03.03.2008/Sayı:176
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Yön Ali Özsoy

Vatan savunması vesayet kabul etmez

Vatan savunması
vesayet kabul etmez

Mehmetçik’in eli kolu neden bağlı?

Mehmetçik kara kışın ortasında Kuzey Irak’ta teröristleri temizleme harekâtı başlattı. Her Türk gibi biz de şehit olan vatan evlatları için üzülüyoruz. Ölen her terörist için seviniyoruz.

Ancak önemli olan askeri harekâtların siyasi sonucudur. Daha önce 1990’larda sınır ötesi operasyonlar defalarca yapıldı. Her seferinde de hem ülke içinde hem dışında bölücü hareket büyük darbe yedi. Siyasi uzantısı olan partileri kapatıldı.

Önceki sınır ötesi operasyonların başarısının esas nedeni inisiyatifin Türkiye’de olmasıdır. Operasyonun zamanını, operasyonun kapsamını, kaç askerin katılacağını, ne kadar süreceğini, yurt içindeki siyasi önlemleri Türkiye saptıyordu. ABD, PKK ve peşmerge güçleri ise adeta baskın yemiş güçler olarak Türkiye’nin başlattığı sürece göre karşı tavır almak zorunda kalıyordu. İlk defa bu son operasyonda işler tam tersine döndü.

2007 Martından itibaren Türkiye açıkça sınır ötesi operasyonu tartışıyor. Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, bunun gerekli ve yararlı olacağını, karşımıza Barzani ve ABD’nin çıkabileceğini ancak bu güçleri bile alt edebilecek kapasitede olduğumuzu tam bir yıl önce dile getirmişti.

Şu anda AKP ve Amerikancı medya kış operasyonunun ne kadar olağanüstü bir harekât olduğunu, tüm dünyanın Türkiye’nin bu “baskın” harekâtına şaşırdığından bahsediyor.

Biz ise tek bir soru sormak istiyoruz? Neden 2007 Mart ayında değil, neden 2007 yazında değil, neden daha karın dağlara düşmediği Dağlıca baskınından sonra değil de, şimdi?

Neden en sert mevsimde, en namüsait şartlarda, çok dar bir alanda ve çok sınırlı bir güçle saldırmak zorunda kalıyoruz?

İstihbarat mı izin mi?

Aslında bu harekâtın engellenemeyeceği çoktan ortaya çıkmıştı. 2007 Haziranındaki şehit cenazeleri, Dağlıca baskınından sonraki protesto gösterileri ve milliyetçi kabarış ABD ve AKP açısından tehlikeli bir süreci işaret ediyordu.

Bu gelişmeler üzerine önce Türk Ordusu’nun kaçınılmaz harekâtı engellendi sonra da kontrol altında bir senaryoya dahil edildi. Bunun adına ise ABD ve İsrail’den istihbarat almak dendi.

Bir kere şu çok açık saptanmalı. Bölge Türkiye’nin arka bahçesidir. Hiçbir güç bu bölgeyle ilgili Türkiye’den çok istihbarata sahip değildir. Uydulardan, casus uçaklardan bahseden fantezilerin ne kadar boş olduğunu Irak ve Afganistan’da şapa oturan ABD ordusu zaten bizzat gösterdi.

O zaman istihbarat desteği denen nedir? Burada bir şeyi hepimizin itiraf etmesi gerekiyor. Açıkça belirtelim söz konusu olan istihbarat değil, izin.

Zaten PKK kamplarını Kuzey Irak’ta kuran ABD, besleyen ABD, yönlendiren ABD. Bahsedilen fotoğraflar internet arama motoru google’dan bile alınabilir. Zaten kampların yeri belli yurdu belli... Her gün Batı basınına adeta brifing veriyorlar. Elektriklerini bile sağ olsun (!) AKP iktidarı sayesinde Türkiye’den alıyorlar.

İstihbarat adı altında ABD Türkiye’nin hangi kamplara ne kadar güçle saldıracağını saptıyorsa buna icazet denir. Ne yazık ki bugün Türkiye’de kimse yaşananın böyle olmadığını söyleyemiyor.

Oysa bugüne kadar olan tüm sınır ötesi harekâtlarda şartları Türk Ordusu belirlemişti. Nitekim en müsait mevsimde on binlerce askerle gerçekleşen gerçek baskın harekâtlarıydı bunlar. Ayrıca Mehmetçik 50 km kadar içeri girip, aylarca hatta yıllarca ele geçirdiği alanlardan dışarı çıkmamıştı.

1 Mart kabusu geri döndü

Bugün ise Mehmetçiğin eli kolu bağlı. Operasyonda değil 100’lerce isterse 1000’lerce terörist öldürülsün. İşte bu noktada askeri harekâtın siyasi sonucu harekâtın askeri başarısının önüne geçmektedir.

Daha önceki tüm sınır ötesi harekâtlarda Türkiye’nin Ortadoğu’daki gücü artmıştı. ABD’nin ve Kürtlerin ise manevra alanı daralmıştı. Şimdi ise tam tersi oldu. Çünkü Türkiye ilk defa planını, kapsamını, hedeflerini ABD’nin belirlediği bir harekâtı kabullenmiş oldu. Bu açıkça büyük bir siyasi yenilgidir. Askeri alandaki çatışmaların değiştiremeyeceği kadar büyük bir geri adımdır.

ABD harekâtın başladığı ilk gün harekâttan haberdar olduğunu, kapsamı hakkında bilgilendirildiklerini açıkladı. Ve ardından taleplerini sıraladı: Kürt sorununa siyasi çözüm, Barzani’yle diplomatik ilişki kurmak, Afganistan ve İran’da işbirliği...

Tayyip Erdoğan harekâttan bir hafta önce TRT’nin bir kanalının sadece Kürtçeye ayrılacağını duyurmuştu. Harekât başlar başlamaz “siyasi, sosyal ve kültürel adımları ihmal etmeyeceğiz” açıklamaları hükümetin çeşitli üyeleri tarafından dile getirildi.

AKP’nin Kürt-İslamcı niteliği biliniyor. Sınır ötesi harekâtın en büyük tehlikelerinden biri, “hem PKK’yla mücadele eden hem de Kürtleri özgürleştiren biziz” söylemiyle AKP’nin bölücü ve yıkıcı planlarını hızlandırmasıdır.

Ancak daha da tehlikelisi ABD ve AKP açısından kontrol edilemeyen tek güç olan TSK’nın da denetim altına alınmasıdır. İran ve Suriye’ye karşı konumlandırılmasıdır. İşte bu 1 Mart senaryosudur.

1 Mart’ta yaşanan da buydu. ABD 10 binlerce askeriyle Güneydoğu’ya yerleşecekti. Türk Ordusu ise ABD denetiminde Irak’a bir miktar girecek ancak PKK’ya karşı savaşmasına bile izin verilmeyecekti. Çünkü ABD Türk askerini daha güneyde Araplarla sıcak çatışmada istiyordu.

1 Mart’ta Irak ve Araplara karşı konumlandırılmak istenen Türk askeri bugün İran ve Afganistan cephesinde yeni taleplerle karşı karşıya.

Yine 1 Mart’ta Türk Ordusu’nun 10 yılı aşkındır zaten fiilen girmiş olduğu K. Irak’tan çıkması ve kendisine gösterilen tampon bölgede ABD izniyle kalması daha doğrusu hapsedilmesi istenmişti.

Bugün ise Türk Ordusu’nun Kandil’e bile gitmesine izin verilmiyor. Harekâtın sınırları ve katılacak asker sayısı önceden yapılan müzakerelerle belirlenmiş. Türkiye böyle bir vesayet sistemini hiçbir dönem kabul etmemişti. Harekâtın en büyük tehlikesi de budur. 1 Mart Tezkeresi’nin Türkiye’nin Güneydoğusu için yaratacağı fiili mandaterlik ve vesayet rejimi adeta bugün adım adım gerçekleştiriliyor.

Bugüne kadar siyaset oyununun kontrol edilemeyen tek gücü olan TSK bu rejimin içine çekilirse Türkiye için parçalanma süreci kaçınılmaz hâle gelir.

Bitmeyen 1 Mart hesaplaşması

1 Mart Tezkeresi sürecinde TÜRKSOLU tezkerenin Irak’ı değil Türkiye’yi işgal tezkeresi olduğunu kamuoyuna duyuran tek sesti. Tezkere bir işgal metniydi çünkü 80 bin Amerikan askeri Türkiye’nin güneydoğusuna kalıcı bir şekilde yerleşecekti.

TÜRKSOLU’nun yayını parlamentodaki tezkere karşıtlarının temel argümanı oldu. Nitekim daha sonra Wolfowitz ve Fuller açıkça adres göstererek tezkerenin geçmemesinden dolayı Türk Ordusu’nu ve onu etki altına alan “Saddam’ı destekleyen radikal Kemalistleri ve Türk solunu” suçlamıştı.

Aradan 5 yıl geçti ancak tezkere tartışması bitmiyor. İşin acı yanı 1 Mart’ta reddedilen tezkere adeta dilim dilim Türkiye’ye kabul ettiriliyor.

En son MHP’nin ağır topu Deniz Bölükbaşı’nın tezkereyle ilgili kitabı Doğan Yayıncılık’tan çıktı. Kitabın amacı tezkereyi savunmak ama aynı zamanda Türkiye’nin içine düştüğü ulusal tehlikelerin ABD’den değil, kendi hatalarımızdan kaynaklandığını ispat etmek. Yani kitap geçmişle ilgili bir belge kitabı olmaktan çok gelecek ile ilgili tehdit kitabı gibi. Ancak Bölükbaşı farkına varmadan pek çok gerçeği ifşa etmiş.

Kitaptan birbiriyle kavgalı gözüken pek çok işbirlikçi gücün ABD’nin tezkere şemsiye altında nasıl birleşmiş öğreniyoruz. 2003 Ocak ayında AKP’li yetkililer Bölükbaşı’nı ABD’yle müzakereler için görevlendirmiş. Oysa 3 Kasım 2002’de Bölükbaşı MHP’den aday olmuş ve seçilememiş. Yine Bölükbaşı’nın açıklamalarına göre AKP’nin Türk Ordusu’nu suçlamasına rağmen Hilmi Özkök kendisine çok destek vermiş.

Kısacası Amerikancılar arasında bir suçlama yarışı söz konusu. Wolfowitz ve AKP, Türk Ordusu’nu ve Kemalist solu; Bölükbaşı ve MHP, AKP’yi; Doğan Medya ve yine bir kısım Amerikancı asker emeklisi ise yine AKP’yi suçlu ilan ediyor.

Kim suçlu oyunu bir nevi “İran meselesinde biz bu hatayı yapmayız, sizinle iyi müttefik oluruz” gösterisine dönüştü. Hatırlanacağı gibi 22 Temmuz’dan önce hiçbir siyasi parti Kuzey Irak’a operasyon düzenlemekten ve teröre karşı mücadele etmekten bahsetmiyordu. Oysa AKP ve ABD’nin en zayıf karnı ve halktan en çok oy getirecek nokta bu meseleydi.

AKP zaten Kuzey Irak’ı bataklık, operasyonu ise kendisine karşı darbe olarak nitelendiriyordu. MHP lideri Bahçeli ise önce ABD Büyükelçisiyle görüştü sonra da ancak ABD’yi ikna ederek operasyon yapabileceklerini söyledi.

Bölükbaşı’nın ifşaatları aslında MHP ve Bahçeli’nin ilk baştan tezkereci olduğunu ispat ediyor. CHP lideri Baykal ise kendisine en çok oy getirecek terör ve operasyon konusunda ise ısrarla üç maymunu oynadı.

Bilindiği gibi CHP tezkereye açıkça karşı çıkmıştı. Ancak Kasım 2007’den sonra CHP’nin de tezkereci safa geçtiğini gördük. Tayyip Erdoğan’ı ABD’yi ikna ettiği için tebrik eden Baykal, ABD icazetli ve sınırlı son operasyonda ise “Batı dünyasına sonunda terör gerçeğini gösterdik” diyerek tezkere karşıtı pozisyonunu terk ettiğini AKP’nin yanına düşmek pahasına herkese gösterdi.

Tezkerecilerin çözümü(!): 20 km için tüm Güneydoğu’yu kaybetmek

Peki bugünkü 1 Mart kabusu nedir? Çok basit. ABD’nin emrine gir, sana tampon bölge versin.

Bölükbaşı ne hikmetse son günlerde sürekli ekranlara çıkıp tezkereyi anlatıp duruyor. Bölükbaşı’na göre tezkere karşıtları kamuoyunu, TSK’yı ve hatta bazı parlamenterleri ürkütmüş. 80 bin Amerikan askeri gelecek ve hiç gitmeyecek propagandası etkili olmuş. Bu yüzden Türk Ordusu çok büyük bir fırsat kaçırmış. ABD’nin izniyle Irak’ta 20 km’lik derinlikte çizilen “Yağmur Hattı”na kadar girebilecekken, tamamen çıkmak zorunda kalmışız. ABD’yi PKK’nın ve Kürtlerin yanına itmişiz. Türkiye’nin etrafında artan büyük ulusal tehlikelere neden olmuşuz.

Bir de önemli düzeltme yapıyor Bölükbaşı. Tezkere karşıtlarının iddia ettiği gibi Türkiye’nin Güneydoğu’suna konumlanan ABD askerlerinin sayısı 80 bin değilmiş. Tamı tamına 61.412 imiş. Hepsinin de yakasında isminin yazılı olacağı yaka kartı olacakmış. İki gün süren uzun tartışmalarla ABD’lilere bu madde kabul ettirilmiş.

Bölükbaşı’nın atladığı küçük bir nokta var. ABD Irak’ı 120 bin askerle işgal etti. Türkiye’ye ise bunun yarısı kadar bir ordu ayırmış. 2003’te Türkiye işgalden ve parçalanmaktan kılpayı kurtulmuş. Bu açık bir gerçek.

İşbirlikçinin kafası hep tersinden çalışır. Ya da hiç çalışmaz. Türkiye’ye düşmanlık yapanların düşmanlıklarının nedeni bile tezkerecilere göre Türkiye. Yani bize düşman oldukları için yine suçlu biziz.

Bunun da ötesinde Türk Ordusu’nun zaten 10 yılı aşkın süredir istediği gibi girip çıktığı K. Irak’ta kalabilmesi için asla dışarı çıkmayacak 80 bin (pardon 61 bin kusur) ABD askerini illa ülkemize sokmamız gerekirmiş.

Bugün de bir tampon bölge için Türkiye’nin üçte birini kaybedeceğimiz bir süreç başlatılmak isteniyor. Sonunda 80 bin mi olur 61 bin mi bilemeyeceğiz. Ama bu işin gittiği nokta tam bir felaket...

Kimileri buna stratejik deha, diplomatik başarı diyebilir. Tarihimizde savaş alanında kazanmamıza rağmen, anlaşma masalarında işbirlikçi yöneticiler yüzünden koca koca vatan parçalarını yitirdiğimizi çok gördük. O yüzden kimse Türk milletini kandıramaz.

İran antrenmanına dönüşen “baskın”

Medya son K. Irak operasyonunu büyük bir baskın hareketi olarak nitelendiriyor. Ama gerçekler tam tersi.

Harekâttan 2 hafta önce Ali Babacan dünya âleme kara harekatı yapacağımızı duyurdu. Harekât başlayınca ABD zaten biliyorduk, hatta bize danışıp bizden bilgi aldılar dedi. İşin en ilginç yanı PKK’lı bir internet sitesi 20 Şubat günü 22 Şubat’ta kara harekâtının başlayacağını yazdı.

Türkiye’yi “bilgi” veren ABD’nin PKK’ya da bilgi verdiği çok açık... Türk Ordusu’na adeta tuzak kuruluyor.

İşin en çarpık yanı ise ABD’nin, İran operasyonu öncesinde her iki gücü de en önemli müttefik olarak ilan etmesi. Daha önce Pentagon İran’daki en büyük müttefiklerinin PJAK olduğunu resmen açıklamıştı. Bilindiği gibi PJAK PKK’nın İran’daki adı.

Şimdi ise 1990’lardan itibaren Türk Ordusu’nu kaybettiklerini itiraf eden ABD’li kaynaklar, utanmadan artık İran konusunda Türk Ordusu’ndan destek alınabileceğini dile getirebiliyorlar.

ABD icazetli terörle mücadelenin varacağı nokta ortada. İran’a karşı Türk Ordusu ABD’ nin, ABD de PKK’nın müttefiki olursa; Türk Ordusu PKK’ya karşı nasıl savaşabilir ki!

Amerikancı “stratejik deha” sahiplerimiz herhalde aslında Türk Ordusu’yla PKK’nın da müttefik olduğunu iddia edeceklerdir.

İşin kötü yanı adına baskın(!) denen ve tüm düşman kuvvetlerce bütün detayları bilinen harekât adeta karda kışta Türk Ordusu’na ve PKK’ya yaptırılan bir antrenmana dönüşmüş durumda. Ordumuzun tüm hareket kabiliyeti ABD tarafından sınanıyor. Tüm sırlarımız artık düşmanın elinde.

Vatan gerçeği ile 1 Mart gerçeğinin uzlaşmaz çatışması

Bazı ulusalcılar askerin bir bildiğinin olduğunu ve ABD’yi de kandırarak teröristlere büyük darbeler indireceğini ileri sürüyor.

Ancak ABD PKK’ya asla ölümcül bir darbe verilmesine izin vermiyor. Harekât uzayınca ABD Savunma Bakanı Gates hemen Türkiye’ye geldi. Türk askerinin en kısa sürede K. Irak’tan çıkması gerektiğini söyledi.

Tayyip Erdoğan ve Yaşar Büyükanıt ile görüşen Gates’in talepleri Amerikancı basın tarafından sızdırıldı.

İşte ABD dostluğunun ve operasyondaki sözde ABD desteğinin diyetleri: Kürtlere siyasi çözüm, Barzani’yle diplomatik ilişki, Afganistan’a muharip güç, Kosova’ya ek kuvvet ve İran operasyonunda destek…

Tayyip Erdoğan’ın bu konularının çoğuna dünden razı olduğu bilinen bir gerçek. Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ise görüşmenin hemen ardından Afganistan’a tek bir muharip askerin bile gönderilmeyeceğini, Irak’ta 1 hafta da 1 yıl da kalabileceklerini, kısa sürenin muğlâk bir kavram olduğunu, önemli olanın hedeflere ulaşılması olduğunu açıkladı.

Yaşar Büyükanıt’ın vatan savunması kaygısıyla hiç beklemeden ve hiçbir spekülasyona izin vermeden bu açıklamaları yaptığı çok belli. Çünkü ABD’nin talepleri Türkiye’nin önce Kürt devletini tanımayı sonra da bölünmeyi kendi isteğiyle kabul etmesi anlamına geliyor.

Ayrıca hiçbir vatansever komutan ortada hiçbir neden yokken harekâtın hedeflerini yarıda bırakıp, tek bir kazanç elde etmeden, kayıplarla çatışma alanından ayrılmayı kabul edemez.

Ancak Türkiye’de yeniden kurulan “1 Mart Rejimi” vatanseverliği imkânsız kılmaktadır. Büyükanıt, Gates’e kapıyı gösterdikten bir kaç saat sonra, ABD Başkanı Bush Türkiye’nin en kısa sürede Irak’tan çıkmasını isteyen bir açıklama yaptı. Ve ne utanç vericidir ki bir kaç saat sonra da Irak operasyonu bitirildi.

Sözde Kürt yönetimi ve Zebari ABD’ye Türkiye’ye baskılarından dolayı teşekkür etti. DTP ise “hatadan erken dönüldü, sözümüz dinlendi” açıklaması yaparak olayı kutladı.

Bu harekâtın en büyük kaybı da budur. Askeri kayıp veya kazançların önemi yoktur. Siyaseten Kürtler, PKK ve tüm dünya ilk defa ABD’nin emriyle Türkiye’nin harekâtını bitirmek zorunda kalacağına kanaat getirmiş oldu. Bu ise Türkiye’nin kendini savunma gücünü çok ama çok büyük bir darbe vurmuştur.

Vesayet altında vatan savunması olmaz. Bunun adı açıkça manda ve himayedir. Bu ise vatanın parçalanması demektir. Emperyalistlerin ipiyle girilecek kuyuda bizi ölüm bekliyor. Emperyalistlerle yola çıkıp sonradan isteklerini kabul etmemek de mümkün değildir.

Bir kere vesayet rejimine bağlanan Türkiye’nin operasyon hakkı, her seferinde daha ağır şartlarla sınırlanacak. Talepler artacak. Kürtçülük ve Kürtlerin gücü artacak.

Sonunda iş geri dönülmez bir noktaya gelecek. İran’a, Suriye’ye karşı konumlanan Türkiye kendisine dayanak noktası da bulamayacak.

Osmanlı’nın tarihi İngiliz, Fransız ve Almanlarla kurulan ve sonu felaketle biten dostluklarla doludur.

“ABD’yle stratejik ortaklığı yeniden kuralım diyenler” belki bilerek belki de bilmeden Türk-ABD çatışmasını yakınlaştırıyorlar.

İşin kötü yanı çatışmanın alanını da, şeklini de, zamanını da ABD belirleyecek gibi görünüyor. Askeri sırlarımızı ele geçiriyorlar.

Acaba karargâhta bu açık tehlikeyi gören yok mu?

Türk Kurmayı Türk Milletinden başka bir güce karşı sorumluluk besleyemez. Ve asla yabancı bir güçten emir alamaz. Çanakkale’de de Mustafa Kemal’i engellemeye çalışan bir Alman mareşali vardı. Ancak Mustafa Kemal bir komutan olduğu kadar bir Türk olduğu için Alman’ın emirlerini değil, Türklüğün gereklerini yerine getirmişti.

Son harekâtın başlama ve bitiş yöntemi Türk Milletini derinden yaraladı. Şehit haberleri değil, bu manzara milleti perişan etmektedir. Millet, Gates ve Bush’un tehditlerine karşı Mustafa Kemal tavrı alacak birilerini beklemektedir. Bugün vatansever olmanın tek yolu Mustafa Kemal gibi devrimci olmaktan geçmektedir.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe