabul ettirilmesidir. G8’in “Quad”, yani “dörtlü” diye bilinen daha ufak bir kuruluşu da vardır. Buna ABD, AB, Kanada ve Japonya dahildir. Kuşku yok ki, bu denli yapılanmanın demokrasiyle uzaktan, yakından bir bağlantısı olamaz. Kısaca, nerede ne zaman ne olacağına oradaki dört kişi karar veriyor. Bu dört kişi bağımsız ve egemen de değildir. Ardında, yanında, önünde ve tepesinde tekelci sermayenin açık ve kapalı istekleri, buyuruları ve baskısı eksik olmaz. Örneğin, merkezi Paris’te olan Avrupa Ticaret Odası bu dörtlüyle dilediğinde konuşur. Yalnız onlarla da değil, Dünya Bankası, IMF, WTO ve benzerleriyle, giderek Birleşmiş Milletler’le de. Onların eylemlerine, çoğunluğu bir ölçüde simgeleyen sivil halk kuruluşları karşı çıktığında bu karşı çıkışları ABD Başkanı Bush ile o zamanki Fransız Cumhurbaşkanı Chirac’a varıp sızlanmış olanlar da onlardır. Birleşmiş Milletler çatısı altında hazırlanan “BM İş ve İnsan Hakları Kuralları” diye bir girişime de onlar karşı çıkmışlardı. Bu kurallar çok-uluslu büyük sermaye kuruluşlarına insan hakları adına uyulması gereken ölçüler getiriyor, giderek bunların daha genişletilmesini savunuyordu. O zaman, Avrupa Ticaret Odasının karşı çıkışında başı çeken görevli kişi Shell petrol kuruluşunun dış ilişkiler bölümü başkan yardımcısı Robin Aram adında Ermeni kökenli bir Britanya yurttaşıydı. Sonuçta, BM İnsan Hakları Komisyonunun ilgili yıllık (2004) Cenevre toplantısına katılanlar önerilen kurallara karşı oy kullandılar. Bu muhalefette Amerikan ve Avrupa para babaları birlikte eylem yürüttüler ve istediklerini elde ettiler. (Aynı Aram’ın “Ermeni sorunu” üstüne gerek duyduğu yönlendirmeleri yaptığını düşünmek de bir abartma sayılmamalıdır.) Bu durumda, Avrupa Ticaret Odasına yaklaşık 130 ülkenin özel girişime dayalı ticaret odasının üye olması şaşırtıcı değildir. Bunların arasında Dupont, Nestle, Unilever, Universal, Vivendi ve Volvo gibi en güçlü kuruluşlar yer alır. Avrupa Ticaret Odasının amacı yeni-liberal ticaret kurallarını yerleştirmek, genişletmek ve derinleştirmektir. Küreyi yöneten bu gücün en üst çatısı olan G8 sanki bir “dünya hükûmeti”dir. Para ve yönetim konularında onların kararını yansıtmayan ve onların onayını almayan bir eylem olmuyor. Kuşkusuz, halk eylemleri dışında. Küresel adalet için halk eylemleri ve bu eylemlerin çeşitlenip artması bundan ötürü önemli. Büyük çoğunluğun gereksinim duyduğu adaletin ve çevre güvenliğinin sağlanması önünde büyük engel tekelci sermayedir.
|