03.03.2008/Sayı:176
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövAdı: Soygun

İktidarın yüksek düzeydeki sözcülerinin günümüz küreselleşmesinin sözde erdemlerini, bu arada özgürlüklerin genişlediği, borçlarımızın azaldığı, yabancı karar-vericilerin bizlere güvenlerinin artmakta olduğu, gelişmiş dünyayla gitgide bütünleştiğimiz ve benzeri yaymacalarını sabah akşam dinledikçe, Shakespeare ustanın “Dördüncü Henry” adlı oyunundaki şu dizesi kulaklarımda çınlıyor: “Tanrım, bizler şu yalan kötü alışkanlığının ne denli tutsağıyız!”

Bizdeki hiddetli, şiddetli ya da yaradana sığınıp yapılan günlük açıklamalar kötü alışkanlıktan da öte. Temelde bir “Sahibinin Sesi” yansıması. Dışarıda şarlatanın “Dübbüekberleri,” içeride onların hafif sikletleri. Dışarıdaki ensesi kalın zebani “küreselleşmenin önünde durulmaz” dedi mi, yerli tıpkıbasımlar da eski deyimle hemayar ya da türdeş söz edecek. Yalnız iktidarın değil, muhalefetin de baş sözcüsüne göre, küreselleşme yeryüzünde kök salmış, bizde de mesken tutmuştur. Al birini çarp ötekine! Ana muhalefetin başındakinin söylediğine bakılırsa: “gerçekçi olalım; dünyadaki kurulu düzenin önüne geçilmez.” Başka deyişle, kısaca, dışarıda ve içeride eşitsizlik, yoksullaşma, yabancılaşma, küresel ısınma, savaşlar, bölünmeler, kukla yönetimler sürecektir.

Oysa, başka bir dünya olasıdır. İki türlü açlık var. Midelerdeki açlık gibi gerçekleri görme açlığı da hem yurtta, hem dünyada yayılıyor. İki türlü de yoksulluk bulunuyor. Bir, egemen görünen küresel ve ulusal yoksulluk; bir de, rahatsız görünen günümüz düzeninin yoksulluğu.

Çözümü daha sonraki yazılara bırakarak, önce, sorunları sıralayalım. Yurt ve dünya yayılan yoksulluk, çevresel karayıkım ve yabancılaşma batağında ilerlerken özelleştirme deliliği bu sorunların hem nedeni, hem de hızlandırıcısı. Küreyi yönetenler için “liberal” yakıştırması ardındaki gerçekleri saklayan güzel görünümlü ama aldatıcı bir sözcük. Halka, özellikle çalışan büyük kitleye saldırı anlamına gelen bugünkü uygulama demokrasiyi ortadan kaldırıyor. “Gelişme” ve “büyüme” gibi sevimli sözcüklerin içeriğinde tekelci sermayenin çıkarları ve gitgide azgınlaşan saldırıları var. Yalnız eşitsizliğin değil, yayılan yoksulluğun da nedeni o.

Özelleştirme çılgınlığının ilk büyük bayrağını uzun yıllar (1979-90) Britanya Başbakanlığı yapmış olan Margaret Thatcher açmış, Beyaz Saray’a 1980’de girmiş olan Ronald Reagan bu gölgeliği daha geniş alanlara yaymıştı.

Özelleştirme çılgınlığının ilk büyük bayrağını uzun yıllar (1979-90) Britanya Başbakanlığı yapmış olan Margaret Thatcher açmış, Beyaz Saray’a 1980’de girmiş olan Ronald Reagan bu gölgeliği daha geniş alanlara yaymıştı. Onu izleyen irili ufaklı özel kuruluş bayraktarlarıyla bugüne ulaştık. Avrupa Birliği artık büyük sermaye baskı örgütlerinin açıkça ve doğrudan cirit attığı ABD-kopyası bir “lobikrasi” olmuştur. Sonuçta, G8 topluluğu büyük
sermaye kuruluşlarının çıkarlarına küre çapında en iyi hizmeti veren birlikteliktir. Onların bizlere saldırısı günbegün karşılaştığımız bir çeşit “tsunami”dir.

Günümüz küreselleşmesinin bekçileri “G8” denen para babaları kümesidir. G8 nedir? ABD Başkanı Richard Nixon dolar 1973’te bunalımla karşılaşıp 1944 Bretton Woods kurgusuna göre değiştirilebilirliğini yitirince, Amerikan, Britanya, Batı Almanya ve Fransa maliye bakanları ilk toplantılarını yapmışlar, bu dört devleti daha sonra başkanlar ya da başbakanlar temsil etmiş, Japonya ile İtalya 1975’te eklenince altıya çıkmışlar, onlara 1976’da (ABD’nin bastırmasıyla) Kanada ve 1988’de de Rusya katılmıştı. Dünyayı yönetenler arasında yüzde yüz üye olamadığı için, kimi toplantılar Rusyasız, yani G7 görünümünde yapılıyor. Bu sekiz ya da yedi kişiye küreye ilişkin kararlar verme yetkisi tanıyan bir uluslararası hukuk ya da yasa yok. Demokratik yönden seçilmiş hiçbir uluslararası ya da ulusal meclis bunlara böyle bir hak tanımadı. Bunlar böyle bir “göreve” kendi kendilerini atadılar; hiç kimseye de hesap vermiyorlar. Bu türlü özgürlük tavuk kümesine tilki salıvermenin özgürlüğüne benzer. Yabancı tekellere öylesine bir özgürlük ki, yerli halklar tarımda bile dışa bağımlı. Kendi ürünleriyle önce kendilerini doyurmak yerine, yabancının kursağını düşünmek zorunda. Artan milyonlar gitgide daha fazla aç kalıyor. Toprağı verimli ülkemizde bile tarım ürünlerinin ederleri büyük çoğunluk için el yakıyor. Oysa, yerel gıda güvenliği her ulusun gündeminde ilk sırayı almalıdır. Tarım ekonomisinin tutsaklığı başka yazıda mutlaka ayrıntılı biçimde anlatılmalı.

Bu denli bir avuç kişiyle bütünleşmenin bizim için anlamı ne olabilir? Böyle bir küreselleşmeyle övünmek halkımızın karnını ve benliğini doyurur mu? Dışarıdaki güç merkezinin bizdeki yönetime güveni artıyorsa, o yönetim acaba gerçekte kimi simgeliyor - kendi halkımızı mı, o dış merkezi mi? Dış borçlarımız azalıyor mu, yoksa sonu gelmez bir borç burgacının dibine mi vuruyoruz? AKP iktidarının bel bağladığı yabancı sermaye varımızı, yoğumuzu ucuza kapatmıyor mu? Aynı sermaye bizde, çevremizde ve her yerde doğal kaynaklar üstünde egemenlik peşinde değil mi? Bunlar uğruna savaşlara yeşil ışık yakmıyor mu? Rakipsiz olmakla övünen ABD silâhlı kuvvetleri aslında tekelci nitelikli yabancı sermayenin vurucu gücü değil mi?

Kuşku yok ki, büyük sermaye ile savaşlar arasında temel bir bağlantı var. O denli ki, yabancı tekelci sermaye dendi mi, usa hemen ardından “savaş” vurmalı! Savaşlar kapitalizmin gelişmesinden önce de vardı, ama ancak onun ekonomik düzeni çerçevesinde bugünkü kapsamına erişti. Bu düzenle savaşın iç içe oluşu üstüne ayrıntıları ileriki bir yazıya bırakalım. Ayrıca, büyük sermaye öncülüğündeki savaşların terör, ırkçılık ve yeni-liberal görüşlerle de temelden bağlantısı var. Küresel seçkinlerin ırkçılığıdır ki, Türkler gibi göçmen işçi aileleri Avrupa’nın merkezinde bugün de yakılıyor.

Uzantıları Avrupa’yı da denetlemekte olan aynı ahtapot bu anakarayı da kendi kapsamına sokmuştur. Zaten, özelleştirme çılgınlığının ilk büyük bayrağını uzun yıllar (1979-90) Britanya Başbakanlığı yapmış olan Margaret Thatcher açmış, Beyaz Saray’a 1980’de girmiş olan Ronald Reagan bu gölgeliği daha geniş alanlara yaymıştı. Onu izleyen irili ufaklı özel kuruluş bayraktarlarıyla bugüne ulaştık. Avrupa Birliği artık büyük sermaye baskı örgütlerinin açıkça ve doğrudan cirit attığı ABD-kopyası bir “lobikrasi” olmuştur. Bunun da ayrıntısını başka bir yazıda ele almalıyız. Sonuçta, G8 topluluğu büyük sermaye kuruluşlarının çıkarlarına küre çapında en iyi hizmeti veren birlikteliktir. Onların bizlere saldırısı günbegün karşılaştığımız bir çeşit “tsunami”dir.

Okyanuslarda doğal bir fırtına olan “tsunami” en çok fakir ülke kıyılarını ve gelişmiş ülkelerde de yoksul bölgeleri vurmaktadır. Ama tekelci sermaye Katrina kasırgası gibi kendi ülkesinde bile bunlar için parmağını oynatmamıştır. Dev dalgaların birden istilasına uğrayan fakir çevrelerin onarımına para bulamayan tekelci sermaye yıllar süren büyük savaşlara para bulmaktadır. Onların birkaç yıl önce Vietnam ve Cezayir gibi yerlerde ve şimdi Afganistan ve Irak’ta yaptıkları daha büyük “tsunami”lerdir:

Bu özelliğiyle küresel adalete de, demokrasiye de karşıdır. Her ikisinin de önünde zırhlı görünümlü bir engeldir. Üçüncü Dünya halklarının haklarına el koyan bir düzenektir. Afrika gibi koca anakaraların gelişmesini engelleyen, bir yandan zenginliklerini denetlerken öte yandan onları yoksulluğun en alt basamağında tutan da odur. “Küreselleşme” diye diye küreyi ölüme götüren de aynı sermaye gücüdür. Bunların ayrıntılarını da başka yazılara bırakalım.

Ne var ki, bu küresel gücün karşısında başka bir küresel güç de var: Dünya halkları. Yeni-liberal yapıyı er ya da geç yıkacak olan da, bu halkların adalet ve eşitlik uğruna birbiriyle uyumlu eylemleri olacaktır. Bunun yadsınamaz görüntüleri günümüzde de var. Ama önce, bilinçli ve örgütlü başkaldırma her ülkenin kendi içinde olmalı. Yoksulluğu yok etmenin yolu zenginliğin kürede ve ülkede yeni baştan dağılımından geçer. Küresel borç kapanı da Üçüncü Dünya halkları yararına yeni baştan ele alınmak zorundadır. Borç bunalımı yoksul ülkelerin tüm zenginliklerini yığınsal olarak varlıklı toplumlara taşımakla eşitsizliği daha da perçinliyor. Dış borçlar bütünüyle ortadan kaldırılmalıdır. Buna ilişkin yakın gelecekte söyleyeceğimiz çok şeyler olacak. Özellikle Afrika’da Sahra’nın güneyindeki ülkeler borç kısır döngüsü içinde boğulmuş durumdadırlar. Biz de öyle. Tüm bu sorunlarla ancak halkı öne koymakla başa çıkmak olasıdır. Buna ve her bir sorunun çözümüne ilişkin olarak, bu yayının önümüzdeki sayılarında söyleyeceklerimiz var.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe