03.03.2008/Sayı:176
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Okan İşbecer

Raul Castro resmen Küba Devlet Başkanı

Raul Castro

Raul Castro (üstte, 2008) gerilla mücadelesi sırasında Che ile birlikte.

Raul Castro, beklenildiği gibi Küba Devlet Başkanı seçildi. Fidel Castro’nun 19 ay önce geçirdiği ağır bağırsak ameliyatından sonra geçici olarak Devlet Başkanlığına atanan Raul Castro, geçtiğimiz salı günü toplanan Küba Ulusal Meclisi tarafından yeni Devlet Başkanı olarak seçildi. Yapılan seçim sonucunda Meclis Başkanlığına Ricardo Alarcon seçilirken Devlet Başkan Yardımcılığına da Küba Devrimi’nin önde gelen isimlerinden Jose Ramon Machado seçildi.

Raul Castro, Devlet Başkanı seçilmesinin ardından yaptığı açıklamada “Emaneti devralıyorum. Ama Fidel’e danışmayı sürdüreceğim. Küba Devrimi’nin lideri tektir, Fidel’dir ve hepimizin bildiği gibi Fidel’in yeri doldurulamazdır. Komünist Parti, yalnızca liderinin kendisine emanet ettiği güvenin saygın mirasçısı olabilir.” dedi. Böylece Fidel’in görevini devretmesinden sonra zil takıp oynayan ABD’nin de bütün hevesi kursağında kalmış oldu. Raul yaptığı konuşmada gerçek önderin Fidel olduğunu, kendilerinin de ancak onun mirasına sahip çıkmak olduğunu söyleyerek bir anlamda da devrime olan bağlılığını ispatlamış oldu. Böylece ABD’nin umutları bir kez daha söndü.

Özellikle ABD, devlet başkanlığındaki değişimin ardından yeniden diyalog umutlarının yeşerebileceğini açıklamıştı. Ancak Raul’un son açıklamaları ABD’nin bu beklentisini boşa çıkardı. Aslında ABD’nin böyle bir umuda nereden kapıldığı da anlaşılır gibi değil. Devrimin en başından beri Fidel’in en yakınında olan Raul’un göreve gelir gelmez ABD’yle masaya oturacağını herhalde zeka seviyesi bayağı altlarda olan Bush bile zannetmiyordur. Çünkü Castro kardeşlerden sosyalizmi ilk benimseyen Raul’dur. 1955’te Meksika’da Fidel’le Che’yi tanıştıranın da Raul olduğu biliniyor. Ayrıca Raul, Fidel ve Che’den sonra “Comandante” ünvanına sahip üç kişiden biridir. Son açıklamaları da gösteriyor ki, devrime sonuna kadar bağlıdır ve ABD bu kez de avcunu yalamıştır.

Raul’u ilk kutlayan lider de tahmin edeceğiniz gibi Chavez oldu. Chavez, “Alo Başkan” adlı haftalık televizyon programında yaptığı konuşmada Raul’u tebrik ederek “Yoldaş Raul” diye seslendi. Raul’un, Moncada Kışlası baskınında, Granma teknesinde ve 1959’daki zafer gününde Fidel’in ayrılmaz yol arkadaşı olduğunu hatırlatan Chavez şöyle dedi: “Raul hep vardı, susardı ve neredeyse görünmezdi. Bununla birlikte devrime, Küba halkına ve ağabeyi Fidel Castro’ya en derin bağlılıkla çalışırdı.” Konuşmasında Fidel’e de selam gönderen Chavez, “Fidel, sen ‘Comandante Fidel’ olarak kalacaksın. Çok yaşa Fidel, çok yaşa Küba” diye konuştu.


Chavez yine kurtardı

Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, bir kez daha Kolombiya’da rehin tutulan politikacıların imdadına yetişti. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) tarafından altı yıldır rehin tutulan dört politikacı, Chavez’in arabuluculuğu sonucu serbest bırakıldılar. Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, bir kez daha Kolombiya’da rehin tutulan politikacıların imdadına yetişti. Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) tarafından altı yıldır rehin tutulan dört politikacı, Chavez’in arabuluculuğu sonucu serbest bırakıldılar.

Eski senatörler Luis Eladio Peres ve Jorge Gechem ile eski milletvekilleri Gloria Polanco ve Orlando Beltran, geçtiğimiz hafta Kolombiya’nın güneyindeki ormanlık bölgeye giden Venezüella İçişleri Bakanının nezaretinde teslim alınarak, Venezüella’nın başkenti Caracas’a getirildi.

Altı yıllık esaretin ardından serbest kalan rehinelerden Luis Eladio Peres, Caracas’ta düzenlenen basın toplantısında, “Bu yaşadığım en güzel duygu. Yeniden doğmuş gibi hissediyorum” derken, Gloria Polanco da “Yaşayan bir ölüydüm, bugün ise kendimi mutlu, şanslı ve neşe dolu hissediyorum” dedi. Chavez de arabuluculuk yaparak kurtulmalarını sağladığı konukları için Başkanlık Sarayı’nda bir tören düzenledi.

Bu Chavez’in ilk kurtarma girişimi değil. Aralık ayında da yine FARC’ın elindeki bazı rehineleri kurtarmak için arabuluculukta bulunmuş ve tam bu sırada da FARC’a karşı operasyon düzenleyen Kolombiya Devlet Başkanı Urribe ile kapışmıştı. Chavez’in girişimleri neticesinde Clara Rojas ve oğlu Emmanuel ile Kolombiyalı senatör Consuelo Gonzalez de Permodo adlı rehineler serbest bırakılmıştı. Bu rehinelerden Clara Rojas, eski başkan yardımcısı adayıydı ve 2002 yılından beri FARC tarafından rehin tutuluyordu.

Chavez’in daha önceki girişimi, Kolombiya Devlet Başkanı Uribe’nin operasyonu sonucu neredeyse başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Hatırlanacağı gibi buna çok kızan Chavez, Kolombiya ile ilişkileri dondurmuş ve Uribe’ye de “Uribe’nin sesi emperyalizmin sesidir, Uribe emperyalist bir kukladır.” demişti. FARC da o dönem “eğer Uribe’nin girişimi olmasaydı Chavez’e 25 rehine verecektik.” diye açıklama yapmıştı.


Medvedev Başkanlığa ısınıyor

Rusya’da 2 Mart tarihinde yapılacak olan Başkanlık seçimlerinin kazanması kesin gözüyle bakılan adayı Medvedev, daha seçilmeden başkan gibi dış gezilere başladıRusya’da 2 Mart tarihinde yapılacak olan Başkanlık seçimlerinin kazanması kesin gözüyle bakılan adayı Medvedev, daha seçilmeden başkan gibi dış gezilere başladı. Putin’in halefi olarak kendisini göstermesinden sonra oldukça rahatlayan Medvedev, seçim kampanyası yapmaya dahi gerek duymadan anketlere göre oyların %70’ini alacak gibi görünüyor. Siz bu yazıyı okuduğunuzda muhtemelen Medvedev, Kremlin’e kurulmuş olacak. Zaten Putin’in en sıcak gelişmelerin yaşandığı yerlerden biri olan Belgrad’a Medvedev’i göndermesi de bunun en büyük kanıtı.

Kosova’nın ABD’nin desteğiyle bağımsızlığını ilan etmesine dünyada en büyük tepkiyi Rusya göstermişti. Putin yaptığı açıklamalarla bu durumun kendileri için kabul edilemez olduğunu belirterek, Kosova’yı hiçbir şekilde tanımayacaklarını söylemişti. Epeydir ABD ile arası bozuk olan Rusya bu son Kosova krizi ile birlikte daha sert bir şekilde karşı karşıya gelmişti. Hatta dozu artıran Putin, Kosova’ya karşı “gerekirse güç kullanabileceğini” açıkça ifade etmişti.

İşte Balkanlar’da bu sıcak günler yaşanırken Putin, başkanlık için halefi ilan ettiği Medvedev’i Belgrad’a gönderdi. Sırbistan’a bu konuda tek arka çıkan devlet olan Rusya tarafından düzenlenen bu ziyaret gerek Sırp basınında gerekse dünya basınında geniş yankı buldu. Başbakan yardımcısı Dmitri Medvedev ve Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un Belgrad’a gelişi, Sırp basınında “Müttefikler geliyor” manşetleriyle yer aldı. Medvedev de yaptığı açıklamada ABD’yi Sırbistan’ı küçük düşürmeye çalışmakla suçladı. Belgrad’da Cumhurbaşkanı Boris Tadiç ve milliyetçi Başbakan Voyislav Koştunitsa ile bir araya gelen Medvedev, görüşmelerinin ardından yaptığı açıklamada, “Kosova’nın bağımsızlığı iptal edilmeden ne bölgede ne de dünyada istikrar sağlanabilir. Kosova’yı tek taraflı olarak tanıyan ülkelerle, kararlarından vazgeçmezlerse ilişkilerin normalleşmesi de beklenemez.” dedi.

Ziyarette dayanışmanın somut adımları atıldı. Rus Gazprom ve Sırp Srbiagas, Bulgaristan üzerinden İtalya’ya uzanan Güney Akım doğalgaz boru hattına 400 km’lik hatla Sırbistan’ı katan 1.5 milyar dolarlık anlaşmaya imza koydu. Geçen ay Sırp liderler Putin’le hem boru hattı hem de Sırp petrol tekeli NIS’in % 51 hissesinin Gazprom’a satışı için anlaşmıştı. Medvedev 1999’da NATO’nun bombaladığı NIS tesislerini de gezdi.

Böylece Rusya hem ABD’nin kendi bölgesine iyice yerleşmesine karşı sessiz kalamayacağını dünyaya ilan etmiş oldu hem de müstakbel başkanı Medvedev’i politik arenaya gösterme fırsatı buldu. Medvedev de Başbakan Yardımcısı sıfatıyla, Dışişleri Bakanını yanına alarak çıktığı bu gezide başkanlık için ısınma turu atmış oldu.


BM’nin son Filistin Raporu ve “Terörizm”

BM’nin son Filistin Raporu ve “Terörizm”Birleşmiş Milletler’in (BM) İsrail-Filistin çatışması ile ilgili incelemelerde bulunmakla görevlendirdiği raportörü, Filistinliler tarafından düzenlenen eylemlerin İsrail işgalinin ve ayrımcı yasaların kaçınılmaz sonucu olduğunu belirtti.

BM İnsan Hakları Konseyi için hazırlanan ve gelecek ay BM Genel Kurulu’nda görüşülecek olan raporu, Güney Afrikalı avukat John Dugard hazırladı. Raporda özet olarak “Sağduyu, El Kaide’ninki gibi şuursuz terör eylemleriyle, sömürgecilik, ırk ayrımı ya da askeri işgale karşı yürütülen ulusal özgürlük savaşı sırasında yapılan eylemleri birbirinden ayırt etmeyi gerektirir.” denildi.

Dugard’ın raporunun BM resmi internet sitesinde yer almasından sonra BM Büyükelçisi İzak Levanon aracılığıyla tepkisini gösteren İsrail ise “El Kaide ile Filistinli teröristler arasındaki ortak nokta, ikisinin de salt öldürme amacıyla kasten sivilleri hedef almasıdır. Profesör Dugard’ın bu temel gerçeği gözardı etmesi, değerlendirmesinde tarafsız olamadığını gösterir.” dedi. Ayrıca Dugard’ın İsraillilerle Filistinliler arasındaki nefreti körüklediği öne sürüldü.

Konu ile ilgili birtakım haberler bizim de medyamızda yer aldı. Bunlar arasında en dikkat çekici olanlardan biri de Milliyet gazetesinin haberiydi. Haberin başlığı ise “Terörizme onay raporu” idi. Bu başlık Milliyet gazetesinin Filistin-İsrail savaşında nerede durduğunun çok güzel bir örneği olarak önümüzde duruyor. Medyamızın “insan hakları, özgürlük ve demokrasi” şampiyonlarından biri olan Milliyet gazetesi, böylece Batıcı yönünü bir kez daha göstererek ikiyüzlülüğünü ilan ediyor. İsrail’in Filistin topraklarını işgaline ve yaptığı katliamlara ses çıkarmayan Milliyet, Filistinlilerin direnişinin terör olarak nitelendirilemeyeceğini belirten raporu “Terörizme onay raporu” diye damgalayabiliyor. Herhalde İsrail, Milliyet’i gururla takip ediyordur.

Milliyet gibi sermaye basınının en büyük temsilcilerinden birinden de Filistinli direnişçileri savunmasını beklemiyorduk zaten. Çünkü onlar Batı papağanıdır ve Batıdan bağımsız yazıp çizemezler. İsrail 50 yıldır Filistin toprağını işgal etmeye çalışır, Filistin 50 yıldır direnir, ABD 50 yıldır İsrail’i destekler ve bizdeki Batıcılar da 50 yıldır bu işgali Batının papağanlığını yaparak desteklerler. Milliyet’inki de bunun en son örneği.

Onlara göre Şaron’un 1982 yılında Lübnan’da Filistinli mültecilere yönelik yaptığı Şabra ve Şatilla katliamları terör değildir. Ama kendini savunmak için düşman tankına atabileceği bir taştan başka bir şeyi olmayan Filistinli çocuk teröristtir. Filistin’i ablukaya alan, gerek kurdukları yerleşim birimleriyle, gerekse ördükleri duvarlarla Filistinlilere yaşam şansı tanımayan İsrailliler terörist değildir ama bir lokma yiyecek için sınırı aşıp Mısır’a kaçan Filistinliler teröristtir.

Açık olan bir şey var ki, Batıya karşı çıkan herkes Batı tarafından terörist ilan edilir. İsrail, Filistin saldırıları sonucu ölen vatandaşlarından “siviller” diye bahsediyor ama İsrail’in “sivilleri” işgalin öncü gücü görevini görüyor. Bu nedenle de sivil unsur olarak adlandırılamazlar.

İşin ilginç yanı, Milliyet’in başlığının yanındaki küçük bir haber de yer alıyor. Başlığın hemen altındaki resimli haberde, iki gün içinde İsrail saldırılarında 1’i bebek, 3’ü çocuk 13 Filistinlinin öldürüldüğü haberine yer veriliyor. Ve insan bu haberi görünce bu kadarına da pes diyor. Haberin yayınlandığının ertesi günü de İsrail Savunma Bakan Yardımcısı Matan Vilnai, ordu radyosuna yaptığı açıklamada “Filistinlilerin soykırıma davetiye çıkardığını” söyledi. Kimin terörist olduğunu varın siz düşünün. Burada Milliyet’i suçlamanın ya da Milliyet’e vurmanın çok bir faydası yok. Sadece denk geldiği için örnek verdik. Aslında söz konusu BM raporunun da bir önemi yok. Zaten BM’nin bu tür sorunlara çözüm üretmesi de mümkün değil. O nedenle söz konusu rapor ancak kubbede bir hoş sada olarak kalacak. Çünkü Filistin’i işgalden kurtaracak olan şey bunların hiçbiri değil. Filistin’in tek ihtiyacı direniş mevzisini yeniden antiemperyalist, milliyetçi ve laik çizgiye çekecek bir hareket, bir lider. Habaş gibi, Arafat gibi liderlerini yitirmiş bile olsa Filistin direnişi bu potansiyele sahip.

Filistin için başka çıkar yol yok.


Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde Hristofyas kazandı

Hristofyas’ı ilk kutlayanlardan biri M. Ali Talat oldu.
Hristofyas’ı ilk kutlayanlardan biri M. Ali Talat oldu.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde haftalardır devam eden seçim maratonu tamamlandı. 24 Şubat günü yapılan ikinci turun ardından oyların % 53,3’ünü alan komünist AKEL Partisinin lideri Dimitris Hristofyas kazandı. Böylece GKRY’de ilk kez bir Komünist Parti lideri başkanlığı kazanmış oldu. Eski Başkan Tasos Papadopulos ise %31,78 oy alarak daha ilk turdan seçimlere veda etti.

1946 doğumlu Hristofyas, 14 yaşında siyasi yaşamına başladı. PanKıbrıs Birleşik Öğrenci Örgütü (PEOM) ve Birleşik Demokratik Gençlik Örgütü (EDON) aktif üyeliğiyle başlayan Hristofyas, EDON’un genel sekreterliğinde de bulundu. Hristofyas, 1982’de AKEL Merkez Komitesi üyeliğine, 1986’da Merkez Komite Politbürosuna, 1987’de parti Merkez Komitesi Sekretaryası üyeliğine ve Nisan 1988’de Merkez Komite genel kurulunda genel sekreterlik görevine seçildi. Moskova’da Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ve Sovyetler Birliği Sosyal Bilimler Akademisi’nde öğrenim gören Hristofyas, tarih bilimleri doktoru olarak mezun oldu. 1991 yılından bu yana Girne milletvekili olan Hristofyas, 2001’de ve 2006’da Meclis Başkanlığı görevi yürütmüştü.

Hristofyas, seçilir seçilmez hemen barış görüşmeleri için girişimde bulunacağını açıkladı. Kendisini telefonla kutlayan M. Ali Talat da yaptığı açıklamada, Hristofyas’ın seçilmesinin Kıbrıs’ta barış umudunu artırdığından falan bahsetti. AB komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’dan tutun BM’ye, Yunan basınından bizimkilere kadar herkes ağız birliği etmiş gibi barıştan söz etmeye başladılar. Barış baskısının arttığı şu günlerin Kıbrıs Türkü için pek de iyi şeyler getirmeyeceği ortada. Çünkü ne zaman adada barıştan söz edilse kaybeden Türkiye ve Türkler oluyor. Şu anda da Talat’tan tutun da Yunanlılara kadar herkes barıştan bahsediyorsa temkinli olmakta fayda var.

Rum Yönetimi seçimleri ülkemizde de dikkatle izlendi. Ama sonuçlar açıklandıktan sonra öyle bir hava estirilmeye çalışıldı ki, zannedersiniz seçimi Türk biri kazandı. Ama nerede. Seçimi bir Türk kazansa herhalde veryansın ederlerdi. Sanki şu an hemen barış olmuş gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor. Bir taraftan Papadapulos’un ne kadar uzlaşmaz biri olduğunun propagandası yapılırken bir taraftan da Hristofyas barış tanrısı ilan edildi. Özellikle Radikal, Milliyet gibi hala AB’cilikte ısrar eden bir kısım medya Kıbrıs’ta bir barış olabileceğini hâlâ umut edebiliyor. Ama şunu da hatırlatalım ki, Hristofyas, Papadopulos’un desteğiyle seçildi ve kabineden, Dışişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere, üç bakanlık Papadapulos’a verilecek.

Rum Yönetimi’nde Hristofyas kazandı diye kimse sevinmesin. Seçimlerden önce yaptığı bir açıklamada AKP’yi açıktan destekleyen Hristofyas, “Askerle ılımlı İslamcılar arasındaki uzlaşma bile bizim aleyhimizedir. Ilımlı İslam egemen olmalıdır. Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklemek zorundayız. Bu Rum halkı için hayati bir meseledir.” demişti. Bu demecini verdiği tarih de Mayıs 2007. Yani Cumhuriyet mitinglerinin düzenlendiği dönem. Gerisini varın siz hesap edin bu adamla masaya oturulur mu, oturulmaz mı?


Sarkozy de “Ananı al git” dedi

Sarkozy de “Ananı al git” dediHatırlarsınız Tayyip, 2006 yılında Mersin’de çiftçi Kemal Öncel’in “Anamızı ağlattınız” serzenişine “Ananı da al git” diyerek karşılık vermesiyle gündeme gelmişti. Daha sonra ise çiftçi Öncel’in başı dertten kurtulmadı. Tayyip ne zaman Mersin’e gelse evinden alınarak gözaltında tutulan Öncel’e rahat yüzü gösterilmemişti.

Benzeri bir olay geçtiğimiz hafta Fransa’da yaşandı. Fransa’nın aykırı ve çapkın devlet başkanı Nicholas Sarkozy, Paris’te katıldığı bir tarım fuarında bir ziyaretçiyle tartışarak gündeme geldi. Tarım Fuarını ziyareti esnasında etrafa gülücükler dağıtarak vatandaşlarla el sıkışan Sarkozy, elini uzattığı bir vatandaşın “bana dokunma” sözlerini “çek arabanı o zaman dingil” diyerek tersledi. Vatandaşın “elimi kirletirsin” demesi üzerine de “s…git zavallı gerizekalı” karşılığını verdi. Sarkozy’nin vatandaşla tartıştığı video görüntüleri Fransa’da izlenme rekorları kırarken, Sarkozy kamuoyundan tepki gördü. Zaten halk içindeki desteği % 30’lara düşen Sarkozy, bu olayla birlikte birkaç puan daha kaybetti. Fransız basını da Sarkozy’nin ettiği lafların ancak kavgada edilebilecek cinsten olduğunu yazdı. Bu olay Sarkozy’nin ilk vukuatı değil. Geçtiğimiz Kasım ayında Brötanya’da mazot fiyatlarını protesto eden bir balıkçıyla da tartışmıştı. Balkondan kendisine seslenen balıkçıya “aşağıya gelmesini” söyleyen Sarkozy, balıkçıdan “gelirsem kafa atarım” yanıtını almıştı. Hakaretlerin havada uçuştuğu tartışma sonrası balıkçı gözaltına alınmıştı.

Daha sonra yaptığı açıklamada pişmanlık sinyalleri veren Sarkozy, “Devlet Başkanı bile olsanız bir hakareti cevapsız bırakmak çok zor. Bu, benim eksikliğim oldu. Cevap vermeseydim daha iyi olurdu.” dedi.

Bu olay bize yeni bir fikir verdi. Bizim Tayyip Medeniyetler İttifakı için yanlış eşbaşkan seçmiş. Eşbaşkanlık için İspanya Başbakanı Zapatero yerine Sarkozy’i seçse daha iyi olurdu. İttifakın adı Medeniyetsizler İttifakı olur. Eşbaşkanları da Tayyip’le Sarkozy.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe